24 Ocak 2012 Salı

Leica M9-P

her fotoğraf sanatçısının ya da fotoğraf meraklısının fetişidir.  Benim içinde durum bundan pek farklı değil, özellikle Leica M9-P’nin Türkiye’de de satışa sunulduğu şu son 2-3 aydır. Klasik, alışıldık rangefinder çizgilerini sürdüren fakat bu sefer biraz daha minimal bir Leica ile karşı karşıyayız. 

Leica M9-P 
Evet, belki dijital pazara girmekte epey geciken Leica’nın artık geri kaldığını söylüyor olabilirsiniz. Leica M8 ile başlayan ve tüm dijital modellerle kullanıma sunulan CCD sensörlerin ise artık özellikle Nikon, Canon ve Sony (CMOS'a geçiş yapılalı 3 sene oluyor genel çapta.) gibi dev şirketlerin tercih etmediği bir tip olduğunu öne sürebilirsiniz. Ama her ne olursa olsun, “Leica Ruhu” nu inkâr edemezsiniz. Şu anda Leica dijital fotoğraf çağının getirdiği teknolojik parçaların üretiminde ve geliştirilmesinde geri kaldığı öne sürülebilir ve doğrudur da. (İflasın eşiğine geldiklerini okumuştum bir yerlerden, Panasonic ile güç birliği yaptılar.) Fakat ürettiği lenslerin benzerini  –ki buna Carl Zeiss da dâhildir-bulamayacağınızı da belirtmek isterim. Dünya üzerinde üretilmiş ve üretilmekte olan en mükemmel lensler Leica’nındır. Az önce değindiğim Leica Ruhu’nun oluşmasında makinenin gövde tipinin yanı sıra bu lens kalitesi de başat faktördür. İşin özü Leica sadece bir makine değil, bir bakış açısı ve yılların deneyimlerinin oluşturduğu bir ruhtur. Bu ruhun oluşmasında ise dünya fotoğraf sanatının en büyük isimlerinin eşsiz katkıları var ve "Leica Ruhu"  hala yaşıyor. (Henri Cartier, Robert Capa ve Ara Güler gibi duayen isimler)

Leica M9-P
Leica M9-P’ye dönecek olursak 18 megapiksel, CCD sensöre sahip full frame (36.24 mm) ve 600 gram ağırlığında. LCD kalitesinin 230.000 pikselle epey kalitesiz olmasını ve 2,5 inç boyutuyla günümüz kullanım tercihine göre küçük kaldığını da belirtmekte fayda var.  Fiyatı Amazon sitesinde 8,000 dolar ve tabi ki bunun da sadece gövde fiyatı olduğunu akıldan çıkarmamak lazım .Ayrıca en ucuz Leica lensini de 6.000 TL’den bu fiyatın üzerine  eklersek ortaya çıkan meblağ ile bir araba alınabilir. Bu kadar eder mi etmez mi tartışmasını yapmanın bir faydası yok. Kimileri için bu makineyi almanın “büyük enayilik” olacağı  ortada. Fakat ben bu büyük enayiliği seve seve yaparım.


http://www.dpreview.com/products/leica/slrs/leica_m9p

22 Ocak 2012 Pazar

Rick Stein ile Akdeniz Tatları (Geçte Olsa Bir Zappingleme Hikayesi)

Rick Stein
Discovery’nin her türlü mamulünü izlerim ama her nedense BBCHD’yi pek izlemem. (Büyük bir hatadan yeni döndüm.) Dün akşamüzeri gibi Rick Stein ile Akdeniz Tatları adlı seyahat-kültür-yemek programına denk geldim. Kimdi bu Rick Stein, bilmiyordum. İnternetten bireysel sitesini ve sözlükleri şöyle bir gezindim. Antony Bourdain’in No Reservation adlı serisini Travel&Living’de yıllardır izliyordum. (Ne yazık ki bu kanal yayın hayatına son verdi. Bu ocak ayının başında.) Ama bu adamı nasıl duymadım şaşıyorum. Antony gibi bu adamda iyi ve tanınmış bir şef, özellikle deniz mahsullerinde uzman. Vakti zamanında İngiltere’de Tony Blair ve Fransa’da yüksek mevkideki isimler için şef olarak hizmet vermiş. Rick Stein’s Seafood başta olmak 11 tane yemek kitabı da var. Sizin anlayacağınız öyle es geçilebilecek bir şef-gurme (Word bu gurme sözcüğünün Türkçesi olarak “tatbilir” sözcüğünü işaret ediyor. Tam olarak karşılar mı bilemiyorum.) değil.


