2 Aralık 2011 Cuma

Zihinsel Özgürlük

Kendimi en azından bir konuda eğitmenin verdiği kıvancı yaşıyorum. O da şu ki, okumadan değerlendirmemek ve görmeden yargıda bulunmamak.

Geçenlerde- kişinin adını vermeyeyim- tatlı bir sohbet ortamında arkadaşlaydık. Bu arkadaşım bir yazar hakkında konuşmaya başladı, ama o kadar kendinden emin ve inandırıcıydı ki, konuşmasını sonuna kadar dinledim, zannettiğim onun bu yazarın tüm kitaplarını okuduğu ve ondan çıkarımlarını sunduğuydu.  Bir zaman konuşması bitti ve ben ona lafın gelişi biraz da muhabbeti derinleştirmek için hangilerini okuduğunu sordum, . Aldığım yanıt ürperticiydi. “Hiçbirini”

Hiçbir kitabını okumadığı ve hiçbir fikrinin olmadığı bir yazar hakkında nasıl oluyordu da bu kadar atıp tutabiliyordu. İrkildim ve onun adına üzüldüm, çünkü çok büyük bir uçurumun eşiğindeydi.

Medya’yı takip etmeliyiz, fakat şunu da unutmamalıyız, medyada kanı oluşturan ve yargılayan yine insan, yani biz bir gazetede, televizyonda şu ya da bu köşe yazarının veya genel yayın yönetmeninin bize “sunduklarını” okuyoruz, izliyoruz. Her ne olursa olsun kalın ya da ince bir süzgeçten geçirilmiş şeyler bunlar. 

Sorgulama ve gerçekten inceleyerek sorgulama yeteneğinden mahrum kaldığımızda bunun sonuçları çok ağır olur. Toplumda ortak kanılar oluşur, oluşacaktır. Fakat eğer insan düşünebiliyorsa, kimi zaman bu sel karşısında durup, nereye gidiyoruz diye de sormalıdır. “Arap Baharı”nın yaşandığı geçen aylarda, genel kanının aksine bunun gerçekten bir bahar mı olduğunu sorabilen ya da kitabında Ermeni mevzusu hakkında bir şeyler söyleyen bir yazarın toplum tarafından yargılanıp “asıldığında” dur kardeşim bir okuyalım diyebilen insan gerçekten hürdür. Çünkü bedensel özgürlükten daha da önemli olan bir şey varsa o da zihinsel özgürlüktür.

23 Kasım 2011 Çarşamba

Mavi Göz

Robotlarda özellikle terci ediliyor.

Mavi göz bir zekâ göstergesi midir? Gerçekten mavi gözlü insanlar zeka ve kabiliyet niteliklerinde üstün vasıflara mı sahip? Medyadaki kullanımları gizli bir ırkçılığın göz ardı edilen yansımaları mı, yoksa sadece alışılagelmiş bir farkındasızlık mı?

Avrupa’da kuzey ve kuzeybatı ülkelerinde insanların genele oranla büyük bir kısmının mavi gözlü olduğunu biliriz. Sanırım çevre koşullarının genler üzerindeki etkisi bu. Yani öyle bir üstün özellik değil, doğal bir sonuç. Fakat sizinde dikkatinizi çekmiş olmalı, nerede üstün-zeki bir form canlandırılsa  tüm bunların gözleri mavi renkte oluyor. Filmlerde, güvenlik programlarında vb. Kimilerinin bunu bilinçli yaptığına şüphe yok, bazılarında ise süregelen bir alışkanlık.

