21 Aralık 2011 Çarşamba

Kimseye Etmem Şikayet

Sanırım derin acıyı hiç çekmedim, evet hayat başlı başına biteviye bir ıstırap olabilir ama bunun da dereceleri var. Schopenhauer gibi düşünürsek karamsar tavırla ıstırap biz insanlar için müspettir ,(Mutluluğu ve iyiliği ise menfi görür.) fakat her ne olursa olsun her şey de olduğu gibi ıstırabında farklı evreleri var. Hissedilen pek anlatılamayan hissi evreler.

Bugün youtube’ta Ahmet Özhan videolarını şöyle bir gezinirken ne zamandır dinlemediğim Kimseye Etmem Şikâyet adlı esere rast geldim. Videoyu paylaşan kişi iyi etmiş ve videonun altına parçayla ilgili birçok bilgiyi de eklemiş.  Kemani Serkis Efendi’nin bestelediğini öğrendim, vakti zamanının entelektüel bestekârlarından biri imiş. Fakat bu kadar karamsar bir eseri bestelemesi ve güfte verebilmesi için ona bu yaşanmışlığı veren hangi olay bir türlü bulamadım internette. Sözleri ve bestesi o kadar acı verici ve size öyle bir işliyor ki, bir yaşanmışlığı kesin olmalı.

Kimseye etmem şikâyet
Ağlarım ben hâlime
Titrerim mücrim gibi
Baktıkça istikbâlime

Perde-i zulmet(karanlığın perdesi) çekilmiş
Korkarım ikbâlime
Titrerim mücrim(suçlu) gibi
Baktıkça istikbâlime


20 Aralık 2011 Salı

Tadımlık Avrupa Siyasi Tarihi (19.yy)

Napoleon Bonaparte (1769-1821)
Siyasi tarihe dönüp baktığımızda hiçbir zaman tek bir devletin uzun süre egemen güç olamadığını görürüz. Egemen güç olan devletin karşında biten ittifaklar sanki bir kanunmuş gibi her daim ortaya çıkar. Meydana gelen bu ittifaklar ise bir rezistans işlevi görerek egemen gücü yıpratır ve göreceli de olsa zaman içinde dengeler.


Fransız İhtilalı ile “merhaba” diyen 19 yüzyıl her anlamda modern dünya devletlerini şekillendirdi. Fransa ‘da devrim sonrası toy cumhuriyet anarşi dönemi yaşadı. Giyotinlerde dün can alanlar, yarın can verdiler. Direktuar yönetimini darbeyle alaşağı eden Napolyon ise imparatorlunu ilan ederek monarşiyi geri getirdi. Fransa’nın I.Cumhuriyet dönemi bu nedenle hiç ama hiç verimli işlemedi, fakat kokusu tüm Avrupa’yı sardı, Napolyon “fetihleriyle” yemeğin kendisini kapı kapı dolaştırdı ve böylelikle dolaylı ya da dolaysız olarak liberal hareketleri ve milliyetçiliği tüm Avrupa’ya tanıttı. (İmparatorluğunu ilan etmiş olmasına rağmen) Napolyon Prusya-İngiltere-Avusturya ve Rusya’nın neredeyse 20 sene boyunca meydana getirdiği koalisyonlarla (6 tane) mücadele etti. Avusturya’yı dize getirdiği zamanlar, Prusya’yı gerilettiği başarılı yıllar oldu ve Fransa’yı öyle bir ihtiras ve özgüvenle arkasından sürükledi ki, Moskova’ya kadar ilerleyebildi. Napolyon kesinlikle iyi bir diplomat değildi, çözümü her zaman savaşta arıyordu, onun bu tavrı takınmasında diğer Avrupa ülkelerinin pişmekte olan aşa su katma niyetlerinin rolü vardı, ama Napolyon yalnızdı ve bu yalnızlık onun sonunu hazırladı. 

