22 Kasım 2017 Çarşamba

Earth 2.0 keşfedilmiş olabilir

Dünya gibi yaşam için her şeyin doğru gitttiği sıvı su barındıran bir gezegen evrenin başka bir yerinde var mı? Bilim olabileceğini söylüyor ve henüz gidip görmesek de birçok olasılık şimdiden keşfedildi. 

Geçen hafta bilim dünyasını heyecanladıran ve 'Ross 128b' adı verilen dünya boyutlarında bir gezegen keşfedildi. İddiaya göre bu gezegen yaşamı destekleyen bir atmosfer, uygun ısı ve sıvı haldeki suya sahip olabilir. Yani Earth 2.0'ın bulunmuş olması ihtimal.

Hemen heyecanlanıp bavulları toplamayın. Ross 128b 11 ışık yılı uzakta.Yani 300.000 kilometre hızla 11 yıl boyunca seyahat etmelisiniz ki bu gezegenin kapısına dayanın. Bu teknoloji şu an için sadece bilim kurgu romanlarında gerçekliğe kavuşabilir. Çünkü henüz ışık hızında seyahatin mümkün olup olmadığı konusunda bile tartışmalar sürüyor.

EARTH 2.0 
Bu umutlarımızı bir kenara bırakıp, gözümü gökyüzünden ayıracağımız anlamına gelmiyor.

NEDEN UMUT?
Ross 128b neden eşsiz olarak değerlendirildi? Çünkü dünyayla aynı boyutta. Ayrıca sistemindeki güneş bir kırmızı cüce. Bu gezegenin güneşiyle arasında mesafe, dünyaya göre daha az ama yıldızı daha soğuk. Yani bildiğimiz anlamda bir yaşamın ortaya çıkması için burada dünyaya benzeri bir yuva ortaya çıkmış olabilir. Bu bir umut ışığı.

Bir Avrupa projesi olan HARPS tarafından keşfedilen bu gezegen durmamamız gerektiğini söylüyor.

15 Kasım 2017 Çarşamba

Uzaylılar var mı? Cevap aşağıda

"Delil yokluğu, yokluğun delili değildir."
Uzaylılara kim ilgi duymaz ki. Filmlerde görmeye alıştığımız uzun boylu, zayıf ve ET hariç genellikle kötü niyetli yaratıklar. Ancak Hollywood’da bize izletilenlerin aslında çok azının ‘bilim’ ile ilgisi var.

Uzaylılar işte tam da ‘ya bu işin bilimi neymiş’ diye soranların meraklarını karşılıyor. Kitabın yazarı Jim Al-Khalili dünyaca ünlü bir fizik profesörü. Aslen Iraklı bir aileden gelen Al-Khalili, Birleşik Krallık’ta büyümüş. Dünya onu anlaşılması kolay belgeselleriyle tanıyor. Kuantum Mekaniği gibi oldukça karmaşık bir olayı bile onun sayesinde binlerce insan öğrenebildi. (Gerçi ben belgeseli izlememe rağmen hala anlamış değilim.)

 Al-Khalili’nin ‘Aliens’ kitabını çok merak ediyordum. Ancak açıkçası İngilizce olduğu için okumak
için ağırdan alıyordum. Geçtiğimiz günlerde yeşil sayfalarla bezenmiş Hollywoodvari bir baskıyla Domingo yayınlarından çıktı. ABD versiyonun baskısı ise daha akademik.

ALANININ UZMANLARI YAZIYOR
Uzaylılar Jim Al-Khalili’ye ait sayılmaz. Aslında dünyanın alanında en iyi uzmanlarının yazılarından oluşan bir derleme. İşin astrobiyolojik yanından, psikolojik tarafına uzaylılarla ilgili ne merak ediyorsanız bu kitapta var. Uzaylılar dünyayı işgal eder mi? Gerçekten varlar mı? Bizden başka zeki bir yaşam evrenin başka bir yerinde ortaya çıkmış olabilir mi? Uzaylılar yataklarında mışıl mışıl uyuyan insanları kaçıyor mu? Neye benziyorlar?

Kitap bu soruların cevabını net bir şekilde vermiyor, fakat dünya dışı zeki yaşama farklı ve ayakları yere basan bilimsel bir açıdan bakmanızı kolaylaştırıyor. Sade dili, güzel çevirisi ve dopdolu makalelerle ‘Uzaylılar’ bu işi merak edenlerin kesinlikle kaçırmaması gereken bir çalışma.

Kimlerin yazısı var diye sorarsanız, yaklaşık 20 harika bilim insanı: Martin Rees, Paul Davies, Monica Grady, Ian Stewart bunlardan birkaçı.

Bu arada ben Kuantum Mekaniğini anlarım diyenler bu videodan kendilerini deneyebilir.




6 Ağustos 2014 Çarşamba

Çehov Mektupları


Geçenlerde Facebook’ta Anton Çehov sayfasında güzel bir mektuba denk geldim. Bu mektup Çehov daha on altısındayken Moskova’daki kardeşi Misha’ya yazılmıştı. İlgimi çekti. İngilizcesi kolay gibiydi. Çevirmeye çalıştım. Mektubun aslı malum olduğu üzere Rusça. Meraklı İngilizler Çehov’un mektuplarını çoktan kendi dillerine çevirmişler. Ne yazık ki Türkçe çevirisi yapılmayan bu mektupları zaman zaman burada paylaşacağım. Hasbelkader okuyan olursa diye. 