Ben Robot Filminden Zeki Bir Robot.
Avrupa’nın geniş bir kısmında özellikle görülen mavi göz renginin kullanımından yazının başında da işaret ettiğim gibi ırkçı bir bakış açısını hemen okuyabiliriz. Irkçılık illetini vakti zamanında en iyi temsil eden batı medeniyetinde bu temsil yıllarının izlerini ve kokusunu şimdi bile duymak ürküntü verici. Liberalizme fikir babalığı etmiş, insanlığı tüm disiplinlerde ileri götürmüş ve doğuşunu Rönesans’ın hümanizmden almış Avrupa’da görülmesi ise daha da bir enteresan. Şunu da unutmamak gerekir, ırkçılığı teorik anlamda terimselleştiren ve pratiğe döken de yine aynı Avrupa. Çünkü günün birinde birileri “bu kadar hizmet edenler biziz ve biz demek ki diğerlerinden daha ileriyiz ve üstünüz” diye düşünmüş -düşünüyor-  olmalı ki hala bu illet sürsün, sürdürülsün, gizli bir ırkçılığın tohumları medyanın elemanlarına halen enjekte edilsin.

Mavi göz kullanılmasın demiyorum, yalnızca hep bunun bu şekilde göze sokulmasına itirazım var. Farkındalık geliştirmek için karaladığım bu yazıyı okuyan mavi gözlü insanlar alınmasın, tabi ki kullanılsın o da ama bu altyazı ile değil.

22 Kasım 2011 Salı

Mutlu Çağlar Değil Mutlu Anlar Mı Vardır?

Mutlu Çağlar Değil, Mutlu Anlar Vardır. (J.Berger)

İnsanlar yaşarlar, birer özel nesneymiş gibi ve bu his bu özel olma hissi onlara yaşama arzusu verir. Herkes öyle ya da böyle kendini yaşamın odak noktasına koyar, bu sayede oluşan egolarını ve iradesini tatmin için kedinin ipi takip etmesi gibi kovalar, kovalar, yakalar ve yine kovalar. Arzularının eseri olan insan istedikçe doymaz, doydukça ister ister, ta ki mezara kadar.

Bu insan topluluklarını yöneten insanlar vardır ve bunlar bu kişisel istençlerin arasına kolektif istekleri de sokmak isterler. Kişiselin faydasızlığı ve devamı devletler için bir şey ifade etmez. Ortak olarak yaratılan bu toplumsal istençler, gün gelir bireysellikleri alt eder. İnsanlar kendileri öldükten sonra hiçbir şeye yaramayan bu ölümleriyle pisipisine mezara giderler. Siyasetin maşası ve bazen hiçbir getirisi olmayan bu askeri savaşlarda ölenleri herkes bir sayı olarak ifade eder.

Bu siyasi mekanizmalar halkının toplumunun iyiliği için insan harcarlar ve yine kendi insanlarını harcarlar. O ülke için mutlu bir çağ, başarılı bir dönem yaratmak için. Fakat araçlarının yine insanlar olması çok büyük bir ikilemdir. İyi bir gelecek için o ölen insanların anlarını satan almak çok doğaldır ve bunların çoğu siyasetin cilvesi olarak görülür. Tarih kitaplarında genel akışa bakıldığında neden yapıldığı bile belirsiz bu yüzlercesi kadar geçen başka bir olguya rastlamayız. Kısacası ve özü benden mutlu anlarımı satın alan ve bunun karşılığında hiçbir şey vermeyen savaşta neden öleyim. Neden öldüreyim, ben olmadıktan sonra ne fark eder. Bana mutlu anlarım lazım değil mi?

8 Kasım 2011 Salı

Es Verebilmenin Keyfiyeti

Çocukken televizyonun karşısına geçip çizgi film izlemek inanılmaz katıksız bir zevk verirdi bana. Tarif edilmesi güç bir hisle ve keyifle izlerdim. O dünyaların gerçek dünyanın bir unsuru olmadığını anlamadığım ve bu kadar realist düşünmediğim düşsel romantik çocukluk yıllarımı şimdi arıyorum ama nafile.
...

