22 Mart 2012 Perşembe

"Bu Macerayı Çok Güzel Bir Şekilde Yaşadım."

Bir İsmail Cem Anlatısı
-Fotoğraf sanatçısı, siyaset adamı, yazar ve gazeteci olarak İsmail Cem-

Fotoğrafı bilen ve yaşayan bir kişinin insana duyarsız olması beklenemez. “Fotoğraf, insanları insanlara, insanı da kendisine tanıtan araçtır.” Bu yaklaşımla olayları anlamlandırabilen kimse siyasi hayatında da bunu gözetir ve uygular. İsmail Cem’de işte tam olarak buna vakıf bir entelektüel-siyasiydi. Siyaseti kendi için değil toplum için yapmak, sosyal bir sağduyuya ve vicdana sahip olmak. Nasıl söylemeli, siyasi hayatını aydın kimliğiyle ile bu kadar başarılı yürüten başka politikacı görmüş müdür bu topraklar? Cem kafasındaki aydın siyasetçiyi şöyle anlatıyor Ben böyle veda etmeliyim de; Zaten bence yazarların, siyasetçilerin hayatın zorlu tarafıyla mücadele edenlerin mutlaka bir noktada sanat duyarlılığı olması lazım. Çok iddialı olmak şart değil, elbette ama ya sanatla ilgilenmeli; mesela heykel konusunda ciddi bir izleyici olmalı yahut çok iyi bir sinema izleyicisi olmalı ya da fotoğraf gibi daha kolay bir alanda öyle büyük iddialarla değil de hiçbir komplekse kapılmaksızın kendi yaratıcılığını ortaya koymalı.

Cem hayatında fotoğrafa çok önem vermiş, deyim yerindeyse onda bir iptila halini almış bu. Hastalığının seyri değişip, günlerinin büyük kısmını evde yatağında geçirmeye başlayınca müdavimi olduğu National Geographic’te doğa belgesellerindeki hayvanların fotoğrafları televizyondan çekmeye başlamış. Fotoğrafa, sanata bu kadar tutkun bir ruh için ne büyük bir ıstırap. Sağlığında New York’u, İtalya’yı, Hindistan’ı ve dünyanın dört köşe bucağını gezen Cem için bu günler çok zor geçmiş olmalı.

İsmail Cem için entelektüel terimini kullanmamın diğer önemli bir dayanağı ise ilki 1970 senesinde sonuncusu ise 2007’de yayınlamış olan sayısı 16’ya ulaşan el emeği göz nuru kitapları. Robert Koleji mezunu ve Lozan’da hukuk eğitimi alan Cem’in bildiği iki dilin de faydasını unutmamak lazım. Türkçe ’ye çevrilen kitapların sayısı şimdiki kadar olmadığı dönemlerde akademik düzeyde yabancı dil konuşup, okuyabiliyor olmak İsmail Cem’in birikim dünyasına çok büyük katkıları olmuş. Bir başucu kitabı niteliğindeki Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi’ni henüz 30 yaşındayken kaleme alan Cem, vefatına kadar özellikle sosyal demokrasi ya da demokratik sosyalizm üzerine Türkiye’deki en nitelikli eserleri ortaya çıkarmayı başarmış bir isim aynı zamanda. Salt sosyal demokrasiye ve Türkiye’nin bu açıdan analizine odaklandığı Sosyal Demokrasi ya da Demokratik Sosyalizm Nedir,  Ne Değildir’i ise Paris’te yüksek lisans yaparken 40’lı yaşlarındayken yazar. Okuma ve yazma aşkı o kadar ileri seviyededir ki 1995 senesinde kaleme aldığı bir anlamda kendisini tanımladığı şiirindeki ikinci satırda hayat bulur bu tutkusu.