.................
Anton Çehov ailesindeki 6 erkek çocuktan biriydi. Taganrog’ta  eskiden bir serf olan babasıyla birlikte yaşadı. Babası Pavel Yegorovitch özgürlüğüne kavuştuktan sonra bir mağaza işletmeye başladı. Fakat mağaza Pavel’in tecrübesizliği ve Vladikavkaz’a yapılan tren yolu nedeniyle kötüye gidiyordu. 1876’a gelindiğinde aile çok kötü durumdaydı. Pavel iflas etti. Dükkânı kapattı. Borçlar birikmişti. Tutuklanmaktan korkuyordu.  Moskova’ya göçtüler. Çehov’un iki kardeşi Moskova’ya eğitim için birkaç yıl önce gitmişti. Çehov 16 yaşındaydı. Ailesinden kalanları satmak ve liseyi bitirmek için Tagangrod’ta kaldı. Aşağıda yer alan küçük kardeşi Mihail’e yazdığı mektup işte bu zor yılda kaleme alındı. *Ç.N

Sevgili kardeşim Misha,
Bu mektubu yazarken, korkunç bir sıkıntı içinde, kapının önünde esniyorum. Bu yüzden belki beni bu derin mektuba nasıl cevap verdiğimle ilgili yargılayabilirsin. Mektubun başarılıydı. Tüm mektup boyunca tek bir heceleme hatası dahi bulamadım. Fakat bir nokta var ki bundan hiç hoşlanmadım.  Neden kendini küçük görüyorsun. Değersizliğinin farkında mısın? Tanrıdan önce fark et. Belki güzellik, zekâ ve doğanın yanında önemsizsin. Fakat insanların arasında asla önemsiz değilsin. Onların arasında asla namussuz değilsin, sen dürüst bir adamsın. Yoksa değil misin? Öyleyse, kendine dürüst bir adam olarak saygı duy. Dürüst adamlar asla değersiz değildir. Utanma, birin değersizliğinin farkındalığıyla mütevazı ol.

Okuman iyi bir şey. Okuma alışkanlığı kazan. Madam Beecher- Stowe gözlerinden bir damla yaş düşürmeye mi çalışıyor? Daha önce ben okumuştum onu.  6 ay önceydi. Okuduktan sonra hoş olmayan bir duyguya, ölümlülerin çok fazla kuş üzümü veya kuru üzüm yedikten sonra hissettiklerine benzeyen bir duyguya kapıldım. Mesela Don Kişot’u oku. Cervantes neredeyse Shakespeare seviyesindedir. Diğer bir önerimse Turganyev’in Hamlet ve Don Kişot’u. Değerli kardeşim Sen bunu anlayamayabilirsin. Eğer seyahatte okuyacaksan bu kitap seni sıkmayacaktır. Gonçarov’dan Pallada Fırkateyn’i de okuyabilirsin ayrıca.

…Yanımda bana bir ay için 20 rublelik nezaret parası ödeyen yatılı bir öğrenciyle birlikte geliyorum. Gerçi bu 20 ruble bile yeterli değil. Özellikle Moskova’daki yiyecek fiyatları ve annemin yatılı öğrenciyi dürüst çabasıyla beslemekteki fakirliği düşünüldüğünde.

Taganrog
1 Temmuz 1876

Anton Çehov’un ailesi ve arkadaşlarına mektuplarından. Rusça’dan İngilizceye çeviren Constance Garnett. Chatto and Windus, 1920. Ss. 39-40 -Londra

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Hürriyet Seyahat

Hürriyet Seyahat ekinde yayınlanan bazı haberlerim,

Seyahat röportajları için

http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/seyahat/26972177.asp

http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/seyahat/26702700.asp

http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/seyahat/26750751.asp

http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/seyahat/26660141.asp

http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/seyahat/26892660.asp

http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/seyahat/26931935.asp

http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/seyahat/26849988.asp

http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/seyahat/27064836.asp

Haberler için
http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/seyahat/26794450.asp

25 Mayıs 2014 Pazar

Video işleri

Balat ve Fener her şeye rağmen...



Selden sonra Gökçeada haberimize linkten ulaşabilirsiniz.

http://www.habervesaire.com/news/selden-sonra-gokceada-2714.html

15 Mayıs 2014 Perşembe

Datça

Talana nazır Datça ve Bozburun

DoğaAbidin Önder Öndeş,   
Datça Palamutbükü
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın Datça Bozburun Özel Koruma Bölgesi'ni "koruma" planı: Bölgenin büyük ölçekli turizme açılması!
“Palamutbükü, Mesudiye gibi Datça’nın en ‘mutena’ koyları turizm tesis alanları olarak tanımlandı. Daha önce de tanımlanmıştı. Ama şimdi ‘otel turizmi’ getirilerek yapılaşma verilecek.”  
  
Bu sözler Datça Mimarlar Odası’ndan Necati Sağır’a ait. Sağır, “Cennete talan planı” başlıklı yazısında Datça ve Bozburunyarımadalarında uygulanmak istenen “Datça-Bozburun Özel Çevre Koruma Bölgesi 1/25 000 ölçekli Çevre Düzeni Planı Revizyonu Plan Hükümleri”ne dikkat çeken gazeteci Çiğdem Toker’in sorularını yanıtlıyor. Sağır’a göre yukarıdaki sözlerin anlamı ise şu:

“Bugüne kadar pansiyonculuk ve en çok butik otele verilen izin, büyük parseller için büyük otelleri kapsayacak biçimde geçerli olacak. Yerli halk, kendi yerinden fiilen kovulmuş olacak. Ekmeğinden edilecek. O sahillere herkes elini kolunu sallayarak özgürce giremeyecek. Herkesin sahilleri, 'paket tur' satın alanların paralı sahiline dönüşecek."

Datça'nın üzerine titreyenler.. 

Geçen yaz tatilimi Mesudiye’de geçirdim. Yani haberde geçen “mutena” Datça koylarından birinde. Ege ve Akdeniz kıyı şeridimizin neredeyse tümünü gören bir olarak Datça eşsiz bir yer olduğunu söyleyebilirim.  Bu “eşsizlik” ifadem alelade değil üstelik. Dünya Doğayı Koruma Vakfı’nın (WWF) “acil olarak korunması gerekenler” listesine 1999’da aldığı Avrupa Ormanlarının 100 sıcak noktasından biri Datça ve Bozburun yarımadaları.  Bu nedenle, değil otel turizmi imarına açmak, üzerine titremek gerekiyor.