Çocukluğum için Lütfen Sağdan
Büyüklerin neden –numara yaparak- çocuklarını yanlarına alıp animasyon filmlerine gittiklerini şimdi daha iyi anlıyorum, çünkü hepimizin bunlara yaşımız her ne olursa olsun ihtiyacı var. Bir an “gerçek” hayata olmadığı gibi bakmamızı sağlayan bu romantik, düşsel ve saf yapımları arzuluyoruz ve hepimiz her an etrafımızı kuşatan reel hayatın bombardımanından sıyrılıp, çocukluğumuzda televizyonun karşısına oturup izlediğimiz bu tarz yapımların sığınaklarına sığınıyoruz. Kim bilir bunu belki bilinçsiz olarak yapıyoruz, çocukluğumuzu bize hatırlatmasından haz duyduğumuz için ya da sahiden istiyoruz ve bu yapımları büyüdükçe önlemeyen çocukluk duygularımızı doyurmak niyetiyle takip ediyoruz. Bazen de sadece bir anlık es verebilmenin keyfiyeti için, kim bilir. 

Bu akşam PIXAR’ın Car 2 animasyon filmini izledim. Son birkaç aydır bu kadar eğlendiğim başka bir yapım hatırlamıyorum. Güldüm, sevindim ve çocukken güldüğüm gibi titreyerek gülemesem de bunu denedim, bir an için o katıksız haz yıllarını anımsadım ve bu anıların maneviyatıyla beslendim. Kan görmedim, hiçbir pornografik unsura ya da şiddet öğesine maruz kalmadım, komedinin sekse endekslendiği basit “şakalara” da rastlamadım. Sadece safça ve düşünülerek yapılan, hepimizin aslında bildiği ve reel hayatın bize unutturmaya çalıştığı insani değerleri işleyen şık esprilerle dolu birkaç çocuksu saat geçirdim. İtiraf etmeliyim ki kendimi rahatlamış ve dingin hissediyorum. Birazdan yattığımda çocukken olduğu gibi tatlı tatlı uyumak ve o romantik rüyalarımı görmek istiyorum. Çocukken (ki pek uzak değil daha 20 yaşındayım) büyümek isterdim, büyüyünce her şeyin daha iyi olacağını zannederdim. Fakat şunu da çok geçmeden anladım. Aslında yaşlandıkça her şey daha kötüye gidiyor. Edindiğimiz deneyimlerimizin ve bilgilerimizin oluşturduğu görece realist evrenimizin tekdüzeliği ve düş kaldırmazlığının kıskaçları boğazımı sıkarak bizi sonlarımıza doğru itiyor. Bu kıskaçları biraz da olsa gevşeten ve derinden çocuksu bir nefes almamızı sağlayanlara minnet borçluyuz.

29 Ekim 2011 Cumartesi

Ucuz ve Ayaküstü Sanat

Ucuz sanat, elitist sanat galerilerinin uzağında sadece amaca yönelmiş ucuz sanat. Rol yapmak yok, zahiri entelektüel tavır yok. Sadece bir şeyler anlatabilmek ve reklam yapmadan dikkat çekmek var. Ne kadar samimi ve “gerçek” amaca yönelik.

Sanat galerilerini takip etmek gerekir. Zordur bu ve sürekli takip işidir.Takip edenlerden bazıları sadece reklam için gider buralara, “ben de gittim” diyebilmek için, kimileri ise gerçek manada özümseyerek takip eder. Ama şurası da bir gerçektir ki, genel endekslendiğinde yine de "her ne amaçla olsun" gidenlerin sayısı gitmeyenlerin yanında neredeyse hiçtir. Siz bu hiçliğin sebebini sorduğunuzda gitmeyenler, gidemediklerini(!) söyleyeceklerdir ve iki önemli bahane sunacaklardır size, zaman ve para.

Fakat siz onlara ücretsiz müzelerin ve sergi salonlarının da olduğunu söylediğinizde, bu sefer diğer bahaneye sarılacaklardır zaman. İşte bu aralar Taksim Metrosundaki  “Son 60 Yılın En Büyük Kuraklığı-Somali” sergisi onların bu zaman bahanelerini bile alaşağı edecek bir panzehir.15 Ekim’de açılan sergi yolcu aktarımların olduğu Taksim Metrosu tünellerinde. Yürüyen zeminin her iki yanında konuşlandırılmış  fotoğraflar geçmekte olan –ve tabi bakan- insanlara hoş ve akılda kalıcı bir sergi deneyimi sunuyor.