Masamın üzerinde,                                                                                                                                                                    Dünden kalan işler,                                                                                                                                 Tamamlanmamış yazılar,                                                                                                                           Okunmayı bekleyen kitaplar                                                                                                                                    Ve anılar ve umutlar…   

İsmail Cem yazılarını sadece kitapları için yazmadı. Uzun yıllar gazetecilikte yaptı aynı zamanda. Gazeteciliğe ise kuzeni Abdi İpekçi’nin yanında başlar, söylemeden atlanmaması gereken diğer bir anekdot da İsmail Cem’in İpekçi soyadını yazılarında ve haberlerinde kullanmamaya başlaması. Gazeteciliğe giriş yaptığı 1963 senesinde o zaman Milliyet gazetesinin başında Abdi İpekçi vardır ve İpekçi, Cem’in yazılarında soyadını kullanmasını istemez. Bu torpil ve kayırma korkusu nedeniyle Cem, yazılarını İsmail Cem adıyla imzalamaya başlar ve bu bir alışkanlık halini alınca İpekçi soyadı unutulup gider. Cumhuriyet gazetesindeki görevinden sonra TRT genel müdürlüğüne atanır. Kanalı bir halk üniversitesine dönüştürme ve devlet memuru zihniyetinden sıyırmaya çalışan Cem’in önüne sudan sebeplerden engeller çıkartılır. Her ne olursa olsun 1975 senesinde kanal Avrupa'nın en iyi 5.  Televizyon Kanalı seçilir. Fakat Türkiye’deki siyasi çevrelerin tezgâhladıkları oyunlardan bıkıp usanır. Ancak kolay  pes etmez. Görevinden Cumhurbaşkanlığı tarafından ihraç edildiğinde “hak ve hukuk” için Danıştay’a başvurur. Danıştay kararı bozar. Göreve yeniden döndüğünde ise TRT’den artık iyice soğumuştur ve toplumun İsmail Cem’e desteğine rağmen artık başka dönüm noktasına gelinmiştir. Haluk Şahin, Hıfzı Topuz ve Mehmet Barlas ile birlikte yaşarlar bu dönemi. (Şahin’le  “İsmail Cem ve TRT Yılları” üzerine yaptığım röportaja yazının sonunda yer vereceğim.)

Söylemeden de geçmek olmaz kısa da sürmüş olsa Paris’e yerleşmek zorunda kalır bu ara dönemde Cem. İpekçi’nin suikastı ertesi ortaya çıkartılan kendisine yönelik aslı olan saldırı tehlikesi üzerine Paris’e gider. Kendisi ise şöyle anlatır o yılları, Giderken, durum biraz normalleşsin geri döneriz diyordum. Ama hiç değilse bir sene kalmayı planlıyorduk. Çocuğumuzu okula başlatacaktık. Nitekim öyle de oldu. Tabii sudan çıkmış balığa dönüyor insan… Çok acele bir kararla, birden memleket değişiyor, ortam değişiyor, koşullar değişiyor. Fakat kendi deyimiyle bu “sürgün” yılları kültürel anlamda çok fayda sağlar İsmail Cem’e. Yüksek lisansını siyaset sosyolojisi dalında yapar, UNESCO’da iş bulur ve bu sayede es dönemini en iyi şekilde değerlendirmeyi bilir. Gelecek yıllar için farkında olmadan altyapısını güçlendirir bu olumsuzluklara rağmen. Aktif siyasete göz kırpmaya başlamıştır artık.

İsmail Cem’i çoğumuz siyasi kimliğiyle tanırız ve öyle de anımsarız. Türkiye siyasi tarihinde sosyal demokratik fikre onun kadar her mecrada adanmış başka bir isim yoktur. Hem teorik anlamda uzun yıllar boyunca inşa ettiği fikirsel alt yapısı hem de siyasi kariyeri boyunca hep bu düşünce eksenindeki siyasi tavırlarıyla en önemli sosyal demokratımızdır Cem. Ben sosyal demokrasiyi çok ciddi bir mücadele, hayatımızın belki en önemli olayı, en büyük mücadelesi olarak görmüşümdür hep der her fırsatta. Solda değişmek ve yenilenmek üzerine söyledikleri ise çok dikkat çekici çıkarımlardır bu duruşun tasvir bağlamında; Mesele değişmek değil; mesele değişmemek… As olan yenileşmek yeniyi aramak kendini yenilemek; özünü, temelini, inançlarını koruyarak bu özü, temeli, ideayı, ideolojiyi, inancı hayata aktaracak, yöntemleri yenileştirmek; mesele budur. Mesele budur, işte bu iki sözcük Cem’in  siyasi hayatında daima belirgin ve baskın olarak kalmıştır. Ne istediğini bilir, ne olması gerektiğini bilir, ilkeli fakat muhafazakarlıktan uzak temel prensiplerden ayrılmadan yalnız “yenileşerek” gelişmeyi ve geliştirmeyi ön görür. Bu hevesle 1987 seçimlerinde meclise SHP’den girmeyi başarır. İnançla işine sarılır fakat umduğunu pek bulamaz. Cem bu yıllarda daha iyi şeylerin yapılabileceğini fakat bir türlü yapılamadığını, fırsatların kaçtığını söyler. O süreci şöyle izah eder, Özellikle Sayın İnönü’nün 1986’da genel başkan seçilmesinden sonra çok iyi kullanılmalıydı. Bu bir yenilenme süreci olmalıydı SHP açısından, SHP-SODEP’in birleşmesi açısından… Biz o noktada, sosyal demokrasinin asıl misyonunun yenilenmek olduğunu ortaya koymalıydık bu maalesef yapılamadı.