Datça’nın üzerine titreyenler var. Mesudiyeli turizmci Ogün Selvili bunlardan biri. Selvili, bölgede gözü olan işletmelere karşı önemli bir kozlarının olduğunu söylüyor: 
Haberin devamı için:
http://www.habervesaire.com/news/talana-nazir-datca-ve-bozburun-2703.html

20 Nisan 2014 Pazar

Adobe Premier'de Yol Bulma Çalışmaları

Video montaj bilgimi ilerletmeye çalışıyorum. Adobe Premier'de özellikle fotoğraf üzerinde dinamik akışlarda zorlanıyordum. İlk saniyesinden son saniyesine dinamik akış efektiyle bezenmiş bir video çalışması yapmayı denedim. İçerikten ziyade işin teknik boyutuna odaklanmaya çalıştım. Zevkle dinlediğim üç klasik klasik müzik eserinin yer aldığı video çalışmamı sizlerle paylaşıyorum. Rastgele artık...


18 Nisan 2014 Cuma

İsmet Çavuş

Yazmanın kimileri için bir ihtiyaç olduğunu söylerler. Öyledir de. Üretmenin tadını tatmış insanlardır onlar. Bir şeyler vermek isterler, bir çentik atabilmeyi arzularlar kitlelerin zihinlerine.

Tüketmenin kutsallaştığı dünyada üretme zahmetine katlanırlar. Üretmenin yükünü omuzlarlar. Acı çekerler, hissetmek, anlamak, okumak için dünyayı, evreni ve en önemlisi insanı.  Zaruri değildir yazmaları, kimse şart koşmaz onlara, yazacaksın demez. Zorlayan onlarıysa sade ve sadece kendi yetenekleri, bilinçleridir. Bu bilinç düzeyinin dayanılmaz ağırlığı altında ezilmemek için geceleri uykusuz kalır gözleri. Elleri ağrır, sırtları kamburlaşır. Bahşedilmiş yeteneklerinin bedelini böylece öderler.

Gabriel Garcia Marquez’de bu insanlardan biri. Stefan Zweig’ın deyimiyle insanlığın yıldızını parlatan bu nadide üreticiyi, bu dehayı sevgiyle anıyorum. Ona adadığım İsmet Çavuş hikâyemi ise naçizane paylaşıyorum.

*****

İsmet Çavuş

Demir yolu işçileri bardaktan boşanırcasına yağan yağmurdan korunmak için çadır kurmuş dinmesini bekliyordu. Kilometrelerce dümdüz ovada uzanıp giden raylar kâh bir sis bulutuyla örtünüyor, kâh sisten sıyrılarak belli belirsiz de olsa seçilebiliyordu. Ufkun bir nebze de olsa yüzünü gösterdiği anlarda çakan şimşekler raylardan yansıyarak onları izleyen gözleri arsızca rahatsız ediyordu. Demir yolunda kilometrelerce yürüyüp yorgun düşen işçilerse yağmuru fırsat bilerek çadırın kuytu köşelerinde uyukluyordu bu esnada.

Çadırda uyumayan tek kişi çavuşları İsmetti. Tıknaz fakat kuvvetli yapısı olan çavuş, sigarasını keyifle tüttürüyor ve hiç dineceğe benzemeyen yağmuru kayıtsız gözlerle izliyordu. Emekliliğine birkaç ayı kalmıştı İsmet Çavuş’un. Neredeyse 25 senedir raylardaki aksaklıkları onarıyordu. Nasır tutmuş parmakları, kış ve yaz yanan cildi, artık neredeyse gri olan saçları ona bilge bir hava katmıştı. Bilge sayılamazdı belki ama güngörmüş geçirmiş, hayatı ve insanları tanıyabileceği kadar iyi tanımıştı. 

Köyde büyümüş, âşık olmuş ve yine köyde evlenmişti. Şimdiyse ailesiyle beraber tren istasyonunun bitişiğindeki lojmanda yaşıyordu.  Emekli olunca ne yapacağını düşünüyordu kara kara. Emekli olsa bir türlü, olmazsa başka türlüydü. Bu işte ömrünü harcamış, yorulmuştu. Köydeki baba yadigarı evine dönüp orada yaşamak istiyordu. Fakat çocuklardan biri lise, diğeriyse ortaokul talebesiydi.  Köyüne dönerse onlar ne yapacaktı, masrafları nasıl karşılanacaktı. İkilemdeydi İsmet Çavuş. Büyük oğlan çalışkandı. En azından o üniversiteyi kazanana kadar sıksaydı dişini. Topu topu iki yıl vardı buna.

Sigarası ve düşünme takati bitmek üzereyken kara yolunun kenarına yanaşan bir arabanın sesini duydu. Şemsiyesini alarak dışarı çıktı. Siyah otomobilden kısa boylu ve siyah paltolu bir adam indi. Elinde paltosu gibi siyah, deri bir çanta vardı. İsmet ona doğru yaklaşan hat şefini tanımıştı. Nasıl tanımazdı. Ondan daha kısa bir adamdı. Kendisi kadar birini içine alabilecek bir göbeği de vardı üstelik. Aradaki mesafeyi hızlı adımlarla kapadı şef.  Yağmura ve siyah kumaş pantolonunu bulaşan çamura lanet okurken işçi çadırının önünde durdu.  Selam vermedi. Üstüne üstlük çavuşun lafını bölerek emredercesine sitemkâr konuşmaya başladı.

-İsmet çavuş ne yapıyorsunuz burada, görmüyor musunuz daha yolun üçte biri duruyor. Utanmıyor musunuz zaman kaybetmeye?

İsmet Çavuş şefe sesini duyurmak için bir adım attı.

-Hoş geldiniz… Şefim yağmuru görüyorsunuz. İlerlememiz mümkün değil.

Bu cevaba sinirlenen şef yağmurdan ıslanan gözlüklerini eline aldı.

-Olur, mu öyle şey. Bugün yarın bu yoldan reisicumhur geçecek.  Acele etmemiz lazım. Durmak yok.

İsmet Çavuş hakkını savunmayı bilen bir adamdı ama şefi yıllardır tanırdı. Her şeyin önüne itibarını ve görevlerini koyan duygusuz bir adam olarak bilinirdi. Aynı zamanda emirlerine tam itaat isterdi. Üstelik bunu görmezse çok da kolay öfkelenirdi.

-Öyle olmasına öyle şefim. Ama işçilerim yorgun, bu yağmurda işe koyulsak zaten hattı hakkıyla kontrol edemeyiz.

-Etmelisiniz İsmet Çavuş. Lamı çivi yok yarın bu hat bitmiş olacak. Onu bunu anlamam ben.