Sergi Sabah gazetesinin sponsorluğunda foto muhabiri Emin Özmen’e ait. Epey fotoğraf var ve yüksek kalite baskıyla ve metronun kendine has iyi ışıklandırılması altında güzel düzenlenmiş. Aradaki reklam afişleri haricinde konu bütünlüğünü etkileyen herhangi bir dikkat dağıtıcı unsur yok. Fakat o reklamların da kaldırılması gerekirdi diye düşünüyorum. Somali’de açlık ve kuraklığı anlatan iyi bir çalışmanın yanında bilmem ne markasının reklamının olması dünyadaki ikilemleri ve zıtları iyi anlatıyor yalnız serginin vuruculuğunu gölgeliyor.  Serginin amacı bu olmadığını göre dikkat edilmesi gerekirdi diye düşünüyorum. 

Bu tarz sergiler alkışlanmalı, sanatı kolay ulaşılabilir ve takip edilebilir bir düzeye indirerek, yaşamın içine gayret sarf etmeden enjekte ediyor. Metroda ilerlerken karşınıza çıkan Somali sergisi size gün boyu, farkında olmadan da olsa sanatsal bir aktivitenin imkanlarını sunuyor. Eğer siz biraz daha meraklıysanız yürüyen zeminde ilerlemeyerek ve fotoğraf altı yazılarını okuyarak 50’yi aşkın fotoğrafı teker teker izleyebiliyorsunuz.



Gelelim sanatçının fotoğraflarına. Anlatımları yapmacık değil, yani fotoğraflarında herhangi acındırma ya da küçük düşürmenin izi yok, duru ve iyi harmanlaşmış bir üslubu var Emin Özmen’in.Bu nedenle değerli bir çalışma.Özellikle bazı fotoğrafları var ki, karşısında birkaç dakika tutuyor insanı. Genç bir fotoğraf sanatçısı ve temmuz ayında sadece bir ay gibi bir sürede önceden plan edilmiş bu kadar başarılı bir sergi ortaya çıkarması, Türkiye foto muhabirliği ve sanatı için özgüven ve mutluluk verici.Ayrıca sanatçının izole ve elitist sanat galerileri yerine bir metro istasyonunu seçmesi, gerçek anlamda amacına kilitlendiğinin ve maddi beklentileri gözden çıkararak bir şeyler anlatabilmek için çabaladığının en açık kanıtı.Yolunuz düşerse, düşmese bile Taksim’e uğradığınızda inin görün, çünkü iki önemli bahanemizi ortadan kaldırıyor bu sergi.

+Fotoğraflar bana aittir.

26 Ekim 2011 Çarşamba

Rehber

Notlarım

Esad ve rejimi dayanacak burası kesin ama nereye kadar işte tüm soru ve sorun aslında bu nokta. Kanaatimce BAAS iktidarının düşmesi Türkiye’nin menfaatine. Eğer böyle bir şey olursa Kürt kartını her zaman bize bir tehdit unsuru olarak sunan bu rejim düşerse ve Suriye’de seçimlerde Türkiye yanlısı bir politikaya (Tunus gibi) yönlendirilebilecek, güç dengesini iyi kuramamış ve yardım arayan bir iktidar gelirse bu gelişmelerin hepsi Türkiye lehine  olacak. (Gencer Özcan'ın da yorumları bu paralelde oldu.Sorduğum soruya "Ne geleceğini bilmeden erken konuşuruz ama Türkiye her zaman demokratik ve sabit görüşe sahip olmayan bir Arap ülkesiyle daha iyi geçinir." cevabını verdi. )