Metternich (1773-1859)        
Napolyon’un Elbe’ye tatile çıkması ve 1815 Viyana kongresiyle muhafazakâr ve mutlakıyetçi Metternich’in eseri olan ”Metternich Müdahale Sistemi” dönemi başlamış oldu. Metternich Avusturya İmparatorluğunun başbakanıydı ve uzun süre 1848 ihtilallarına kadar da görevde kalmış başarılı bir dış politikacaydı. Gerek Germen Konfederasyonu ve İtalya’nın birleşmemesi için yaptığı hamlelerdeki başarısı, gerekse hürriyetçilik akımlarının tüm Avrupa’da dizginlemesi için oluşturduğu dörtlü ittifak göz önüne alınırsa siyasal başarısını daha iyi anlamış oluruz. Metternich’i bir supaba benzetsek yanlış olmaz. 1830 ihtilallarının Belçika ve Fransa hariç başarısız olması yine onun müdahale sisteminin eseridir. Metternich’in bu politikasının sonunu hazırlayan gelişme ise milliyetçi nitelikteki 1848 ihtilallarıdır. Metternich 1848 ihtilalının rüzgârının çok kuvvetli olacağının farkındaydı, 1847 Ekiminde Viyana’daki Prusya elçisine “Ben eski bir doktorum. Geçici hastalıklarla, öldürücü hastalıkları birbirinden ayırmasını bilirim. Fakat bu sefer, bu sonuncu hastalıkla karşı karşıyayız.” Diyerek aslında geleceği öngörmüştü ve haklıydı. Sonunda Avusturya’da meydana gelen 1848 ihtilalınında koltuğunu bırakarak İngiltere’ye gitti.

Metternich sonrası 1848’de bastırılmış gibi gözüken milli birlik hareketleri 1870-1871 senelerinde Fransa-Avusturya ile savaşların ertesinde (Almanya üç gücün karşısına çıktı sırasıyla Danimarka, Avusturya ve Fransa, İtalya ise III.Napolyon'un (Cavour'u ve daha doğrusu Piyomenteyi desteklemek için)  Avusturya ile savaşı ertesinde birleşme yolunda birkaç bölge -ki onlarda Venedik ve Roma- hariç çok büyük adımlar attı.) 2 önemli gücün doğmasına kapı araladı; Alman İmparatorluğu ve İtalya. Bu milli birliklerden önce Avrupa Rusya’yı Kırım Harbiyle dizginlemiş ve Louis Philippe döneminde başlayan İngiltere-Fransa yakınlaşması Mısır üzerindeki çıkar münasebetleri dolayısıyla yine bozulmuştu.Bu ilişkilerin bozulmasının ana nedeniyse uzak-doğudaki çıkar çatışmalarıydı. Bir de 1882 senesinde İngiltere'nin Mısır'ı himaye altına alması bu ilişkilerin daha da yıpranmasını yol açtı. Fransa-İngiltere arasındaki ilişkilerin onarılması 20.yüzyıla kalacak bir olaydır.   

Otto von Bismarck (1815-1898)
1875 senesine gelindiğinde ise 1871'deki büyük galibiyetin itici gücüyle ve Bismarck’ın tek kelimeyle diplomasi sanatıyla inşa ettiği Alman üstünlük döneminin başladığına şahit oluruz. Fransa’yı milli birlik öncesinde Sedan’da mağlup eden Bismarck 1872’de milli birliğin teşkil edilmesinden bir yıl sonra Rusya-Avusturya ile oluşturduğu birinci üç imparatorlar ligi bu dönemin ilk önemli adımı, deyim yerindeyse giriş biletidir. Bu siyasi üstünlük dönemi 1894 Rus-Fransız İttifakına kadar sürecek, bu ikili ittifak Avrupa dengesini yeniden tahsis edecektir. Bu arada Britanya İmparatorluğunun Hindistan'da ve güney-doğu Asya'daki tartışmasız üstünlüğü  ve Rusya’yı Orta Asya’da dizginlemesi ile kıtada o kadar baskın olmasa da dünyanın geri kalan herhangi bir bölgesinde süper güç olduğunu da akıldan çıkarmamak gerekir. Nitekim 20. Yüzyıla girilirken Rusya ile kurduğu ittifaklar ile Avrupa’da da egemen güç Britanya olacaktır. Birinci Dünya Savaşından sonra bunu daha da pekiştiren galip İngiltere bu üstünlüğü Hitler iktidarına kadar sürdürecek, 2. Dünya Savaşından sonra ise yükselen iki kutup olan ABD ile Sovyet Rusya’nın gerisinde yerini alacaktır.