İsmet Çavuş da sinirlenmişti. Fakat bunu belli etmemeye çalışmalıydı. Bilhassa bu meşrepte adamlarla münakaşanın iyi neticeler vermeyeceğini çok önceden öğrenmişti.

-Şefim, işçilerim zaten çok yorgun. Bu yağmurda, çamurda, balçıkta ilerleyemiyoruz. Zaten hava da soğuk. İnsaf edin, bugün yağmur dinene kadar bekleyelim yarın tüm şevkimizle işe koyuluyoruz.

Şef, İsmet çavuşun sözünü bitirmesine zar zor sabretmiş, elinde tuttuğu gözlüğünü havada tehditkâr savururken kısık, küçümseyen –gözlük takmaktan küçülmüş-gözleriyle bakmıştı şemsiyesinin altından belli belirsiz çavuşun suratına.

-Olmaz öyle şey. Hem sen mi bileceksin bu işi ben mi! Haddini bil, dediğimi yap! Yoksa emre itaatsizliğini bildiririm… Şimdi toplayın çadırı, işe devam edin. Benim de asabımı bozmayın bakayım.

İsmet Çavuş itham edildiğinin aksine işine ondan daha hakimdi. Demiryollarında çalışan, iş bilir, yetenekli eşi az bulunur cinsten bir çavuştu o. Bu güne kadar işçilerin kendi aralarındaki kavgaları ayırmak dışında bir kişiye fiske dahi vurmamıştı. Ancak bugün şefin küçümser tavrına çok içerlemiş, stresini bir nebze olsun gizlemek için yumruk yaptığı sağ elini paltosunun cebine sokmuştu.

-Bakın şefim, size söz veriyorum. Beni bilirsiniz yaparım dersen yaparım. Müsaade edin bana, yarın ben adamlarımı işe koşarım. Ama bugün bu yağmur durmadan adım atayamayız.

Fakat şef yanaşmıyordu. Artık mesele işten çok kendisi olmuştu çünkü. Bugüne kadar her dediğinin istinasız yapıldığı, yüksek makamlarla ilişkileri olan bu adam basit bir çavuşun dediğine uymazdı, uyumazdı. Özellikle reisicumhurun geçeceği -yıpranmanın en fazla olduğu böyle bir- ray hattı güzergâhında. Sesini yükselterek,

-Siz bana karşı mı geliyorsunuz İsmet Çavuş

Söylediğinin çavuş üzerindeki etkisini anlamak için bir an duraksadıktan ve sesine nizam verdikten sonra,

-Evet, evet sen bana karşı geliyorsun çavuş. Haddini bil, ukalalık tasla

İsmet Çavuş’un lafını bölme girişimine gözlüğünü havada savurarak karşılık verdi.

-Yo, yo inkâr etme, emekliliğine çok az bir zaman kala, bana ukalalık yapıyorsun. İşçilerin, düşünüyor gibi görünüp kaytarıyorsun galiba ha! Dur bir dakika, inkâr etme, bu mevsimde yağmuru izleyerek tütün içmek çok keyif verir adama. Değil mi ha
!
 Şef dişlerini sıkarak homurdanıyor, kendi kendiyle konuşuyordu şimdi. Çamurlanan ayakkabısını kısa bir nazar attıktan sonra söyleyeceklerinin tesir edeceğinden emin sürdürdü konuşmasını.

-Ama burası tütün içme yeri değildir İsmet Çavuş. Şimdi çok konuşma da, topla şu çadırı, ıslandım burada senin yüzünden. Üstüm başım battı. Şu ayakkabılara bak bi. Şemsiyem de su alıyor sana laf anlatmaya çalışırken. Hadi, hadi durma çavuş. Toparla!

İsmet çavuş bu havada çalışılamayacağını iyi bilirdi. Böyle bir imkân bulunsa bir salise durmaz, işe koyulur bitirirdi denetimi. Fakat şefin onu işten kaytarmakla itham etmesine çok içerlemişti. Cebine soktuğu sıkılmış yumruğunu daha da sıktı.

-Hayır şef. Bu mümkün değil.  Bu havada iş yapamayız. Hem iş yapsak bile bu işçiler bu yükü kaldırmaz. Hem ben bu adamları bugün çalıştırırsam yarın hasta olurlar ondan sonra hattın denetimini toptan kaybederiz. Israr etmeyin, havanın kararmasına çok bir şey kalmamışken paydos edelim.

Artık İsmet Çavuş işçilerin hasta olma ihtimali kozunu da oynamıştı. Bunu söylerse şefin ikna olacağını düşünmüştü. Şefse çavuşa doğru bir adım atmış, işaret parmağını İsmet’in göğsüne bastırarak haykırıyordu. Bu esnada çadırda uyuyan işçilerden birkaçı dışarı çıkmış, münakaşayı izliyor, aralarında fısıldaşıyordu. Uyananlar diğerlerini telaşla uyandırıyor. Bir yandan da dışarıda cereyan etmekte olan münakaşayı meraklı gözlerle dinlemeye çalışıyorlardı.

-Bak, bak, bak… Hasta olurlarmış ha! Bu yağmurda kimseye bir şey olmaz. Ben ne çalışma koşulları gördüm. Diz boyu kar adamlar harıl harıl. Bak şimdi bana…(Bu cümleyi tane tane söylüyordu.) Sen en iyisi mi o bahaneleri kendine sakla!

İsmet üstlerini idare etmeyi öğrenmişti. Yirmi seneden fazla bu işteydi ve onlarca patronu olmuştu. Zaman zaman hakaret yemiş, odalardan kovulmuş, hor görülmüştü. Fakat o gün nedendir bilinmez İsmet bu darbelere karşı koy verme gardını düşürmüştü. Başka bir gün şefin çıkışmasıyla karşı karşıya kalsa aynı tepkiyi muhtemelen vermezdi. Ama o gün, o saat, o dakika ve o salise onu olduğundan farklı kılmış, dikkatle muhafaza ettiği muvazenesini yitirmesine yol açmıştı.