Kaddafi öldürüldü. Gelecekte, yani yakın gelecekte Libya daha mı mutlu olacak? Hayır. Ülkede demokrasi kültürü hemen hiç yok. Zannediyorum yeni bir dikta rejimi yakın. Belki baskıcı bir şeriat rejimi kurulabilir.(Altta eklediğim video bu aralar sosyal medyada çok revaçta ve gerçekten dikkat çekici.Acaba tüm dünya basını ile birlikte bizim basınımızda bir galeyana mı geldi? )

Van depreminin önemi yani siyasi açıdan önemini kavrayamamış gazeteci müsvettelerinin yaptığı bölücü yorumları okuyoruz, görüyoruz. Emin olun ki, PKK’dan hiçbir farkları yok bölücü söylem konusunda.

Tunus’u her anlamda kutluyorum ve umarım yeni ve huzurlu bir gelecek onların olur.

22 Ekim 2011 Cumartesi

Dikta Siyasetinin Matematiği

Artık matematiksel bir formül gibi hep aynı sonucu veriyor. Uzun yıllar dikta edenler gün geliyor dikta ettiklerinin ellerinde hiç oluyor ya da kendi elleriyle kendilerini boğazlıyor. Çok azı “huzur” içinde ölüyor, öldükten sonra kendi halkı uğursuz bir sözcükmüş gibi asla onun adını ağzına almıyor, ağızlarda küfür oluyor, unutulması gereken acı bir hatıra gibi tozlu rafların altına itiliyor.Zihinlerde acı bir hatıra şeklini alıyor.

Kimdi bu insanlar? Zalimlikleri, diktaları ve baskılarıyla kimlere zulüm ettiler ve sonları nasıl oldu?

Benito Mussolini (1883-1945)
Mussolini güçsüz, siyasi birliğini bile yeni tamamlamış, baskı ve kurtlar sofrasındaki İtalya’nın Forli şehrinde doğdu. Başarılı bir öğrenci değildi fakat siyasi bilimlere ilgisi vardı, okurdu. Önceleri gençliğinde sosyalizme ilgi duydu, bunun üzerine yazdı, çizdi.Kısa bir süre sonra çalıştığı  gazetenin baş yazarı oldu. Savaştan sonra ise Faşizme yöneldi ve iktidarı kısa bir süre içinde tehdit ve şantajla ele geçirdi. 20.Yüzyılın en büyük diktatörlerinden biri doğuyordu.

Söylevde Mussolini
Diktatörlerin hemen hepsinde bulunan narsisizme Benito'da yakalanmıştı fakat  karşıt gruplara baskı yapmasına rağmen ülkeyi gerçek anlamda kalkındırdı. Zaten geniş halk kitlelerinin gözünü başarı ile boyayarak ve gelecek vaat ederek yükselmek, nüfuz elde etmek şimdi olduğu gibi o zamanlarda da bir diktatörün ana silahıydı. Nitekim Mussolini bunu kullanmakta çok başarılıydı. İşsizlik ülkede azaldı, enflasyon düştü, ülkeyi otobanlarla ve demir ağlarla ördü. Fakat tüm bunları yaparken sansür ve manipülasyon gerek basın gerekse devlet kurumları üzerinde had safhadaydı. İtalyan halkının geniş kitleleri “Para geliyorsa ses çıkarmayalım” düsturuyla onu desteklemeye ve yaptığı faşist söylevleri dinlemek için kitleler halinde sokaklara dökülmeye devam etti tüm bunlara rağmen. Güzel bir ifadeyle“Mussolini halkın kadehini zafer ve ünle dolduruyordu.”Kadeh doluyorsa sıkıntı yoktu İtalya için. Bunun doğurduğu özgüven ve iştahla siyaset sofrasına oturdu Benito vakit kaybetmeden, ülkesinin dışında ün ve itibar için sıra gelmişti artık  ve göz göre göre Etiyopya’yı işgal etti 1936'da.Adriyatik'in karşısına da el attı veBalkanlarda bilhassa Arnavutluk üzerinde nüfus elde etmeyi başardı.”Büyük Roma yeniden doğuyor”du.