18 Aralık 2011 Pazar

Yeni Bir Dönem İçin Irak ya da Irak İçin Yeni Bir Dönem

“Son ABD askerleri de Irak'tan ayrıldı.”
Bu başlık bugün Irak’tan ayrılan Amerikan ordusu ve Amerika’nın Irak bilançosu üzerine BBC Türkçede yayınlanan bir habere ait. Her ne olursa olsun mutluluk verici bir çekilme ve 8 yıllık bir işgal dönemini de nihayetine erdirdi.

Ramzi Haidar—AFP/Getty Images
Hatırlıyorum 2003 senesinin martında doğum günüme birkaç gün kala, evimde televizyonun karşısında izlemiştim haberleri. Gökyüzünü aydınlatan mermiler, yanan binalar bana bir film karesini anımsatmıştı. Tüm bunlar olurken, bize okullarda kardeşlik, barış ve insanlık dersleri verilirken 12 yaşında saf zihniyetle, her şeyden bir haber, daha yeni yeni çizgi film döneminden sıyrılmaya başlamış bir çocuktum ve Irak savaşı bizim için dünyanın anlattıkları gibi bir yer olmadığının ilk gözle görülür siyasi ispatıydı.

İnanıyorum benim yaşıtlarım için Irak’a müdahale ya da işgal her ne derseniz deyin kanıksanılmış bir olaydı. Irakta patlama olduğuysa bu normaldi, orada insanlar “ölebilirdi.” ABD ile “komşu” olduğumuz bu sekiz senede Irak komşumuz olmasına rağmen bana ve yaşıtlarıma çok uzaktı. Çünkü biz İstanbul’un çarpık binalarının ve dünyadan izole yaşantısının içerisinde Irak’ın adını sadece kan ve savaş ile duyuyorduk, bu sürekli olduğu içinde algılarımız buna alışıyor ve artık hissedilmiyordu.

Az önceki paragrafta görülen geçmiş zaman takısını kullanmamın sebebi artık her şey değiştiği için değil, değişmesini umduğum için kullandığım bir kipti. Yeni yıla girmeye az bir zaman kala, istikrarsızlığın kanıksandığı ve “kader” kabul edildiği, televizyonlarda ellerinde M-16’lı ABD askerlerinin New York’taki bir polis gibi dolaştığı ve bunu hak gördüğü, eğreti ya da uydurulmuş demokrasi ile baş başa bırakılan Irak’ın artık rahata, sükûta ermesini istiyorum. Tamam, Irak zengin, görece üstün  refaha  sahip bir  ülke olmasın ama sükût olsun. Umarım ABD’nin kaçmasından sonra yeni bir işgal ortamını yaratacak sivri liderler başa gelmez. Yeni Saddamlara ihtiyacı yok Irak’ın, Batı ile oynamayı bilen ve bunu İran’ı da unutmadan yapabilen, mezhep çatışmalarını alevlendirmeyecek zeki bir lider lazım sadece. Böyle biri çıkar mı bilemem ama Irak için her ne olursa olsun yeni bir dönem başlıyor ve umarım bu yeni dönem yeni bir savaşa gebe olmaz. 

11 Aralık 2011 Pazar

Neo-kullar ve Türkiye Medyasının Demokrasi Anlayışsızlığı

Demokrasi bize eğreti geldi, Avrupa’nın her bölgesinde toplumlar hürriyetçilik için ayaklanırken Osmanlı’da tebaa sessizdi. Kimse sesini yükseltmedi, milliyetçi nitelikteki Yunan, Sırp ayaklanmalarını ve bağımsızlıklarını saymazsak Türk ya da Müslüman kitlelerden en azından meşruti bir yönetim için talep bile görülmedi. Osmanlı devleti Avrupa’nın Hıristiyan cemaati üzerindeki etkisini kırmak ya da oynadığı diplomasi oyunlarını bozmamak, kuvvetlendirmek için Tanzimat ve Islahat fermanlarını ilan etmesi haricinde –ki bu tepeden bir “lütuf” nazarıyla gerçekleşti- kişisel hak ve özgürlüklerin nispeten genişletilmesi dışında da bir şey yapılmadı. (İttihat ve Terakki baskısıyla ilan edilen I ve II. Meşrutiyetleri saymazsak.)