Belgesel çok iyi kurgulanmış. Birkaç bölüm halinde Akdeniz’e kıyısı olan ülkelere giderek, geleneksel lezzetleri hem buluyor, hem de tariflerini alarak İngiltere’deki evinin mutfağında yapıyor. Ben 2 bölümünü izledim henüz. İlk izlediğim bölüm Yunanistan Korfu odaklıydı. Korfu’nun geleneksel mutfağını “keşfettiği” 70 dakikalık bir program. Hem bölgedeki restoranları ziyaret ederek lezzetleri deneyimliyor, hem de bölge insanının evine konuk olarak, ev-işi yemekleri tadıyor ve yorumluyor.  İşinde uzman bir şef ve aynı zamanda gurme olduğu yaptığı yorumların niteliğinden belli. Yemekleri birbiriyle mukayese ediyor, yapılış biçimlerini, tatlarını, kullanılan malzemeleri birbir açıklıyor. Fakat asla kırıcı omuyor bunu yaparken, yaptığı değerlendirmelerle bölge insanın günlük hayatına ve günlük hayatında yediği yemeklere değer vermesi, zaman ayırması gerçek “lezzet”in peşinde olduğunun önemli bir göstergesi. Ayrıca Profesyonel-elit mekânlardan uzak durması da gözümden kaçmadı. Bu noktada Bourdain’den farklı bir yol seçtiği açık. Bourdain de sokakta satılan, ayaküstü ve salaş lezzetleri tadardı Rick gibi ama Antony diğer mekânlara yani lüks-elit restoranlara da uğrardı. Rick Stein ise belgeselinin temasına aykırı olan bu tip mekânlardan özellikle uzak durmakta haklı tabi.


Çekimleri mükemmel. Özenli ve üslup sahibi, BBC’nin işini bilen yönetmen ve kameramanlarla çalıştığını ve yaptığı birbirinden harika belgesellerini düşünürsek buna şaşırmayız.  Antony Bourdain ile bir karşılaştırma yapacak olursak , No Reservation nasıl anlatır, daha doğaçlama. BBC’nin işini şansa bırakmayacağını ve pek tabi Anglo-Sakson yaklaşımını da eklediğimizde nedeni de ortada bu iki önemli farkın.

Diğer izlediğim bölüm ise İspanya, Fas ve son olarak Türkiye odaklıydı. Ne kadar birbirine benziyor şu Akdeniz ülkeleri. T uzlu bir iç deniz sayesinde meydana gelen  “Akdenizlilik” özellikle yemekler konusunda çok bariz. Kullanılan baharatlar (özellikle kimyon ve acı biber), pişirme teknikleri, -doğal olarak- kullanılan sebzeler, meyveler ve etler hepsi birbiriyle o kadar büyük bir benzeşim içinde ki, asıl şaşırtıcı olan ise kullanılan malzemelerde büyük farklılıklar olmamasına rağmen, ortaya yüzlerce farklı lezzetin çıkabilmiş olması. Dünya’da Akdeniz kadar geniş başka bir “yemek coğrafyası” yoktur sanırım. Mısır’dan İspanya’ya, Türkiye’den Fas’a, gerçekten inanılmaz. Zaten bu “inanılmaz”lık karşısında Rick Stein'in de dili tutuluyor bu nedenle Antony’de gördüğümüz o uzun süreli, samimi diyalogları (aşçılarla, sokak satıcılarıyla vb.)  Stein’de göremiyoruz. Karakter farklılığı tabi. Herkes Antony Bourdain gibi geveze olmak zorunda değil. Türkiye’de ise Mersin’e geldi ilk olarak. Ardından da “yemeğin başkenti” olan Gaziantep’e uğradı. Özellikle mekân olarak İmam Çağdaş’a seçmiş olması, önceden iyi bir araştırma yaptığının göstergesi. Çünkü Gaziantep’te kebap ve baklavada bir numaradır burası. İngiltere’de evinde, aldığı tarifle lahmacun yapması ise görülmeye değerdi. Yaptığı lahmacunu tadarken, 20 yaşında olsaydı tüm dünyada bunun şubelerini açabileceğini söylemesi enteresan ve akla yakın bir girişim önerisiydi ama ne yazık ki beni aşan bir iş olur bu.

Fas’ta İspanya’da tattığı lezzetlerin adlarını not almadığım için kendimi kötü hissediyorum. Neyse amacım programı tanıtmak, Rick Stein izlemek varken benim bahsetmem (ki ne gerek var, belgeseli izleyin ) zaten ayıp olurdu.

Belgesel yanılmıyorsam bir sene önce çekilmiş ve epeydir yayınlanıyormuş. Geç bir tanıtım yazısı oldu bu ama en azından duymamış olanlara geçte olsa anlatmış oldum. No Reservation’dan (ki bu serinin biteli yıllar oldu) sonra yüzümü gülümseten yeni bir belgesel serisi bulmuş olmanın kıvancı içindeyim. Geri kalan bölümleri de kaçırmazsam izleyeceğim. Bu kadar övgüden sonra doğal olarak tavsiye olunur.