Bruno'nun Evlilik Töreninde(LİFE)
  Her çıkışın bir inişi vardır. Mussoli’nin şişesindeki zafer ve ün şarabının bitmeye ve geniş halk kitlelerinin kem küm etmeye başlaması Libya savaşı neticesinde had safhaya çıktı. Şanlı ve Büyük Roma 120.000 kişilik ordusuyla ondan nicelik bakımından çok daha zayıf İngiltere karşısında büyük ve utanç dolu bir yenilgi almıştı. Şişenin dibi gözükmeye Mussolini için ayrılık rüzgârları esmeye başlamıştı. Karşıt gruplar yuvalarından başlarını daha çok çıkarmaya başladılar. Büyük bir itibar ve onur kaybeden Mussolini İtalyası -son çare olarak- “kıçını kurtarması” için Hitlerden yardım dilendi. Hitler yardım etti Balkanlarda ve Kuzey Afrika’da “kıçını kurtardı” fakat yolun sonu gözüküyordu Duçe  için. Bindiği Almanya dalı da bir bir çökmeye başlayınca ve 1943’te Müttefikler Sicilya harekâtında başarıya ulaşınca eski sözde kral III. Emmanuel, Benito’yu görevden aldı. O da son kozunu oynamak için Almanların yardımıyla Viyana’ya kaçtı ve kendi yandaş gruplarıyla mücadeleyi bir iki yıl daha sürdürdü.

Nisan 1945 iki isim için çok hazindir. Adolf Hitler ve Benito Mussolini. En tepedeyken gözleri yaşlı izlenen, ufak bir söyleviyle halkı sarhoş eden, fakat o ortanca ilkbahar ayında, 1945’in o barut kokan Avrupa topraklarında şimdi yüzüne tükürülmeye bile gerek görülmeyen bu iki liderden Faşist olanı yağmurlu bir günde, sevgilisiyle beraber kaçarken İtalyan partizanlarca yakalandı ve kurşuna dizildi. Duvarın dibine yığılırken Benito son olarak ne geçirmişti acaba aklından? Kim bilir.

Birkaç gün sonra o ve sevgilisinin ölü bedenleri bir zamanlar Benito adına çığlıklar atılan Loreto Meydanında sallandırılıyordu. Şimdi ise çığlıklar başka sebeptendi.







Devam Edecek…

20 Ekim 2011 Perşembe

Kime Öfkelenmeli

Öfke hataları sindirmemeli, verilen canların “sözde” hesabı sorulurken yeni canların kaybedilmemesi için yapılmayan aslında apaçık cinayetlerin azmettiricisi olan eylemler göz ardı edilmemeli.

Sonuçlara odaklanıp nedenler süistimele uğratılmamalı.

Sorgulanmalı, çözümsüzlüğü çözüm saydığımız sürece sorunlar ve hatalar suratımıza çarpılacak bu unutulmamalı.

 Üretmeli, can kaybetmemek için üretmeli, insan kurtarmak için boş bir disiplinin ardına sığınılmamalı, yan gelip yatılmamalı.

Tutukluk yapan soğuk savaştan kalma piyade silahları verilmemeli mesela o çocukların ellerine, daha baştan onlar dağa sürülmemeli, bile bile ağlanmamalı sonra artlarından, boş laflar edilmemeli onlar üzerinden.

Dağların başında ikinci dünya savaşından kalma siperliklerin arasında 20’lik delikanlılar heba edilmemeli. Tüm bunlar “unutulduğunda” yürekler soğuduğunda da bir sonraki sefere bırakılmamalı bir şeyler yapmak için. 

Kısacası düşünmeli, kime öfkelenmeli?

PKK’a o şehit çocukların katili evet,  yalnız ders çıkarmayı bilmeyen bürokratik ve askeri zekâlar da en az onlar kadar suçlu, çok yazık…Öfkeleri suçlarını gizleyemiyor ne yazık ki.