Cem 95’te Kültür Bakanlığı görevine getirilir. Emre Kongar ile Anadolu için çalışmalar yaparlar, 3-4 aylık kısa bir zaman( 7 Temmuz 1995-6 Ekim 1995) diliminde doğu ilerine beş yüz sanatçıyla organizasyon düzenlerler “sevgili müsteşar”ıyla. İsmail Cem batı kültürü etkisinde büyüdüğünü ve eğitildiğini inkar etmez. (Fransız kültürüne kendine her zaman yakın hissettiği söylemiştir.) Fakat doğuya ve değerlerini de bilir, yaşamına entegre etmeye çalışır. Geçmiş noktasında ise çok hassastır, Osmanlı kurumlarına ve toplumuna eğilmemiz gerektiğini, yüzlerce yıldan beri var olan bir devlet geleneğimizin olduğunu, geçmişi iyi okumak gerektiğine her fırsatta dikkat çeker. Toplumsal hafızanın önemini daima tüm siyasi görevlerinde vurgulamıştır. Mesela Kültür Bakanlığı dönemini rastlayan bir olayı da şöyle anlatır, Türkiye ilginç bir memleket… Maalesef toplum hafızası hep iki hep ikinci plana itilmiş. 1995’te Kültür Bakanıyken Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunun 700. Yıldönümü de yaklaşmaktaydı. Kimse farkında değildi Türkiye’de bunun… Emin olun abartmıyorum kimse bunun üzerinde durmuyordu. Biz Kültür Bakanlığı olarak bunu Türkiye’nin gündemine getirdik ve herkes sahiplendi. En azından Osmanlı geçmişimize hak ettiği gibi ışık tutabildik.

Cem dışişleri bakanlığı da yapar. Türkiye-Yunanistan yakınlaşması onun kişisel ilişkilerinin bir sonucudur. O dönemde limoni olan ilişkiler kimi ülkelerle rayına oturur. Dış işleri bakanlığı döneminde çok gezer. Ofisinde oturduğu pek görülmez. Yabancı dillere hakim olduğu için ziyaret ettiği ülkelerin başkanlarıyla şahsi ilişkiler geliştirir. Fakat Cem’in dış işleri bakanlığı dönemi (1997-2002) Türkiye’nin ekonomik ve siyasal açıdan buhran içinde olduğu yıllardır. Bu nedenle dış işlerindeki başarısı dönem içinde pek fark edilmez.

2002’de Hüsamettin Özkan ile kurduğu Yeni Türkiye Partisi başarı elde edemez. Yeni bir parti olduğu ve toplumun eski siyasileri cezalandırarak Ak Parti’ye yönelmesi Cem ve hareketi dışarda bırakır. Eğer ömrü vefa etseydi gelecek seçimlerde mecliste yer bulabilirdi. Çünkü Türkiye’nin İsmail Cem gibi aydın bir siyasetçiye her dönem ihtiyacı olacaktır. Belki yaşasaydı etkin bir muhalefetin inşa sürecinde çok önemli misyonlar üstlenebilirdi.

2007’nin sıcak bir temmuz sabahı akciğer kanserine yenik düşer. Cem’in Zincirlikuyu’da sade bir mezarı var. Girişten pek uzak olmayan bir yerde, çiçekler arasında.