19 Ocak 2012 Perşembe

Maktul, Katil ve Berber Cevdet

Kedi uzaktan kuşları arsızca gözetliyor, gözleri öldürme isteğinin şevkiyle kaynıyordu. Sabah yağmur yağdığı için kaldırım kenarında biriken suya değmemeye özen göstererek ilerledi. Su üzerinde şekil alan zahiri yansımalara bir an gözü takıldı. Dağılan dikkatini topladı ve ilerdeki güvercin kümesine doğru ilerlemeye başladı. Adım atışları sessiz ve yumuşaktı, hafifçe ıslanan tüyleriyle sürünür bir vaziyet aldı. Daha karanlık gece lambalarının aydınlatamadığı kuytu bir noktaya kadar adımlarını yavaşlatarak bu vaziyette devam etti. Loş ortamda büyüyen göz bebeklerine vuran akisler daha da belirginleşti, okşayıcı rüzgâr uzun, dikik kulaklarını yalayarak tüyleri arasından sürünüp geçti. Bir an durdu, aniden gelen sesle irkildi, sesin geldiği tarafa doğru kulaklarından biri hemen yön değiştirdi. Dükkânı kapatan esnafın çıkardığı paslanmış kepenklerin gıcırtı sesiydi bu. Dikkati dağılmıştı yine, kuşlarla arasındaki mesafe hala uzaktı, koşamazdı. Biraz önceki ürkek, yalvarır gözleri yeniden katilleşti. Vaziyetini düzene soktu. Kalbi kulaklarında atıyor gibiydi. Kuşların onu fark etmemiş olmasına şükretti. Meydandaki sebilin kenarında dolanıyorlardı kurbanlar. Süründü, süründü. Artık zamanı gelmişti, kaslarındaki adrenalin arsızca vücudunun her bölgesini dolanıyordu. Kafasını kaldırdı ve gözüne ona en yakın olan kümenin biraz dışında yemlenen erkek kuş takıldı. Bir an durdu, vücudunu ve arka ayaklarını yay gibi gererek kuşa doğru koşmaya başladı. Son birkaç metre kalmıştı,  kuşların bir kısmı onu fark etmiş ve havalanmıştı. Önce bu kanat sesleri onu ürküttü, fakat ardından tahrik de etti. Hedefi olan kuş havalanmamıştı henüz, çok yaklaşmışken fark eden erkek kuş geç kalınmış çaresizlikle havalandı ve son direnciyle o da pençeleriyle hamle yaparak sıçradı. Ön ayakları kanatları hissetti, imkân bulunca da uzun sivri dişlerini kuşun derisine geçirdi. Yere doğru onunla birlikte indi. Yükselmek isteyen kuş kanat çırpınışlarıyla karşı koymaya çalışıyordu. O daha da çırpındıkça kuşun derisinden boşalan kanın ağzındaki sıcak tadını hissedebiliyordu şimdi. Ön ayaklarını kanatlarına bastırdı ve dişlerini azap içinde kıvranan güvercinin boynuna geçirdi. Dişleri arasında can çekişen kuşu boğdukça boğdu, öldüğüne emin olunca da başını hafifçe eğerek cansız bedeni sakince önüne bıraktı. Ağzında biriken kanlı tüyleri tükürdü ve bir süre tükenen kuşa baktı, kanayan boynuna, gri tüylerinden akan tezat kırmızıyı süzdü çizgileşen gözbebekleriyle. Eserini inceledi. Öldürmüştü nihayet, etrafına muzaffer bir edayla çalım attı, ardından her adımıyla  kuşun cılız ve kanlı bedeninden sarkarak istemsizce sallanan acınası boynuyla, gururlu ve yorgun gözden kayboldu.


Sahibi bilinmiyor.
Cevdet bu manzarayı en başından beri izliyordu dükkânın içinden. Paydos saati gelmiş yan dükkânlar bir bir kepenklerini indirirken, onun gözü bu kediye takılmış ve berber sandalyelerinden cama en yakınına oturarak tüm bu süreci izlemişti. Kediyi durdurmayı düşünmemişti. Fakat kuşu yakaladığın da kalbi cız etmişti. Neden diyordu şimdi, neden ben durdurmadım onu. Zihni cevap aramaya koyuldu… Kim bilir belki emeğine saygı duymuştu, rızkına mani olmak istemezdi. Yok, hayır bu olamazdı, zaten yan dükkân bu kediyi düzenli olarak beslerdi. O kadar güzel beslerdi ki, kedi şişmanlamıştı. Bir süre daha düşündü, evet kuşu yakalayacağını ummamıştı, bu olmalıydı açıklaması. Bu tombullukla zordu o kuşu yakalaması, birazdan kuşlar onu fark edecek ve bu macerada burada bitecek diye düşünmüş olmalıydı. Zihni dağıldı, çocukluğundan beri kuşlara, bilhassa güvercinlere olan bir düşkünlüğü aklına geldi. Babasının Urfa’da çatı katında kuş beslediğini anımsadı. Onları avuçlarıyla beslerdi. Kahverengi güvercini özellikle hiç unutamıyordu, bir sabah ölü bulmuşlardı onu. Tekrar aklına az önceki manzara geldi. Hayır, kendini kandırıyordu, bu haylaz kedi tecrübeli bir kuş avcısıydı, yapacağını yapardı. Kilolu olması engel değildi bunun için. Neden izlemişti de bu arsız kediyi kovmamıştı o zaman. Cevabı hissediyordu, şimdi daha billurdu, sadece kendine itiraf edemiyordu, cesareti kuvvet bulamıyor  “yok canımlar” gerçeği gölgelemeyi sürdürüyordu. Zihni cevabı ona çoktandır alttan alta fısıldıyordu aslında. Evet, o da en başından farkındaydı gerçek cevabın. Nihayet itiraf edebildi hakikati kendine. Zihnini bu konudan uzaklaştırmak faydasızdı, ne kadar kaçarsa kaçsın gelip oturuyordu başköşeye. Kaçmak kuyuyu aydınlatıyordu. Zihninin hissettirdiği cevabı nihayet su yüzüne çıkarabildi. İtiraf etmeliydi; Bu avdan katıksız bir keyif almıştı. Kuşun öldüğüne üzülmüş müydü, o da hayır. Öldüğüne üzülmesi gerektiği için üzülmüş gibi hissetmişti. Durdurmamıştı, seyirci kalmış ve bu cinayetten içgüdüsel bir keyif almıştı. Nitekim doğru cevap da “bu” idi.