Kim bilir şef  “sakla” sözcüğünü bu denli yüksek sesle söylemese ya da “sakla “ sözcüğünü yüksek sesle çavuşun suratına haykırırken bir de işaret parmağını göğsünü delecekmiş gibi bastırmasaydı İsmet’in kaburgalarına. Olaylar böyle cereyan etmeyebilirdi. Ama artık olan olmuştu. İsmet, şefin; çadırda patlatıp dağılan yağmur damlalarının sesini duymaz olmuştu. Başı dönmüş, gözleri kararmış, idrak kabiliyetini yitirmişti. Nitekim aklı yerinde değildi. Yerdeki çekici eline nasıl aldığını daha sonra kendisi bile hatırlamadığını söyleyecekti.

İfadeler alınırken işçilerden en genci olayı polise kan çağına dönmüş gözleriyle etrafa ürkmüş, kaçamak bakışlar atarken şöyle anlatacaktı:

-Ben uyandığımda İsmet çavuş çalışamayacağımızı söylüyordu bizim şefe. Biz içeride işçi arkadaşlarlaydık. Dışarıda İsmet çavuşun yanında da birkaç kişi vardı sanırım. Ama onlar da oraya çok yakın değillerdi hatırladığım kadarıyla. En son şefin çavuşa bağırdığını duyduk biz. Bizim Çavuş cevap veremedi bir an. Sonra bizim işçi Yunus’un söylediğine göre bizim bu çadırların çivilerini çaktığımız çekiç var ya. O yerdeymiş. Onu almış yerden bir anda. Şefin kafasına geçirmiş. Şef kendini korumaya çalışmış ama nafile. Çadırın önündeki arkadaşlar yanlarına gidene kadar adamın kafasını darma duman etti. Biz dışarı çıktığımızda çavuşu adamın üzerinden almaya çalışıyorlardı. Ama biz anladık tabi, şefin çoktan öldüğünü. Bir şey yapamazdık. Darmadağındı kafası adamın. Yazık oldu.

- 2014 Nisan



7 Mart 2014 Cuma

Norveç'te Youth on the move adı altında bir projeye dahil oldum. Almanya, Hollanda ve Norveç'ten gelen kimi gazeteci adayı arkadaşlarla SWAP adını koyduğumuz online dergimize haberler yaptık Oslo'da. Ben burada 4 editörden biriydim ve sorumluluğum altında Performing in Change başlığına iliştirilen medyada dijitale geçişi gündeme alan iki haber vardı. Geçen hafta bugün nihayetlenen bu proje için tüm hafta boyunca yoğun bir şekilde çalıştık.

Çalışırken fotoğrafı çeken Berkem'in farkında değiliz.
Bu nedenle birkaç isme teşekkür etmeliyim. Başta, bu projeye katılma fırsatı tanıyan ve  İngilizce'deki
yetersizliğime rağmen bana güvenen sevgili gazetecilik hocam Gökhan Tan'a, Oslo'da her konuda bana destek olan, stresli olduğum zamanlarda bana katlanabilecek kadar olgun olabilen ve gece gündüz durmadan çalışan Beril Akbaşlı'ya, o kadar işi arasında bizim haberlerimizin kurgusunda ve geliştirilmesinde çok büyük payı olan Emre Kurt'a, rahatlığıyla ve işbilirliğiyle bizi de rahatlatan Berkem Ceylan'a, esprileriyle hayatımıza tat katan Elif Koyutürk'e, projenin Türkiye ayağında desteğini esirgemeyen Elif Cerrahoğlu'na, Oslo'dayken profesyonelliğiyle bize destek olan, defalarca yardım istemiş olmuş olmamıza rağmen, usanmadan bize yardım etmeye devam eden  değerli hocam Alper Kırklar'a çok teşekkür ederim.

Medyada inovasyon çatısı altında hazırlanan haberlerimize buradan ulaşabilirsiniz.
http://swap-magazine.com/

29 Aralık 2013 Pazar

Sabah Yıldızı: Sabahattin Ali Belgeselinin Yönetmeni Metin Avdaç ile

Metin Avdaç'ın yönetmenliğini yaptığı Sabah Yıldızı: Sabahattin Ali belgeseli, büyük yazarın kısa fakat dolu geçen fırtınalı ömrünü gündeme getiriyor. Ölümü hala aydınlanmamış yazarın belgeselini "vefa borcu" nu ödemek için yaptığını söyleyen Avdaç'la, belgeselcilik, belgeselin dağıtımındaki sıkıntılar, ilgisizlik ve Sabahattin Ali hakkında, Barış Manço Kültür Merkezinde organize ettiği ikinci toplu gösteriminden sonra konuştuk.

Geçen sene ilk gösterimi gerçekleştirilen, fakat maddi imkansızlıklar yüzünden dağıtımında sıkıntılar  yaşanan Sabah Yıldızı: Sabahattin Ali  belgeselinin yeniden gösteriminin yapılacağı Barış Manço Kültür Merkezindeki sinema salonundayım. Gösterimin başlamasına çeyrek saatten az bir zaman kalmış olmasına rağmen, kapısı kapalı salonun önündeki koltukta bekliyorum.  Gösterimin başlamasına dakikalar kala insanlar tek tük  gelmeye başlıyor.Bu nedenle az fakat ilgili bir insan topluluğunun koridordaki vızıltısı giderek artıyor. Sonra salona alınıyoruz. Yüz kişilik salonda koltukların yarısı boş.

Gösterimden sonra belgeselin yönetmeni, yapımcısı Metin Avdaç, izleyicilerin sorularını yanıtlıyor. Eleştirileri cevaplayıp herkes gittikten sonra bomboş salonda Metin Avdaç'a röportaj randevumuzu hatırlatıyorum. Tam bu esnada içeri bir güvenlik görevlisi girerek, biraz sonra bir tiyatro provası yapılacağını bildiriyor. Yüzyüze konuşabileceğimiz bir yer bulamayınca sahnenin köşesine oturuyoruz.