Türk toplumu hiçbir süreçte Batı’da eğitim almış elit zümresi dışında demokrasi talebinde bulunmadı. Çünkü yüzyıllardır zihniyetlere sinmiş “kulluk” kabulüne sahipti. Kulluk sana bakana ve senden güçlü olana yapılan hizmetler bütünüdür. Her şeyi “kulluk yapılan” ,”kulluk yapana” lütfeder. O da isterse yapar,  istemezse yapmaz. İşte Osmanlı’da teokratik mutlakıyet bunu tebaasının genlerine öyle bir işledi ki, bugün bile bundan sıyrılamıyoruz.

Demokrasinin olmazsa olmazı olan özgür ve bağımsız medya bugün bile bunu açısını çekiyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin tepeden devrim ile kurulmasının ertesinde güce tapınma medyamızda görülen en büyük kronik rahatsızlık. Medyanın güce değil, demokrasiye tapması beklenirken, Türkiye medyası kurulduğu günden bu yana güçlü olan erke taptı. 2000’li yıllara kadar bu odak askeriyeydi. Siyasi ve demokratik açıdan olgun bir pozisyona kavuşamayan Türkiye Cumhuriyeti için askeriye tek güçlü ve “hakiki” kurumdu. İstenirse cunta ile devrimler yapılabilir, istenirse Cumhurbaşkanları bile tehdit edilebilirdi. Güçlü olan askeriye olduğuna göre medya ona yarandı, yaltaklandı. Demokratik bilinci hiçbir zaman sindirememiş, Osmanlı’nın bıraktığı “kulluk” sendromununu üzerinden atamamış, Türkiye ya da Osmanlı’nın Anadolu’da kalmış tebaasının torunları alışık olduğu şeyi yaparak “lütuf” bekledi, demokrasiye darbeler meydana geldiğinde haklı görenler oldu, nitekim bunlar Türk Ordusunun görevi olarak görülmüştü ve onlar da lütfettiler. Ak Parti iktidarının askeriyeyi sindirerek “güçlü” bir iktidarı devreye sokmasından sonra bu sefer neo-kullar yeni güç odağına dönmeye başladılar.

Sivil iradenin kuvvetlenmesi çok önemlidir ve demokratik toplumlar Türkiye’deki gibi bir militarist zihniyette olmadıkları için muhalefet kanadı ile iktidar birlikte sivil iradeyi zinde tutarlar. Türkiye halen bu demokrasi dışı yapıyı savunan CHP ile sivil iktidarı vaat ederek  tek başına güç oluşturan bir yapının ortasında kalmış durumda ve medya buna yani güç pusulasının gösterdiği yöne göre tavrını takınıyor. Muhalefetin bu tutumu ve iktidarın gerçek bir sivil muhalefet bulunmaması dolayısıyla  gücü eline toplaması meydanın da gözünden kaçmıyor tabi. Özellikle bu sefer güçlenen sivil iradenin yasama ve yargı organlarına sızması medya pusulanın ibresinin yönünü kesinleştiriyor, medyacı kullar güce koşuyor.

Demokrasinin ancak sivil bir irade  ve kulluk sendromundan sıyrılma ile gerçekleşebileceği çok net. Türk insanın bu bilinci hazmetmesi ise daha kaç yıl alır bilemiyorum. Medyanın bile bu tutumu henüz alamadığını, bir kesimin umutla askeriyeye sarılması, diğer geniş kesiminse terazide ağırlık kazanmış olan iktidara yaranmaya çalışması gayet güzel gösteriyor. Türkiye Cumhuriyeti bu kulluk “bilinçsizliğini” yok etmek  için kendi içinde bir evrim geçirmezse de bir taraftan halk, diğer taraftan  medya  bunu sürdürecek ne yazık ki.  Demokrasi bir lütuf değil, yaşamak gibi doğal bir haktır düsturuna vakıf olabilecek miyiz acaba?