18 Ocak 2012 Çarşamba

3 Dakikalık Avrupa Tarihi


Kısa bir video hazırladım, Avrupa Tarihini (200-2000 arası 1800 yıllık uzun bir dönem için 80 harita mevcut) haritalar vasıtasıyla izlemek istiyorsanız torrent linki: http://torrentz.eu/8fbfc23b0f0862d45d55de932f6c5900db260e1b

12 Ocak 2012 Perşembe

Militarist Modernleşme (Almanya, Japonya ve Türkiye)


Murat Belge’nin geçen ay İletişim yayınlarından çıkan Militarist Modernleşme’si geçen senenin siyaset-tarih raflarında boy gösteren eserler arasında alınabilecek en dolu ve nitelikli kitap. Uzun bir araştırmanın ve analiz sürecinin Belge’nin geçmiş birikimleriyle harmanlaması neticesinde ortaya çıkan her anlamda nitelikli bir eser Militarist Modernleşme.

Kitabın adından da anlaşılacağı üzre Militarist olarak modernleşme yolunu seçen 3 toplumun ekseninde bu toplumların “neden ve nasıl” militarizmin uygulayıcısı olabildiklerini, tabi ki tarihsel- sosyolojik arka planlarıyla ele alıyor. Olmayanlara da değiniyor, ilk ulus-devletler bölümünde inşa edilen (sırasıyla) Britanya, ABD ve Fransa’yı ise diğer militarist ulus-devletlerin daha iyi anlaşılabilmesi için “neden olmadılar” yaklaşımıyla gözler önüne seriyor. Militarizmin üç büyük uygulayıcısının yanı sıra İtalya, Hindistan ve Yunanistan’daki toplumsal ve siyasi kurumları da yine bu ayıklayıcı yaklaşımıyla kitabına eklemekten üşenmiyor Belge.

Kitap bu sebeple kısa değil, gayet uzun. Niteliği de yüksek olduğu için, okurken notlar almak, arada bir tarih kitaplarını da arşınlamak lazım. Belge ele aldığı toplumların tarihi süreçlerinden bahsediyor, fakat yazarın verdiği bilgiler kendisinin ortaya koyduğu analizleri anlamak için yeterli değil. Belge’nin sunduğu önermeleri daha da iyi anlamak ve “hayrete düşmek için” kitabı okumadan önce siyasi tarih kitapları el altında bulundurmakta fayda var, zemin kazanmak için bu çok elzem.

Muhtevasına geri dönersek üstte de değindiğim gibi ilk ulus-devletlerden başlıyor. Britanya’nın neden militarist olmadığını ve dünyanın en eski ve en köklü demokrasisinin, burjuvazi-aristokrasi-krallık üçlemesinin arasında “inşa” edilen ilişkiler ve kurumlar vasıtasıyla nasıl meydana gedildiğini ortaya koyuyor. Britanya üzerine sunduğu analizler çok ilgi çekici. Burjuvazinin gelişimini, aristokrasinin zamanla oluşan bu kendine has Britanya kentlisiyle olan yakınlaşmasının akabininde sınıflararası ilişkilerin yeniden şekillenen yapısıyla güçlenen ve güçsüzleşen kesimler arasında ortaya çıkan “ortada buluşma” ile gelişen demokratik kurumların militarist yapıya nasıl sübap olduğunu alıntılarla ve göndermelerle yazıya aktarıyor Belge. Epey notum var  bölümden, hepsinden bahsetmek isterim fakat korkarım ki bu durumda inceleme yazısı bile uzunca bir kitap halini alabilir.

Ardından ABD’deki kurumları ve oluşum süreçlerini sonra aynı analiz süreciyle Fransa devrimi çevresinde sınıfsal ilişkileri ve bu ilişkiler içerisinde ordunun rolünü ele alıyor. Bir sonraki bölümde ulus-devletlerle birlikte doğan ve militarizmin de biricik "yuva" ideolojisi olan milliyetçiliğe değiniyor. Milliyetçiliğin Fransız devrimi sonrası nasıl ortaya çıktığını, sanayileşmenin bunu nasıl körüklediğine kısaca anlattıktan sonra Batı Dünyasında Askerliğin Tarihine Kısa Bir Bakış adlı bölümde, ilk düzenli ve gelişmiş ordulara sahip Roma’dan, Ortaçağ şövalyeliğine, bir sonraki aşama olan ücretli askerler dönemine, Napoleon ile birlikte gittikçe kurumsallaşan “herkese askerlik” süreci tabanında şekillenen kurmaylık ve subay eğitimi gibi 19. Asrın askeri yapılarına, bu kurumların ilk büyük sınavı olan birinci dünya savaşına ve son olarak günümüz askeri kurumlarına geliyor yazar. Bu bölüm kısa fakat özetleyici niteliğiyle gelecek bölümlere geçiş için temel oluşturuyor. Militarizme kapı aralayan askeri kurumlardaki gelişim bu nedenle çok önemli.