Neden Sabahattin Ali?
Sabahattin  Ali hiç usumda olan bir isim değildi. Sabahattin Ali belgeselini yapmak sürpriz oldu diyebilirim.
Afyon Kocatepe Üniversitesinden dönerken yolculuk sırasında bu fikir ortaya çıktı. Bu film bana Ali hakkında çok şey öğretti. Bundan önce Sabahattin Ali'i çok iyi bilmezdim. Belgeselin yapım aşamasında sürekli romanlarını, şiirlerini ve öykülerini okudum. Fakat Ali'de daha baştan beni çeken tabiri caizse adam gibi bir duruş vardı. Karakteri de ilgimi çekmişti. Nüktedan, insan aşkıyla dolu ve aynı zamanda politik idealleri de olan bir yazardı. Aynı zamanda o fırtınalı dönemlerde sözünü esirgemeyen, yüreği ile dilinin aynı olduğu, dik başlı bir insandı Ali. Belgeseli çekmeye karar verdikten sonra okumalarımı hızlandırdım. Sabahattin Ali'nin hayatında yer alan insanlarla görüşmeden önce konumda derinleşmek şarttı. Daha sonra kızı Filiz Ali ile tanıştım ve böylelikle Ali'nin hayatına dolaylı da olsa dahil olmuş oldum. Bu nedenle Sabahattin Ali'nin belgeselini yapmaktan gurur duyuyorum. Aynı zamanda bu belgeseli yapmak, onu hatırlayarak, vefa borcunu ödemektir. Türkiye, Sabahattin Ali'ye çok şey borçlu çünkü.

Bugünkü gösterimde salondaki koltuklar bile dolmadı. Belgeselinize ilgi gösterilmediği için mi yeni bir gösterim yaptınız?  Bu sizin belgeselinize karşı bir tavır mı? Yoksa genel olarak Türkiye'de belgesellere karşı bu yönde genel bir tutum mu var?
Öncelikle böyle kritiklerden hoşlanmam ama şunu söylemeliyim. Bizim insanımız belgesel sinemaya karşı kendini tam manada geliştirmiş değil. Yani sinemaya gidip belgesel izlemek gibi bir alışkanlığı yok. Bildiğiniz üzere gazete okuma alışkanlıklarında da bunu görüyoruz, spor sayfalarına baktıkları kadar kültür-sanat sayfalarına bakmıyorlar. Bu bilinen bir şey tabi. Belgeselime gelince, hiç ilgi olmadığını söyleyemem. Kimi gazeteler ilgi gösterdiler. Ama ana akımda yer alan gazetelere defalarca bülten göndermeme rağmen herhangi bir geri dönüş alamadım, alamıyorum. Medyanın ilgisizliği had safhada olunca ki medya bir bildiri ve reklam vasıtasıdır sinemada, halkımızın da haberi olmuyor. Ben de elimden geldiğince sosyal medya üzerinden sesimi duyurmaya çalışıyorum.

Bir reklam sıkıntısı var o zaman?
Şimdi ben bu belgeselin nasıl reklamını yapayım. Zaten tırnağımızla kazıyarak ortaya bir şeyler çıkarmaya çalıştık. Bir de reklam için bir kaynak ayırmamız imkansızdı. Tabi burada toptancı olmamamız da gerekiyor. Bazı medya kuruluşları Sabahattin Ali gibi önemli bir ismi atlamak istemedikleri için haberlerimizi yaptılar. Oradan dem vurdular yani. Ama yeterli değildi tabi.

Buradaki seyirci sıkıntısına geri dönecek olursak, bugün gösterimi gerçekleştirdiğimiz salon bile dolmadı.
Aslına bakarsanız, bunu fazla yadırgamıyorum artık. Kimi büyük festival filmleri bile Türkiye'de bazen seyirci bulamayabiliyor. İnanır mısınız? Bugün ben yine de mutluyum. Salon dolmasa da 40-50 kişi filmi izlemeye geldi.  Mesela Zeki Demirkubuz'un Kader filminin ilk gösterimini üç kişiyle izledik. Bu bir utançtır. Kader gibi insan ilişkilerini bu denli iyi anlatan ve gerçeğe oldukça yaklaşan bu filmin birkaç kişiyle izleniyor olması yüz kızartacak bir şeydi. Mesela TV8'i Acun Ilıcalı aldı ve Ilıcalı'nın açıklamalarına bakınca kanalda habere yer verilmeyeceğini, salt eğlenceye yöneleceklerini söyledi. Halkı uyutacak mükemmel bir kanal ortaya çıkmış olacak böylelikle. Sinema ve kültür-sanatsız sadece reality showlarla yürüyen bir kanal olan TV8 Türkiye'deki görsel sanatlardan beklenileni  çok güzel yansıtıyor.

Medyadan bahsetmişken aklıma sponsorluk geliyor. Belgeseliniz için herhangi bir sponsor bulabildiniz mi? 
Güzel bir soru sordunuz. Özellikle böyle belgesellere sponsorluk almak daha da güçleşiyor. Çünkü hedef kitle düşünüldüğünde, kimi büyük firmalar reklamlarını yapamayacaklarını düşünüyorlar. Bu nedenle bu türde belgesellere bir sponsor bulabilmek oldukça zor oluyor. Biz Sabah Yıldızı için kimi münferit yardımlar aldık. Ben İFSAK üyesiyim. İFSAK'taki yönetim, sağ olsun, ışık kitini verdi. Şişli Belediyesi bir haftalığına bir araç tahsis etti. O da Ali Kocatepe'nin aracılığıyla oldu. Yoksa o aracı olmasa bu yardımı alamazdık. Aydın'a, Kırklareli'ne gittiğimizde belediyeler ulaşım konusunda yardımcı oldular.

Berlin'deki çekimleri nasıl gerçekleştirdiniz?
Tamamıyla kendi kredi kartımdan. Orada hiçbir destek alamadık. Tek başıma gittim, ekibim gelemedi. Çekimlerin hepsini izinsiz yaptım. Bildiğiniz gibi bazı yerlerde çekimlerden önce izin almanız gerekiyor. Ben kimseden izin almadan tripotumu kurdum ve bir turist gibi çekimlerimi gerçekleştirdim. Yoksa izin almış olsaydık, onun bir maliyeti olduğunu belirtmeliyim.