9 Aralık 2011 Cuma

Gidiş-At

Ellerim Kirli David!
Avrupa’da ekonomik krizlerin faşist rejimler doğurabildiğine şahit olduk, ekonomisi rayında gittiği sürece de olmayacağını düşünerek avunduk, avunuyoruz. İspanya, İtalya, Yunanistan ve İrlanda’da mali krizin etkileri bugün iktidar değişikliklerine, görevden istifalara kapı araladı. Fransa’da ve Almanya’da da ırkçı ve aşırı muhafazakâr kesimin gittikçe güç kazanarak iktidarı aşındırmaya başladığının da farkındayız. Avrupa Birliği dağılmanın belirtilerini çoktan vermeye başladı, yükü sırtlayanların terlerini silerek haklı sitemleri ve İngiltere’nin her zaman ki “özel” konumu artık göze iyice batıyor. Güçlenen Rusya faktörünü de unutmamak lazım, Suriye konusundaki sert tavırlarını ve İsrail’i “uyaran” demeçlerle daha çok karşılaşır olduk. Son Rusya seçimleri üzerine Hilary Clinton’ın yaptığı yorumlar aslında bu gergin havanın bir sonucu. ABD, artık iyice güçlenen ve meşruiyet elde eden Putin iktidarını yıpratmanın yollarını arıyor. Rusya füze kalkanının İran ve kendisine yöneltilmiş olduğunun da ayrıdında. Türkiye ise bu gittikçe sertleşen iklimde ABD için önemli bir müttefik ve Suriye’nin arkasında ağabey olan İran ile örtülü bir çatışmanın içinde. Suriye ve Arap ülkeleri üzerindeki Türkiye baskısını ve nüfusunu ABD’nin bir “oyunu” olarak algılayan İran, Rusya gibi füze kalkanı projesinin tehdit ettiği başat ülke konumunda. İsrail-Türkiye çatışması ise NATO içerisinde geçmişte meydana gelen Türk-Yunan Kıbrıs sorununu hatırlatıyor. ABD iki önemli müttefikinin çatışmasını önlemek için enerji harcıyor ve zaman kaybediyor. İkili manevralarla sorunu gömme ya da unutturma peşinde. Gazze sorununa insani bir yaklaşım getiren Türkiye ise İsrail’in PKK ile olan ilişkisinin bilincinde ve gerginliği tırmandırmasının arka planında Gazze’den ziyade PKK desteği söz konusu.( Bu nedenle gerginliğin bilinçli olarak gündemde tutulduğu kanaatindeyim.) Açıkça dillendiremediğiniz temel büyük sorunun- bir anlamda- tavrını çok daha kolay açıklayabileceğiniz başka insani ve “köklü” bir soruna yansıtmak Türkiye’nin şu anda izlediği yöntem ve Türkiye bu bilinçle hareket ediyor.

Bakalım “başbakan zaman” ne söyleyecek.

2 Aralık 2011 Cuma

Zihinsel Özgürlük

Kendimi en azından bir konuda eğitmenin verdiği kıvancı yaşıyorum. O da şu ki, okumadan değerlendirmemek ve görmeden yargıda bulunmamak.

Geçenlerde- kişinin adını vermeyeyim- tatlı bir sohbet ortamında arkadaşlaydık. Bu arkadaşım bir yazar hakkında konuşmaya başladı, ama o kadar kendinden emin ve inandırıcıydı ki, konuşmasını sonuna kadar dinledim, zannettiğim onun bu yazarın tüm kitaplarını okuduğu ve ondan çıkarımlarını sunduğuydu.  Bir zaman konuşması bitti ve ben ona lafın gelişi biraz da muhabbeti derinleştirmek için hangilerini okuduğunu sordum, . Aldığım yanıt ürperticiydi. “Hiçbirini”

Hiçbir kitabını okumadığı ve hiçbir fikrinin olmadığı bir yazar hakkında nasıl oluyordu da bu kadar atıp tutabiliyordu. İrkildim ve onun adına üzüldüm, çünkü çok büyük bir uçurumun eşiğindeydi.

Medya’yı takip etmeliyiz, fakat şunu da unutmamalıyız, medyada kanı oluşturan ve yargılayan yine insan, yani biz bir gazetede, televizyonda şu ya da bu köşe yazarının veya genel yayın yönetmeninin bize “sunduklarını” okuyoruz, izliyoruz. Her ne olursa olsun kalın ya da ince bir süzgeçten geçirilmiş şeyler bunlar. 