Sıra bir sonraki bölümde Almanya’ya geliyor. Kitabın ağır topu Türkiye ile birlikte bu toplum. Çünkü Prusya ile başlayıp gelişen militarizmin Alman İmparatorluğu ile nasıl tavan yaptığını ve Almanya’nın militarizmin neden en etkin ve “başarılı” uygulayıcısı olduğunu anlamak için başlı başına bir kitap sayılabilecek mükemmel bir bölüm halinde işlenilmiş Almanya. Almanya’da askerliğe olan “hayran” bakış açısı ve onu üst noktalara taşıyan toplum-yönetici ilişkilerinin ortaya çıkmasını sağlayan toplumsal-tarihi kurumlara göz gezdiriliyor. Ulus-devletin ilk örneklerinin başarılı modernize gelişimlerinin taklidi olan ve Almanya’da inşa edilen ulus-devlette milliyetçilik endeksli militarist modernleşmenin oluşumu çok dikkat çekici.  Aristokrasinin subay kadrolarının Junker’ler gibi tek sahibi olması, burjuvazinin cılızlığı ve apolitikliği ile gelişim olanağı bulan ve demokratik fikirleri disiplin ve itaat düsturuyla boğan Alman militarizminin toplumu ve zihniyetleri nasıl ele geçirdiği o kadar akıcı ve iyi bölümlendirilmiş bir halde ortaya konulmuş ki içindekiler bölümüne şöyle bir göz gezdirdiğinizde sadece başlıkların bile size çok şey anlattığına şahit olacaksınız. Almanya’daki ideolojilerin ve toplumun nasıl militarize edildiğini anlatmak benim haddime değil, Murat Belge zaten bu işi çok etkin ve yerinde analizleriyle yapmış… (İlker Başbuğ'un tutuklanması dönemine rastladığı dolayısıyla hala çok sıcak bu kitap.)

devam edecek...

21 Aralık 2011 Çarşamba

Kimseye Etmem Şikayet

Sanırım derin acıyı hiç çekmedim, evet hayat başlı başına biteviye bir ıstırap olabilir ama bunun da dereceleri var. Schopenhauer gibi düşünürsek karamsar tavırla ıstırap biz insanlar için müspettir ,(Mutluluğu ve iyiliği ise menfi görür.) fakat her ne olursa olsun her şey de olduğu gibi ıstırabında farklı evreleri var. Hissedilen pek anlatılamayan hissi evreler.

Bugün youtube’ta Ahmet Özhan videolarını şöyle bir gezinirken ne zamandır dinlemediğim Kimseye Etmem Şikâyet adlı esere rast geldim. Videoyu paylaşan kişi iyi etmiş ve videonun altına parçayla ilgili birçok bilgiyi de eklemiş.  Kemani Serkis Efendi’nin bestelediğini öğrendim, vakti zamanının entelektüel bestekârlarından biri imiş. Fakat bu kadar karamsar bir eseri bestelemesi ve güfte verebilmesi için ona bu yaşanmışlığı veren hangi olay bir türlü bulamadım internette. Sözleri ve bestesi o kadar acı verici ve size öyle bir işliyor ki, bir yaşanmışlığı kesin olmalı.

Kimseye etmem şikâyet
Ağlarım ben hâlime
Titrerim mücrim gibi
Baktıkça istikbâlime

Perde-i zulmet(karanlığın perdesi) çekilmiş
Korkarım ikbâlime
Titrerim mücrim(suçlu) gibi
Baktıkça istikbâlime


20 Aralık 2011 Salı

Tadımlık Avrupa Siyasi Tarihi (19.yy)

Napoleon Bonaparte (1769-1821)
Siyasi tarihe dönüp baktığımızda hiçbir zaman tek bir devletin uzun süre egemen güç olamadığını görürüz. Egemen güç olan devletin karşında biten ittifaklar sanki bir kanunmuş gibi her daim ortaya çıkar. Meydana gelen bu ittifaklar ise bir rezistans işlevi görerek egemen gücü yıpratır ve göreceli de olsa zaman içinde dengeler.


Fransız İhtilalı ile “merhaba” diyen 19 yüzyıl her anlamda modern dünya devletlerini şekillendirdi. Fransa ‘da devrim sonrası toy cumhuriyet anarşi dönemi yaşadı. Giyotinlerde dün can alanlar, yarın can verdiler. Direktuar yönetimini darbeyle alaşağı eden Napolyon ise imparatorlunu ilan ederek monarşiyi geri getirdi. Fransa’nın I.Cumhuriyet dönemi bu nedenle hiç ama hiç verimli işlemedi, fakat kokusu tüm Avrupa’yı sardı, Napolyon “fetihleriyle” yemeğin kendisini kapı kapı dolaştırdı ve böylelikle dolaylı ya da dolaysız olarak liberal hareketleri ve milliyetçiliği tüm Avrupa’ya tanıttı. (İmparatorluğunu ilan etmiş olmasına rağmen) Napolyon Prusya-İngiltere-Avusturya ve Rusya’nın neredeyse 20 sene boyunca meydana getirdiği koalisyonlarla (6 tane) mücadele etti. Avusturya’yı dize getirdiği zamanlar, Prusya’yı gerilettiği başarılı yıllar oldu ve Fransa’yı öyle bir ihtiras ve özgüvenle arkasından sürükledi ki, Moskova’ya kadar ilerleyebildi. Napolyon kesinlikle iyi bir diplomat değildi, çözümü her zaman savaşta arıyordu, onun bu tavrı takınmasında diğer Avrupa ülkelerinin pişmekte olan aşa su katma niyetlerinin rolü vardı, ama Napolyon yalnızdı ve bu yalnızlık onun sonunu hazırladı. 