Sabah Yıldızı: Sabahattin Ali'ye  Ertuğrul Günay' da destek olmuş. O nasıl oldu?
Kültür Bakanlığı'na bağlı Sinema Genel müdürlüğü yılda birkaç defa seçilmiş uzun metrajlı filmlere ve belgesellere yardımda bulunuyor. Bir de gizli ödenek dediğimiz bir ödenek varmış. Şu anda o kalktı. Benim bu gizli ödenekten haberim oldu. Bunun üzerine ben  bu açık ve kapalı ödeneklerin her ikisi içinde birer dosya gönderdim bakanlığa. Açık olan ödenek biraz uzun sürüyordu görüşmeleri, bu nedenle ondan pek umudum yoktu. Aynı zamanda vaktim de yoktu. Gizli ödenekte benim dosya görüşülmüş, fakat içeride hiçbir kontağım olmadığı için dosya reddedilmişti. Fakat ben yılmadım. Bakan müsteşarıyla, özel kalem müdürlüğüyle bağlantı kurdum. Ama yine bir sonuç çıkmadı. Kapıdan giriyorum, pencereden atıyorlardı beni.  Kara Altından Altın Mikrofona belgeselinden kazandığım parayı Sabah Yıldızı'na harcadığım için elimde avucumda bir şey kalmamıştı. Destek şarttı. Sonra birgün orada çalışan memurlardan biri bana başkana direkt olarak mektup yazmamı tavsiye etti. Çünkü bakana gönderilen mektuplar, Ertuğrul Beye ulaştırılmak zorundaymış. Bunun üzerine ben de meramımı anlatan güzel bir mektup yazıp Günay'a gönderdim. Böylelikle bakanlıktan 50 bin TL yardım almış oldum. Bununla beraber tüm belgesel  120 bin TL'ye mal oldu.

Filminiz sinema salonlarında yer aldı değil mi?
Evet, çok sınırlı yerde de olsa gösterimler yaptık. İstanbul'da Majestic, Ankara'da Büyülü Fener, İzmir'de İzmir Sineması'nda gösterimi yapıldı. Sadece bu üç sinemada bir hafta gösterildi. Hepsi o kadar. Para olmayınca, dağıtımcı da olmuyor, dağıtım olmayınca ancak bu kadar göz önünde kalabiliyorsunuz. Şimdi Tiglon ile görüşüyoruz.

Yani Sabah Yıldızı dvd olarak satışa çıkacak. Yanılıyor muyum?
Tiglon işe ticari yaklaşıyor doğal olarak. Belgeselin dağıtımını kabul etseler memnun olurum.  Kabul etmezlerse ben kendi yoluma devam ederim.

Peki, belgeseliniz herhangi bir ticari dağıtım olanağı bulamazsa, Vimeo veya Youtube gibi kanallar vasıtasıyla paylaşmayı düşünür müsünüz?
Size az önce de söylediğim gibi bu belgeselin bana bir maliyeti oldu. En azından gelecekte yapacağım projelerim için bir birikime ihtiyacım olacak. Video sitelerine biraz daha var sanırım. Tiglon ile bir anlaşmaya varılamazsa ücretli sitelere yönelebilirim. Kredi kartıyla film izleyebildiğiniz sitelerden bahsediyorum.  Ama her şeyden önce filmin raflarda yerini almasını istiyorum. Bu  arşiv açısından da çok önemli.  Ayrıca şunu da belirteyim. Özel davetler üzerine üniversitelerde de gösterim yapıyorum. Hacettepe Üniversitesi'nde önümüzdeki günlerde ücretsiz bir gösterim yapacağız.

İşin ekonomik boyutundan belgeselin  içeriğine geçmek istiyorum. Her yaşam öyküsü belgeselinde yönetmen karakterine ne ölçüde objektif yaklaşmaya çalışsa da, en nihayetinde ortaya çıkan yönetmenin kendi gördüğü, yarattığı oluyor. Siz Sabahattin Ali'ye nasıl yaklaştınız bu manada?
Ben belgeseli yapmadan önce cumhuriyetin ilk dönemlerinden alarak öldürülen aydınlara odaklanmak istemiştim. Mustafa Suphi'lerden başlayıp, Hrant Dink'e kadar katledilen aydınların belgeselini yapacaktım.

Yani Sabah Yıldızı'nın arkasında siyasi bir duruş var?
Evet, Ali bir omurgadır. En trajik katledilenlerden biridir. Büyük bir edebiyat ustası olmasına karşın, aynı zamanda kalemi siyasi anlamda sivri biridir. Ben ilk belgesel tasarımlarımda  odağa Ali'yi alarak öldürülen aydınlara genel bir göz atacaktım. Ama sonradan gördüm ki, sadece Sabahattin Ali olayı bile her şeyi anlatmakta yeterli olacak. Belgeselin sonuç bölümünde öldürülen ve kaybolan kimi aydınlara göndermeler olmakla birlikte, işin rengi kaçmasın düşüncesiyle bunu olabildiğince kısa ama öz tuttum.

Belgeselinizi daha önceden izleyen insanların bazı eleştirilerini de size sormak isterim.  Ölümüne çok fazla odaklanıldığı fakat Sabahattin Ali'nin yaşarken yaptıklarına yeterince değinilmediği yönündeki bir eleştiriyi nasıl cevaplarsanız?
Sabahattin Ali'yi bilen kişi zaten eserlerini tanıyor. Nitekim belgeselde eserlerini dile getirdik. Alıntılar yaptık. Şiirlerini paylaştık.  Dikkat ederseniz ben Sabahattin Ali'yi anlatmadım. Ali kendini mektupları vasıtasıyla anlattı.  Aşkları vasıtasıyla anlattı. Ayrıca halkın en çok ilgisini çeken nokta Ali'nin nasıl öldürüldüğüdür. Ben onun eserlerini biliyorum diyor izleyici. Bana onun cinayetini anlat. Sanırım izleyici bunu bekliyor. Bu eserlerini, yaşadıklarını beklemediği anlamına gelmiyor ama bu cinayet daha çok dikkatlerini çekiyor. Bence ölümü ve hayatı yarı yarıya yer aldı belgeselde. Cinayetin göze batması sizin de bildiğiniz gibi çok normal.