İsmail Cem her anlamda başarılıydı. Ancak bir noktayı söylemeden geçmek olmaz. Cem Türkiye siyasetinde çok farklı bir kulvardaydı ve bu nedenle Avrupa’da olsaydı muhtemelen cumhurbaşkanı olurdu. Fakat Türkiye’de bunu çok istemesine rağmen ömrü vefa etmedi ve bu Cem’in isteyip yapamadığı nadir şeylerden biri olarak kaldı.

Kendi İyiliğin İçin

Büyük amaca ulaşılamasa bile onun için çaba harcamak neticede, bu büyük amaç yolunda pratik manada ülkelere(kişilere) muazzam faydalar sağlar. Yazılan, çizilen ütopik tasvirler her ne kadar ulaşılamaz görünse de onun sadece bir cümlesini dahi olsa yaşanan hayata yansıtabilsek sadece bu bile büyük bir ilerlemedir.

İşte Türkiye Cumhuriyeti için Avrupa Birliği ütopik bir kurum olmasa da birleşik bir Avrupa hayalinin geçmişine dönüp bakacak olursak, o zamanlarda düelloya tutuşan Avrupalı aydınlar için ütopik özellikler teşkil ettiğini görürüz. Sonuçta öyle böyle gerçekleşti, bugün herkesin kanıksadığı bir olay ve kimsenin rüyasına Napolyon gibi girmiyor. Avrupa bunu Hitler ya da Napolyon gibi emperyalist amaçların dışında II. Dünya Savaşı sonrası darma duman olan bir coğrafyanın üzerine devlet egolarını bir kenara bırakarak inşa etti. Buna inanan ve bunun için ter dökenlerin gözünde o yıllarda ne anlam ifade ediyorsa, şimdilerde Türkiye için en azında demokrasi adına bir şeyler söylemeli AB.  

AB bugün Euro krizi fırtınasıyla meşe dalları gibi sallanan ülkeleriyle bir darboğaza girmiş olsa da T.C için çok önemli bir lokomotif olma özelliğinden bir şey yitirmiş değil. Tren için henüz bilet alamamış da olsak, vagonlarından birine asılıp gidebilmek çok mühim hala. Kimilerinin nazarında bir dayatma ve ya emperyalist bir canavar olarak görülen ve bu sebeple yabancı olarak dışlanan uyum reformlarının gerçekleştirilmesi her zaman Türkiye’nin lehine olacaktır. Çünkü toplumca bize bir şeylerin arada bir hatırlatılmasını gerektiren bir yapıya sahibiz. Çoğu zaman “balık hafızamız”  önyargılarımız ve kabullerimiz yüzünden olayları yanlış yorumlayarak, önümüzde peyda olan gelişmeleri göremeyebiliyoruz. Tarihten güncelliğe incelendiğinde görülen “talep”ten yoksunluğumuzda bu gerçeğe eklenince devlet hareket etmedikçe uyumaya devam ediyoruz. AB ise yine tam bu noktada hatırlatıcı-uyarıcı bir mesaj işlevi görüyor, yeri geldiğinde kriter adı altında zorlayıcı tedbirleriyle devletin ve toplumum dikkatini çekmeye başarıyor.

Aynı zamanda AB Türkiye’deki tek tip demokrasi ya da Atatürkçülük dışında da temel demokratik değerlerle tanışmamızı sağlıyor. Atatürkçülük yerine başka şeylerde söyleyebilmeyi gerekli kılıyor. Demokratik-liberal düşünsel miras ve uygulamalarıyla evrensel demokratik yaklaşımlara dolaylı ya da dolaysız olarak işaret ediyor. Bak diyor; burada bu da var, kendine gel, her şeyi kendine benzetme, evrensel değerlere yaklaş.

Bugün Türkiye’nin bunun için çabalaması artık sadece itibar veya askeri vesayetin sindirilmesi için olmamalı. Sözgelimi bu bir “panzehir” olarak görülmemeli, sadece gerçekten istenildiği için çaba harcanmalı. “Bize kalsa” dendiğinde ve netice baş başa kalındığında da demokrasiye sığınılmalı. Konjonktüre göre uluslararası ilişkilerde bir piyon olarak değil, temel istenç haline getirilmeli. Zaten tüm bunları layığıyla yerine getirdiğimizde, vakti zamanında Norveç dış işleri bakanının söylediği gibi “onlar bize girsin” denmeli.