Metternich (1773-1859)        
Napolyon’un Elbe’ye tatile çıkması ve 1815 Viyana kongresiyle muhafazakâr ve mutlakıyetçi Metternich’in eseri olan ”Metternich Müdahale Sistemi” dönemi başlamış oldu. Metternich Avusturya İmparatorluğunun başbakanıydı ve uzun süre 1848 ihtilallarına kadar da görevde kalmış başarılı bir dış politikacaydı. Gerek Germen Konfederasyonu ve İtalya’nın birleşmemesi için yaptığı hamlelerdeki başarısı, gerekse hürriyetçilik akımlarının tüm Avrupa’da dizginlemesi için oluşturduğu dörtlü ittifak göz önüne alınırsa siyasal başarısını daha iyi anlamış oluruz. Metternich’i bir supaba benzetsek yanlış olmaz. 1830 ihtilallarının Belçika ve Fransa hariç başarısız olması yine onun müdahale sisteminin eseridir. Metternich’in bu politikasının sonunu hazırlayan gelişme ise milliyetçi nitelikteki 1848 ihtilallarıdır. Metternich 1848 ihtilalının rüzgârının çok kuvvetli olacağının farkındaydı, 1847 Ekiminde Viyana’daki Prusya elçisine “Ben eski bir doktorum. Geçici hastalıklarla, öldürücü hastalıkları birbirinden ayırmasını bilirim. Fakat bu sefer, bu sonuncu hastalıkla karşı karşıyayız.” Diyerek aslında geleceği öngörmüştü ve haklıydı. Sonunda Avusturya’da meydana gelen 1848 ihtilalınında koltuğunu bırakarak İngiltere’ye gitti.

Metternich sonrası 1848’de bastırılmış gibi gözüken milli birlik hareketleri 1870-1871 senelerinde Fransa-Avusturya ile savaşların ertesinde (Almanya üç gücün karşısına çıktı sırasıyla Danimarka, Avusturya ve Fransa, İtalya ise III.Napolyon'un (Cavour'u ve daha doğrusu Piyomenteyi desteklemek için)  Avusturya ile savaşı ertesinde birleşme yolunda birkaç bölge -ki onlarda Venedik ve Roma- hariç çok büyük adımlar attı.) 2 önemli gücün doğmasına kapı araladı; Alman İmparatorluğu ve İtalya. Bu milli birliklerden önce Avrupa Rusya’yı Kırım Harbiyle dizginlemiş ve Louis Philippe döneminde başlayan İngiltere-Fransa yakınlaşması Mısır üzerindeki çıkar münasebetleri dolayısıyla yine bozulmuştu.Bu ilişkilerin bozulmasının ana nedeniyse uzak-doğudaki çıkar çatışmalarıydı. Bir de 1882 senesinde İngiltere'nin Mısır'ı himaye altına alması bu ilişkilerin daha da yıpranmasını yol açtı. Fransa-İngiltere arasındaki ilişkilerin onarılması 20.yüzyıla kalacak bir olaydır.   

Otto von Bismarck (1815-1898)
1875 senesine gelindiğinde ise 1871'deki büyük galibiyetin itici gücüyle ve Bismarck’ın tek kelimeyle diplomasi sanatıyla inşa ettiği Alman üstünlük döneminin başladığına şahit oluruz. Fransa’yı milli birlik öncesinde Sedan’da mağlup eden Bismarck 1872’de milli birliğin teşkil edilmesinden bir yıl sonra Rusya-Avusturya ile oluşturduğu birinci üç imparatorlar ligi bu dönemin ilk önemli adımı, deyim yerindeyse giriş biletidir. Bu siyasi üstünlük dönemi 1894 Rus-Fransız İttifakına kadar sürecek, bu ikili ittifak Avrupa dengesini yeniden tahsis edecektir. Bu arada Britanya İmparatorluğunun Hindistan'da ve güney-doğu Asya'daki tartışmasız üstünlüğü  ve Rusya’yı Orta Asya’da dizginlemesi ile kıtada o kadar baskın olmasa da dünyanın geri kalan herhangi bir bölgesinde süper güç olduğunu da akıldan çıkarmamak gerekir. Nitekim 20. Yüzyıla girilirken Rusya ile kurduğu ittifaklar ile Avrupa’da da egemen güç Britanya olacaktır. Birinci Dünya Savaşından sonra bunu daha da pekiştiren galip İngiltere bu üstünlüğü Hitler iktidarına kadar sürdürecek, 2. Dünya Savaşından sonra ise yükselen iki kutup olan ABD ile Sovyet Rusya’nın gerisinde yerini alacaktır.


18 Aralık 2011 Pazar

Yeni Bir Dönem İçin Irak ya da Irak İçin Yeni Bir Dönem

“Son ABD askerleri de Irak'tan ayrıldı.”
Bu başlık bugün Irak’tan ayrılan Amerikan ordusu ve Amerika’nın Irak bilançosu üzerine BBC Türkçede yayınlanan bir habere ait. Her ne olursa olsun mutluluk verici bir çekilme ve 8 yıllık bir işgal dönemini de nihayetine erdirdi.