Naçizane benim de bir eleştirim olacak. Sabahattin Ali'nin, eşi Aliye Ali ve kızı Filiz Ali ile olan ilişkisine çok az yer verilmiş. Bence Sabahattin Ali'nin özellikle kızı ve eşiyle olan ilişkisine ve yaşadıklarına daha çok yer ayrılmalıydı. Bir "baba" olarak Ali eksikti belgeselde.
Ben Aliye Ali'nin sesini kullanmayı çok isterdim.  Aliye hanım 1998'de hayatını kaybetmiş. Nitekim Aliye hanım evlilik dönemlerinde çok mutlu olmamış. Yaşadıkları çok hüzünlüdür. Bu nedenle mutlu olmayan bir kadının özel hayatını yansıtmak istemedim. İnsanların bu anlamda rahatsız etmek istemedim.

Filiz Ali'nin babasıyla ilişkisi noktasında ne  söylemek isterdiniz? Filiz Ali bana çok mükemmel bir baba-kız ilişkileri olduğundan bahsetmişti kendisiyle tanıştığımda.
Filiz Ali babam benle çok ilgilendi diyor. Evet, çok derinlerine inilmese de o noktaya kısaca değindiğimi söylemeliyim.  Sizinde az önce söylediğiniz gibi herkesin kafasında kurduğu bir Sabahattin Ali'si var ve bundan dolayı her şeyi belgeselde işlemiş olsaydık,  filmin üç-dört saati bulması gerekirdi. İki saat süren bir belgeselde tabi ki bazı şeyler eleniyor ya da daha az işleniyor. Doyumluk olmasa da tadımlık olsun dedim.

Büyük bir yazar olan Sabahattin Ali'yi, büyük yapan şey neydi? Bu noktanın da gözden kaçırıldığı eleştiriler arasındaydı. Kimleri okurdu, yazma serüveni, etkilendiği yazarlara yeterince yer vermediğiniz yönünde ne söylemek istersiniz?
Alman ve Rus Edebiyatı'nın etkilerinden az da olsa bahsediyoruz. Ama bunlar teknik konular olduğu için olabildiğince az vermeye çalıştık.

Belgeselde önemli birçok  isimle röportaj yapmışsınız. Ancak bir edebiyat eleştirmeni ya da tarihçisi dahil edilmemiş, Sabahattin Ali'nin Türkiye Edebiyatındaki yerini sorgulayan bir bölüm göremiyoruz.
Sabahattin Ali'nin edebiyatının nereden gelip, nereye gittiği ve onun bir eleştirisini doğru bulmam. Hem teknik bir konu olduğu için benim haddim olmadığını düşündüm, yani Sabahattin Ali'nin edebiyatını büyüteç altına alacak yeterlilikte görmedim kendimi. Bunu yapmaktan kaçındım. Neler yazdığını söyledim, alıntılarla paylaştım. Ama onun yazın serüveni çok farklı bir kulvar olacaktı. Siz de haklısınız, Sabahattin  Ali gibi bir ismin belgeselinden bile beklentiler çok büyük olacaktır. Herkesin aradığı noktalar var ve ben de elimden geldiğince kotararak vermeye çalıştım.

Sinematografik olarak belgeselin eleştirildiğini söyleyebilir misiniz? Bu anlamda daha iyisini yapabilir miydiniz?
Kesinlikle, ben  hatalarımı görüyorum. Ekibimdeki hiçbir ismin sinema açısından yeterli olduklarını söyleyemem. Hepsi benim eşim dostum. Edebiyatçı bir kadın arkadaşıma mikrofonu tutturdum mesela. Kızcağınızın gücü o uzun sopayı tutmaya yetmiyordu. Ses konusunda da sıkıntılar var. Bir sesçinin günlük olarak maliyeti var. Ben bunu karşılayamazdım. Kameraya bağlı bir mikrofonla ses aldım. Bu nedenle ses konusunda kulağı çok tırmalamasa da hatalar oldu tabi. Edremit'de sokağın trafiğe kapatılması gerekiyordu. Zamanımız ve gücümüz olmadığı için sokaktan geçen arabaların sesleri çok olmasa da mikrofona yansımış. Montajda da hatalar var. Bunu da biliyorum. İyi bir kameramın ve görüntü yönetmenim olsaydı, çok daha iyi bir iş çıkmış ortaya çıkarmış olurdum. Ancak New York'ta yaşayan belgeselci bir arkadaşım şunu söylemişti bana geçenlerde. Belgesel her zaman için hatayı kabul eder, önemli olan bir hikaye anlatabilmektir.Belgeselin bakış açısı ve bir dili olması ki ben bunu yaptığıma inanıyorum, bu hataları kabul edilebilir kılıyor.

Metin Avdaç
1962 yılında Batman’da doğdu. Çocukluk döneminde sinemaya olan tutkusu, yıllar sonra fotoğraf çekmeye yönlendirdi. 1998 yılında İFSAK’ta fotoğraf kursu alınca, daha disiplinli fotoğraflar çekmeye başladı. Belgesel fotoğrafçılığa önem veriyor. Doğa ve yaşam üzerine fotoğraflar çekiyor. Beş belgesel çalışması yaptı: 2002 yılında “Işığımızın Emekçileri” ve 2003 yılında “Torakçılar” ve 2004 yılında “Beyaz Saray”. 19. İFSAK Fotoğraf Günleri içinde yer alan 8. Dia gösteri yarışmasında “Torakçılar” başarı ödülü aldı. Ulusal ve Uluslararası fotoğraf yarışmalarında ödül ve sergilemeleri bulunuyor. Son olarak Sabahattin Ali'nin yaşam öyküsünü anlattığı Sabah Yıldızı: Sabahattin Ali belgeseline imza attı.

YÖNETMENLİĞİNİ YAPTIĞI BELGESEL FİLMLER
Sabah Yıldızı - 2011
TRT Belgesel Ödülleri, Ulusal Profesyonel Kategori, Finalist. 2012
Antalya 49. Altın Portakal Film Festivali, NTV Dünya Belgeselleri Bölümü Gösterim. 2012
Kara Altından, Altın Mikrofona - 2009
46. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali, Belgesel Film Yarışması, Finalist. 2009
TRT Belgesel Film Yarışması, Ulusal Profesyonel Dal, Birincilik Ödülü. 2010
Çotanak Yolunda - 2008
Torakçılar - 2006