Sorgulama ve gerçekten inceleyerek sorgulama yeteneğinden mahrum kaldığımızda bunun sonuçları çok ağır olur. Toplumda ortak kanılar oluşur, oluşacaktır. Fakat eğer insan düşünebiliyorsa, kimi zaman bu sel karşısında durup, nereye gidiyoruz diye de sormalıdır. “Arap Baharı”nın yaşandığı geçen aylarda, genel kanının aksine bunun gerçekten bir bahar mı olduğunu sorabilen ya da kitabında Ermeni mevzusu hakkında bir şeyler söyleyen bir yazarın toplum tarafından yargılanıp “asıldığında” dur kardeşim bir okuyalım diyebilen insan gerçekten hürdür. Çünkü bedensel özgürlükten daha da önemli olan bir şey varsa o da zihinsel özgürlüktür.

23 Kasım 2011 Çarşamba

Mavi Göz

Robotlarda özellikle terci ediliyor.

Mavi göz bir zekâ göstergesi midir? Gerçekten mavi gözlü insanlar zeka ve kabiliyet niteliklerinde üstün vasıflara mı sahip? Medyadaki kullanımları gizli bir ırkçılığın göz ardı edilen yansımaları mı, yoksa sadece alışılagelmiş bir farkındasızlık mı?

Avrupa’da kuzey ve kuzeybatı ülkelerinde insanların genele oranla büyük bir kısmının mavi gözlü olduğunu biliriz. Sanırım çevre koşullarının genler üzerindeki etkisi bu. Yani öyle bir üstün özellik değil, doğal bir sonuç. Fakat sizinde dikkatinizi çekmiş olmalı, nerede üstün-zeki bir form canlandırılsa  tüm bunların gözleri mavi renkte oluyor. Filmlerde, güvenlik programlarında vb. Kimilerinin bunu bilinçli yaptığına şüphe yok, bazılarında ise süregelen bir alışkanlık.

Ben Robot Filminden Zeki Bir Robot.
Avrupa’nın geniş bir kısmında özellikle görülen mavi göz renginin kullanımından yazının başında da işaret ettiğim gibi ırkçı bir bakış açısını hemen okuyabiliriz. Irkçılık illetini vakti zamanında en iyi temsil eden batı medeniyetinde bu temsil yıllarının izlerini ve kokusunu şimdi bile duymak ürküntü verici. Liberalizme fikir babalığı etmiş, insanlığı tüm disiplinlerde ileri götürmüş ve doğuşunu Rönesans’ın hümanizmden almış Avrupa’da görülmesi ise daha da bir enteresan. Şunu da unutmamak gerekir, ırkçılığı teorik anlamda terimselleştiren ve pratiğe döken de yine aynı Avrupa. Çünkü günün birinde birileri “bu kadar hizmet edenler biziz ve biz demek ki diğerlerinden daha ileriyiz ve üstünüz” diye düşünmüş -düşünüyor-  olmalı ki hala bu illet sürsün, sürdürülsün, gizli bir ırkçılığın tohumları medyanın elemanlarına halen enjekte edilsin.

Mavi göz kullanılmasın demiyorum, yalnızca hep bunun bu şekilde göze sokulmasına itirazım var. Farkındalık geliştirmek için karaladığım bu yazıyı okuyan mavi gözlü insanlar alınmasın, tabi ki kullanılsın o da ama bu altyazı ile değil.

22 Kasım 2011 Salı

Mutlu Çağlar Değil Mutlu Anlar Mı Vardır?

Mutlu Çağlar Değil, Mutlu Anlar Vardır. (J.Berger)

İnsanlar yaşarlar, birer özel nesneymiş gibi ve bu his bu özel olma hissi onlara yaşama arzusu verir. Herkes öyle ya da böyle kendini yaşamın odak noktasına koyar, bu sayede oluşan egolarını ve iradesini tatmin için kedinin ipi takip etmesi gibi kovalar, kovalar, yakalar ve yine kovalar. Arzularının eseri olan insan istedikçe doymaz, doydukça ister ister, ta ki mezara kadar.

Bu insan topluluklarını yöneten insanlar vardır ve bunlar bu kişisel istençlerin arasına kolektif istekleri de sokmak isterler. Kişiselin faydasızlığı ve devamı devletler için bir şey ifade etmez. Ortak olarak yaratılan bu toplumsal istençler, gün gelir bireysellikleri alt eder. İnsanlar kendileri öldükten sonra hiçbir şeye yaramayan bu ölümleriyle pisipisine mezara giderler. Siyasetin maşası ve bazen hiçbir getirisi olmayan bu askeri savaşlarda ölenleri herkes bir sayı olarak ifade eder.