Ramzi Haidar—AFP/Getty Images
Hatırlıyorum 2003 senesinin martında doğum günüme birkaç gün kala, evimde televizyonun karşısında izlemiştim haberleri. Gökyüzünü aydınlatan mermiler, yanan binalar bana bir film karesini anımsatmıştı. Tüm bunlar olurken, bize okullarda kardeşlik, barış ve insanlık dersleri verilirken 12 yaşında saf zihniyetle, her şeyden bir haber, daha yeni yeni çizgi film döneminden sıyrılmaya başlamış bir çocuktum ve Irak savaşı bizim için dünyanın anlattıkları gibi bir yer olmadığının ilk gözle görülür siyasi ispatıydı.

İnanıyorum benim yaşıtlarım için Irak’a müdahale ya da işgal her ne derseniz deyin kanıksanılmış bir olaydı. Irakta patlama olduğuysa bu normaldi, orada insanlar “ölebilirdi.” ABD ile “komşu” olduğumuz bu sekiz senede Irak komşumuz olmasına rağmen bana ve yaşıtlarıma çok uzaktı. Çünkü biz İstanbul’un çarpık binalarının ve dünyadan izole yaşantısının içerisinde Irak’ın adını sadece kan ve savaş ile duyuyorduk, bu sürekli olduğu içinde algılarımız buna alışıyor ve artık hissedilmiyordu.

Az önceki paragrafta görülen geçmiş zaman takısını kullanmamın sebebi artık her şey değiştiği için değil, değişmesini umduğum için kullandığım bir kipti. Yeni yıla girmeye az bir zaman kala, istikrarsızlığın kanıksandığı ve “kader” kabul edildiği, televizyonlarda ellerinde M-16’lı ABD askerlerinin New York’taki bir polis gibi dolaştığı ve bunu hak gördüğü, eğreti ya da uydurulmuş demokrasi ile baş başa bırakılan Irak’ın artık rahata, sükûta ermesini istiyorum. Tamam, Irak zengin, görece üstün  refaha  sahip bir  ülke olmasın ama sükût olsun. Umarım ABD’nin kaçmasından sonra yeni bir işgal ortamını yaratacak sivri liderler başa gelmez. Yeni Saddamlara ihtiyacı yok Irak’ın, Batı ile oynamayı bilen ve bunu İran’ı da unutmadan yapabilen, mezhep çatışmalarını alevlendirmeyecek zeki bir lider lazım sadece. Böyle biri çıkar mı bilemem ama Irak için her ne olursa olsun yeni bir dönem başlıyor ve umarım bu yeni dönem yeni bir savaşa gebe olmaz. 

11 Aralık 2011 Pazar

Neo-kullar ve Türkiye Medyasının Demokrasi Anlayışsızlığı

Demokrasi bize eğreti geldi, Avrupa’nın her bölgesinde toplumlar hürriyetçilik için ayaklanırken Osmanlı’da tebaa sessizdi. Kimse sesini yükseltmedi, milliyetçi nitelikteki Yunan, Sırp ayaklanmalarını ve bağımsızlıklarını saymazsak Türk ya da Müslüman kitlelerden en azından meşruti bir yönetim için talep bile görülmedi. Osmanlı devleti Avrupa’nın Hıristiyan cemaati üzerindeki etkisini kırmak ya da oynadığı diplomasi oyunlarını bozmamak, kuvvetlendirmek için Tanzimat ve Islahat fermanlarını ilan etmesi haricinde –ki bu tepeden bir “lütuf” nazarıyla gerçekleşti- kişisel hak ve özgürlüklerin nispeten genişletilmesi dışında da bir şey yapılmadı. (İttihat ve Terakki baskısıyla ilan edilen I ve II. Meşrutiyetleri saymazsak.)

Türk toplumu hiçbir süreçte Batı’da eğitim almış elit zümresi dışında demokrasi talebinde bulunmadı. Çünkü yüzyıllardır zihniyetlere sinmiş “kulluk” kabulüne sahipti. Kulluk sana bakana ve senden güçlü olana yapılan hizmetler bütünüdür. Her şeyi “kulluk yapılan” ,”kulluk yapana” lütfeder. O da isterse yapar,  istemezse yapmaz. İşte Osmanlı’da teokratik mutlakıyet bunu tebaasının genlerine öyle bir işledi ki, bugün bile bundan sıyrılamıyoruz.

Demokrasinin olmazsa olmazı olan özgür ve bağımsız medya bugün bile bunu açısını çekiyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin tepeden devrim ile kurulmasının ertesinde güce tapınma medyamızda görülen en büyük kronik rahatsızlık. Medyanın güce değil, demokrasiye tapması beklenirken, Türkiye medyası kurulduğu günden bu yana güçlü olan erke taptı. 2000’li yıllara kadar bu odak askeriyeydi. Siyasi ve demokratik açıdan olgun bir pozisyona kavuşamayan Türkiye Cumhuriyeti için askeriye tek güçlü ve “hakiki” kurumdu. İstenirse cunta ile devrimler yapılabilir, istenirse Cumhurbaşkanları bile tehdit edilebilirdi. Güçlü olan askeriye olduğuna göre medya ona yarandı, yaltaklandı. Demokratik bilinci hiçbir zaman sindirememiş, Osmanlı’nın bıraktığı “kulluk” sendromununu üzerinden atamamış, Türkiye ya da Osmanlı’nın Anadolu’da kalmış tebaasının torunları alışık olduğu şeyi yaparak “lütuf” bekledi, demokrasiye darbeler meydana geldiğinde haklı görenler oldu, nitekim bunlar Türk Ordusunun görevi olarak görülmüştü ve onlar da lütfettiler. Ak Parti iktidarının askeriyeyi sindirerek “güçlü” bir iktidarı devreye sokmasından sonra bu sefer neo-kullar yeni güç odağına dönmeye başladılar.