17 Ekim 2011 Pazartesi

Fahir Armaoğlu için Üç Paragraflık Saygı Duruşu

Raflar arasında siyasi tarihi, özellikle 19 ve 20.Yüzyıl’ı kapsayacak nitelikte bir eser arıyordum. Bir ton kitap vardı ve ben açıkça söylemek gerekirse bir iki isim dışında kimseyi bilmiyordum modern siyasi tarih konusunda. Üç tane kitap seçmiştim ve eleme yoluyla istediğime en uygun olanı alacaktım. İlkini boyutlarından dolayı hemen eledim. Masa üzerinde oturarak okumamı gerektirecek ve gerçek anlamda kol kası yapmanızı sağalacak bir kitaptı bu. Bir diğerini de meseleyi sadece Avrupa perspektifinden anlattığı için eledim. Elimde Alkım yayınlarından çıkmış olan 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi adlı, Prof.Dr. Fahir Armaoğlu tarafından yazılmış uygun boyutta ve içerikte bir kitap kaldı. Kimdi Fahir Armaoğlu,  bilmiyordum. Kitabın arkasını çevirdim ve kendisiyle ilgili yazılanları okumaya başladım. Mükemmel bir kariyeri vardı. Ankara Siyasal, Minnesota, Harvard ve Stanford gözlerime inanamadım ve bilinmesi gereken bir şeyi bilmediğim anda duyduğum o iç burkucu duyguyu bir tür hayal kırıklığını yeniden duyumsadım. Nasıl dedim, nasıl adını duymam ben bu şahsiyetin, sonradan öğrendim ki siyasal tarihte duayenmiş kendisi.

Eve geldim, aldığım bir kitabı hemen okumam. Gece olmasını bekledim. Odama yayılan tatlı loş, sıcak ışık altında okumaya başladım. Yazarın üslubunun esnek ve yormayan büyüsü beni Alman Milli Birliğine kadar getirmişti. Duruluğu ve doyurucu içeriğiyle kendini okutmayı başaran kitaba ilerleyen gecelerde de devam ettim.
Siyasal tarih bir hobidir, dersle öğrenilemez ve kişisel merakın had sayfada olması gerekir. Buna da Armaoğlu vakıf olmuş olmalı ki ders kitabı havasında kesinlikle aktarmıyor. Ders değil, tarih bilimi anlatıyor, sohbet ediyormuş gibi yazıyor. Fakat belirtmeden geçemeyeceğim bir hususta kendi çıkarımlarını ve “siyasal” görüşlerini kullandığı sıfatlarla bilinçli olarak hissettiriyor yazar. Objektif evet fakat sanki arada doğrusu budur der gibi, mesela kitabın ( Yazarın iki cilt halinde 19.Yüzyıl ve 20.Yüzyıl olarak ) başında Avrupa’da filizlenen fikirleri anlattığı bölümde alenen Marx’a karşı Bernstein’i savunuyor. İlerleyen bölümlerde de Sovyet karşıtı olduğunu anlıyorsunuz.Birkaç yerde Türkiye hakkında da bu tarz çıkarımlarda bulunuyor.Ama bunların hiçbiri esere değerinden bir şey kaybettirmiyor.Çünkü tarih, yorumsuz olunca tatsız tutsuz wikipedianın sunduğu bilgiler gibi oluyor.

Söylemeden geçilmemesi gereken diğer bir noktada, yazarın Osmanlı Devletine ve Türkiye Cumhuriyetini de genişçe yer ayırması. Genelde siyasi tarih yazarları (Avrupa merkezli olanlar) Osmanlı’yı ve Türkiye’yi görmezden gelirler eserlerini kaleme alırken (Bernard Lewis hariç). Armaoğlu bu fikirden sıyrılarak özellikle Türk Dış Politikasına özel bir hassasiyet göstererek, bu iki devleti dünya siyasetinde görmezden gelinmemesi gereken bir yere konumlandırıyor. Kitap bu nedenle bu topraklarda yaşayan insanlar için de bambaşka bir önem arz ediyor.