Bu siyasi mekanizmalar halkının toplumunun iyiliği için insan harcarlar ve yine kendi insanlarını harcarlar. O ülke için mutlu bir çağ, başarılı bir dönem yaratmak için. Fakat araçlarının yine insanlar olması çok büyük bir ikilemdir. İyi bir gelecek için o ölen insanların anlarını satan almak çok doğaldır ve bunların çoğu siyasetin cilvesi olarak görülür. Tarih kitaplarında genel akışa bakıldığında neden yapıldığı bile belirsiz bu yüzlercesi kadar geçen başka bir olguya rastlamayız. Kısacası ve özü benden mutlu anlarımı satın alan ve bunun karşılığında hiçbir şey vermeyen savaşta neden öleyim. Neden öldüreyim, ben olmadıktan sonra ne fark eder. Bana mutlu anlarım lazım değil mi?

8 Kasım 2011 Salı

Es Verebilmenin Keyfiyeti

Çocukken televizyonun karşısına geçip çizgi film izlemek inanılmaz katıksız bir zevk verirdi bana. Tarif edilmesi güç bir hisle ve keyifle izlerdim. O dünyaların gerçek dünyanın bir unsuru olmadığını anlamadığım ve bu kadar realist düşünmediğim düşsel romantik çocukluk yıllarımı şimdi arıyorum ama nafile.
...

Çocukluğum için Lütfen Sağdan
Büyüklerin neden –numara yaparak- çocuklarını yanlarına alıp animasyon filmlerine gittiklerini şimdi daha iyi anlıyorum, çünkü hepimizin bunlara yaşımız her ne olursa olsun ihtiyacı var. Bir an “gerçek” hayata olmadığı gibi bakmamızı sağlayan bu romantik, düşsel ve saf yapımları arzuluyoruz ve hepimiz her an etrafımızı kuşatan reel hayatın bombardımanından sıyrılıp, çocukluğumuzda televizyonun karşısına oturup izlediğimiz bu tarz yapımların sığınaklarına sığınıyoruz. Kim bilir bunu belki bilinçsiz olarak yapıyoruz, çocukluğumuzu bize hatırlatmasından haz duyduğumuz için ya da sahiden istiyoruz ve bu yapımları büyüdükçe önlemeyen çocukluk duygularımızı doyurmak niyetiyle takip ediyoruz. Bazen de sadece bir anlık es verebilmenin keyfiyeti için, kim bilir. 

Bu akşam PIXAR’ın Car 2 animasyon filmini izledim. Son birkaç aydır bu kadar eğlendiğim başka bir yapım hatırlamıyorum. Güldüm, sevindim ve çocukken güldüğüm gibi titreyerek gülemesem de bunu denedim, bir an için o katıksız haz yıllarını anımsadım ve bu anıların maneviyatıyla beslendim. Kan görmedim, hiçbir pornografik unsura ya da şiddet öğesine maruz kalmadım, komedinin sekse endekslendiği basit “şakalara” da rastlamadım. Sadece safça ve düşünülerek yapılan, hepimizin aslında bildiği ve reel hayatın bize unutturmaya çalıştığı insani değerleri işleyen şık esprilerle dolu birkaç çocuksu saat geçirdim. İtiraf etmeliyim ki kendimi rahatlamış ve dingin hissediyorum. Birazdan yattığımda çocukken olduğu gibi tatlı tatlı uyumak ve o romantik rüyalarımı görmek istiyorum. Çocukken (ki pek uzak değil daha 20 yaşındayım) büyümek isterdim, büyüyünce her şeyin daha iyi olacağını zannederdim. Fakat şunu da çok geçmeden anladım. Aslında yaşlandıkça her şey daha kötüye gidiyor. Edindiğimiz deneyimlerimizin ve bilgilerimizin oluşturduğu görece realist evrenimizin tekdüzeliği ve düş kaldırmazlığının kıskaçları boğazımı sıkarak bizi sonlarımıza doğru itiyor. Bu kıskaçları biraz da olsa gevşeten ve derinden çocuksu bir nefes almamızı sağlayanlara minnet borçluyuz.