Sivil iradenin kuvvetlenmesi çok önemlidir ve demokratik toplumlar Türkiye’deki gibi bir militarist zihniyette olmadıkları için muhalefet kanadı ile iktidar birlikte sivil iradeyi zinde tutarlar. Türkiye halen bu demokrasi dışı yapıyı savunan CHP ile sivil iktidarı vaat ederek  tek başına güç oluşturan bir yapının ortasında kalmış durumda ve medya buna yani güç pusulasının gösterdiği yöne göre tavrını takınıyor. Muhalefetin bu tutumu ve iktidarın gerçek bir sivil muhalefet bulunmaması dolayısıyla  gücü eline toplaması meydanın da gözünden kaçmıyor tabi. Özellikle bu sefer güçlenen sivil iradenin yasama ve yargı organlarına sızması medya pusulanın ibresinin yönünü kesinleştiriyor, medyacı kullar güce koşuyor.

Demokrasinin ancak sivil bir irade  ve kulluk sendromundan sıyrılma ile gerçekleşebileceği çok net. Türk insanın bu bilinci hazmetmesi ise daha kaç yıl alır bilemiyorum. Medyanın bile bu tutumu henüz alamadığını, bir kesimin umutla askeriyeye sarılması, diğer geniş kesiminse terazide ağırlık kazanmış olan iktidara yaranmaya çalışması gayet güzel gösteriyor. Türkiye Cumhuriyeti bu kulluk “bilinçsizliğini” yok etmek  için kendi içinde bir evrim geçirmezse de bir taraftan halk, diğer taraftan  medya  bunu sürdürecek ne yazık ki.  Demokrasi bir lütuf değil, yaşamak gibi doğal bir haktır düsturuna vakıf olabilecek miyiz acaba?

9 Aralık 2011 Cuma

Gidiş-At

Ellerim Kirli David!
Avrupa’da ekonomik krizlerin faşist rejimler doğurabildiğine şahit olduk, ekonomisi rayında gittiği sürece de olmayacağını düşünerek avunduk, avunuyoruz. İspanya, İtalya, Yunanistan ve İrlanda’da mali krizin etkileri bugün iktidar değişikliklerine, görevden istifalara kapı araladı. Fransa’da ve Almanya’da da ırkçı ve aşırı muhafazakâr kesimin gittikçe güç kazanarak iktidarı aşındırmaya başladığının da farkındayız. Avrupa Birliği dağılmanın belirtilerini çoktan vermeye başladı, yükü sırtlayanların terlerini silerek haklı sitemleri ve İngiltere’nin her zaman ki “özel” konumu artık göze iyice batıyor. Güçlenen Rusya faktörünü de unutmamak lazım, Suriye konusundaki sert tavırlarını ve İsrail’i “uyaran” demeçlerle daha çok karşılaşır olduk. Son Rusya seçimleri üzerine Hilary Clinton’ın yaptığı yorumlar aslında bu gergin havanın bir sonucu. ABD, artık iyice güçlenen ve meşruiyet elde eden Putin iktidarını yıpratmanın yollarını arıyor. Rusya füze kalkanının İran ve kendisine yöneltilmiş olduğunun da ayrıdında. Türkiye ise bu gittikçe sertleşen iklimde ABD için önemli bir müttefik ve Suriye’nin arkasında ağabey olan İran ile örtülü bir çatışmanın içinde. Suriye ve Arap ülkeleri üzerindeki Türkiye baskısını ve nüfusunu ABD’nin bir “oyunu” olarak algılayan İran, Rusya gibi füze kalkanı projesinin tehdit ettiği başat ülke konumunda. İsrail-Türkiye çatışması ise NATO içerisinde geçmişte meydana gelen Türk-Yunan Kıbrıs sorununu hatırlatıyor. ABD iki önemli müttefikinin çatışmasını önlemek için enerji harcıyor ve zaman kaybediyor. İkili manevralarla sorunu gömme ya da unutturma peşinde. Gazze sorununa insani bir yaklaşım getiren Türkiye ise İsrail’in PKK ile olan ilişkisinin bilincinde ve gerginliği tırmandırmasının arka planında Gazze’den ziyade PKK desteği söz konusu.( Bu nedenle gerginliğin bilinçli olarak gündemde tutulduğu kanaatindeyim.) Açıkça dillendiremediğiniz temel büyük sorunun- bir anlamda- tavrını çok daha kolay açıklayabileceğiniz başka insani ve “köklü” bir soruna yansıtmak Türkiye’nin şu anda izlediği yöntem ve Türkiye bu bilinçle hareket ediyor.

Bakalım “başbakan zaman” ne söyleyecek.