Kitap iki cilt olarak(19 ve 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi) Alkım Yayınları tarafından yenilenmiş,  şık ve ergonomik baskısıyla okuyucuya sunuldu. Alın, okuyun derim, ilginiz olmasa bile arada kaynak olarak kullanabileceğiniz nadide bir eser ve gerçek manada büyük bir birikimin ürünü. Bugünü yorumlarken geçmişi bilmemek, boşboğazlıktan öteye gitmez. Biraz daha az boşboğazlılık yapmak için kurtarıcı bir yapıt.

Bırak Mahalleliliği Dön Twitter'a



Mahallede Feysbukhane
Fatih Balat’ın dar ve eski sokaklarında bağırarak ahaliye önemli havadisleri veren insanlar vardı. Bunların dışında mahallede günlük havadisleri kadınlar günlerde, erkeklerse işten sonraları akşamları kahve sohbetlerinde konuşurlardı. Mahallede dedikodular eksik olmaz, herkes Neriman ablanın da(Bilhassa güzel kızı hakkında bitmezdi dedikodular.), Arif beylerinde ne halde olduğunu, nelerle meşgul olduğunu bilirdi. Bazen edinilmesi zor bilgileri almak için esnaf( berberler bir tür gazetecidir hala), bazen de kapıya gelen bohçacı bulunmaz Hint kumaşıydı. İşini bilen biri beş dakika da yolunu bulur, konudan konuya atlayıp kafa karıştırır, en gizli sırları bile elde edebilirdi. Bir yeniçerinin tanıdığı olabilmekse cabası. Ocakta neler olmuş, padişah ne durumda, sikkeler nasıl kesiliyor, cülus bol mu ve daha ne istersen hepsi ayağına kadar gelirdi. Bu merak tek taraflı da değildi elbet. Gizli memurlar halkın arasına karışır onu bunu konuşturup bilgi alırlardı mahalleli hakkında. Çok nadir de olsa bazen de padişah inerdi tebaasının arasına. İletişim vazgeçilmezdi herkes için.

Şimdi mahalleli artık bıraktı bohçacıyı onu bunu. Facebook’a Twitter’a giriyor. Artık Neriman ablanın kızının ne mal olduğunu, profil resminden ve üstteki kişisel bilgiler bölümündeki “ilişkisi var” sütunundan herkes biliyor. Bohçacılar yerini bildirimlere bıraktı. Pencereye taş atıp,”Annem sizi yemeğe bekliyor” nidaları atan çocuklar görülmez oldu, sol üst köşede edimsel koşullanmanın insani deney tatbiki olan –eğer mesajınız varsa- kırmızı bir şekle bürünen mesaj bildirim butoncuğu yeterli artık. Öyle gerekte yok milletle çene çalmaya akşamları sarayda yeni havadisler ne diye. Giriyorsun sosyal medyaya şimdi, bırak senin sarayını Beyaz Saray’dakileri bile öğreniyorsun.( Clinton şanslıydı, çünkü sosyal medyanın kurucuları daha çocuktu o zamanlar, ama Obama böyle bir faaliyete girişirse, bu havadis bir saatte milyonlarca mahalleye yayılır.) Ayrıca öyle ekstra ocaktan tanıdık manıdığı da gerek yok. Takip et devlet erkânının tweetlerini, paylaşımlarını, ocağa dinleme cihazı koymuş gibi olursun. Ah bir de sosyal medyanın nimetlerinden biri de gizli memurlar sokakları arşınlamaktan vazgeçip hesaplarımızı arşınlıyorlar şimdilerde. Hepimiz kütük defterlerine işlenir gibi “rahat rahat” takip listelerine(!)alınıyoruz. Hala iletişim vazgeçilmez pek tabi. Fakat bunu daha “medeni” yollarla yapıyoruz, ilkel değiliz yani yüz yüze yerine klavye klavyeye. İşin özü şu ki: Bırak mahalleliği dön Twitter’a.