29 Ekim 2011 Cumartesi

Ucuz ve Ayaküstü Sanat

Ucuz sanat, elitist sanat galerilerinin uzağında sadece amaca yönelmiş ucuz sanat. Rol yapmak yok, zahiri entelektüel tavır yok. Sadece bir şeyler anlatabilmek ve reklam yapmadan dikkat çekmek var. Ne kadar samimi ve “gerçek” amaca yönelik.

Sanat galerilerini takip etmek gerekir. Zordur bu ve sürekli takip işidir.Takip edenlerden bazıları sadece reklam için gider buralara, “ben de gittim” diyebilmek için, kimileri ise gerçek manada özümseyerek takip eder. Ama şurası da bir gerçektir ki, genel endekslendiğinde yine de "her ne amaçla olsun" gidenlerin sayısı gitmeyenlerin yanında neredeyse hiçtir. Siz bu hiçliğin sebebini sorduğunuzda gitmeyenler, gidemediklerini(!) söyleyeceklerdir ve iki önemli bahane sunacaklardır size, zaman ve para.

Fakat siz onlara ücretsiz müzelerin ve sergi salonlarının da olduğunu söylediğinizde, bu sefer diğer bahaneye sarılacaklardır zaman. İşte bu aralar Taksim Metrosundaki  “Son 60 Yılın En Büyük Kuraklığı-Somali” sergisi onların bu zaman bahanelerini bile alaşağı edecek bir panzehir.15 Ekim’de açılan sergi yolcu aktarımların olduğu Taksim Metrosu tünellerinde. Yürüyen zeminin her iki yanında konuşlandırılmış  fotoğraflar geçmekte olan –ve tabi bakan- insanlara hoş ve akılda kalıcı bir sergi deneyimi sunuyor.

Sergi Sabah gazetesinin sponsorluğunda foto muhabiri Emin Özmen’e ait. Epey fotoğraf var ve yüksek kalite baskıyla ve metronun kendine has iyi ışıklandırılması altında güzel düzenlenmiş. Aradaki reklam afişleri haricinde konu bütünlüğünü etkileyen herhangi bir dikkat dağıtıcı unsur yok. Fakat o reklamların da kaldırılması gerekirdi diye düşünüyorum. Somali’de açlık ve kuraklığı anlatan iyi bir çalışmanın yanında bilmem ne markasının reklamının olması dünyadaki ikilemleri ve zıtları iyi anlatıyor yalnız serginin vuruculuğunu gölgeliyor.  Serginin amacı bu olmadığını göre dikkat edilmesi gerekirdi diye düşünüyorum. 

Bu tarz sergiler alkışlanmalı, sanatı kolay ulaşılabilir ve takip edilebilir bir düzeye indirerek, yaşamın içine gayret sarf etmeden enjekte ediyor. Metroda ilerlerken karşınıza çıkan Somali sergisi size gün boyu, farkında olmadan da olsa sanatsal bir aktivitenin imkanlarını sunuyor. Eğer siz biraz daha meraklıysanız yürüyen zeminde ilerlemeyerek ve fotoğraf altı yazılarını okuyarak 50’yi aşkın fotoğrafı teker teker izleyebiliyorsunuz.



Gelelim sanatçının fotoğraflarına. Anlatımları yapmacık değil, yani fotoğraflarında herhangi acındırma ya da küçük düşürmenin izi yok, duru ve iyi harmanlaşmış bir üslubu var Emin Özmen’in.Bu nedenle değerli bir çalışma.Özellikle bazı fotoğrafları var ki, karşısında birkaç dakika tutuyor insanı. Genç bir fotoğraf sanatçısı ve temmuz ayında sadece bir ay gibi bir sürede önceden plan edilmiş bu kadar başarılı bir sergi ortaya çıkarması, Türkiye foto muhabirliği ve sanatı için özgüven ve mutluluk verici.Ayrıca sanatçının izole ve elitist sanat galerileri yerine bir metro istasyonunu seçmesi, gerçek anlamda amacına kilitlendiğinin ve maddi beklentileri gözden çıkararak bir şeyler anlatabilmek için çabaladığının en açık kanıtı.Yolunuz düşerse, düşmese bile Taksim’e uğradığınızda inin görün, çünkü iki önemli bahanemizi ortadan kaldırıyor bu sergi.

+Fotoğraflar bana aittir.