18 Mart 2012 Pazar

Tabloya Uzaktan Bakmalı


Çanakkale savaşını kutlarız(!), onunla övünürüz ama birkaç yıl sonra İstanbul’un önünde demirleyen İngiliz gemilerini unuturuz. Çanakkale ile gurur duyarız ama Kanal Cephesi’ni ya da İngiliz birliklerinin Osmanlı birliklerini perişan ettiği diğer büyük cepheleri görmezden geliriz.

Çanakkale, uğrunda harcanan yüz binlerce cana rağmen bize I.Birinci Dünya savaşını armağan etmedi. Rusya’daki Bolşevik devrimcilerin ve Almanya’nın işine bile bizden daha çok yaradığını söylesek hata yapmamış oluruz. Netice de Birleşik Krallık bayrağını güvertelerine asan firkateynler ellerini kollarını sallayarak İstanbul Boğazından içeri sadece 2-3 yıl sonra girdiler. Sonuçların değer ifade ettiği bir dünyada, çabalar sadece birer anı olarak kalıyor. Biz Çanakkale’yi şanla itibarla yüceltirken, yok olan şehitlerimizin sayısı ile övünürken, neticede ortaya çıkan şey büyük bir hezimet oluyor.

Duyarız; Galatasaray Lisesi, Tıbbiye gibi büyük adam yetiştiren okullar o senelerde hiç mezun vermemiş ve bununla da gurur duyarız.  Ama şunu hep gözden kaçırırız; o gençler zaten bir avuç yetişen entelektüel, eğitimli kadroydu ve ziyan oldular. Bir an düşünsenize, içlerinden belki çok önemli yazarlar, çizerler, kim bilir belki de diplomatlar, siyasi isimler ya da büyük bilim adamları çıkabilirdi. Biz döktüğümüz kan ile övünürken, çok büyük eserlerden, fikirlerden mahrum kalmış olabiliriz. Kaybedilen bedenler ile nutuklar atılırken, yok olup giden beyinler neden düşünülmüyor. Sadece nitelikli kadroları da düşünmek doğru olmaz.  Yüz binlerce can yok olup gitti ve sonuçta savaş kaybedildiyse eğer bunca can ile övünmekte nedir! Bu durum başka bir soruyu da doğuruyor;  neden o zaman kaybedilen diğer cephelerdeki esirleri, şehitleri anmıyoruz.  Kanal Cephesini, Sina Cephesini ya da Irak’takileri gündeme getirmiyoruz. Derdim şehitlerin anılıp anılmaması değil, burada pragmatik bir tavır var, onu anlatmaya çalıyorum. Sonu hepsinin aynı şeye bağlanıyorsa, kaybedilen canlar arasında ayrım yapmak niye? (Sina’dakilerin anıldığı bir “gün” biliyor musunuz?) Ayrım yapıyoruz çünkü sığınılabilecek bir dam olarak Çanakkale’yi görüyoruz. Diğerlerini görmezden gelip, yadsıyarak, “şanlı” bir geçmiş yaratıyoruz, kötü anıları unutmak, unutturmak işimize geliyor. Bu ise bizi hakikatlerden uzaklaştırıyor ve tarihi gerçekleri çarptırarak ortaya vahim bir tablo çıkartıyor.

Okulda 18 Mart’ı anardık. Kürsüye bir çocuk çıkar, alışılageldik şiirleri bağıra çağıra okur, ardından okul müdürü gelir her sene tekrar edilen bir söylevi buruşuk bir kâğıttan dikte ederdi. Okunan ise sadece Çanakkale ile sınırlı kalırdı, savaşın devamı önemsizdi. Geniş bir perspektiften bakmaktan aciz “resmi, milli eğitim” bunu öngörürdü (görüyor) çünkü.  Şunu öngörmekten ise kaçınırdı; “ Çanakkale tek bir savaş değildi, büyük bir genel savaşın “sadece” bir cephesiydi. Evet, çok önemliydi ama “tek” değildi.” Konu yine tarih öğretimine geliyor, tarih bir toplumun şuurunu, hafızasını oluşturuyorsa, eksik ya da çarpıtılmış tarih öğretimi de bilinç kaybı ya da yanlış güdümlenmiş bireyler oluşturuyor. Neden-sonuç ilişkisi içerisinde yaklaşmayı becerebilen herkes, Çanakkale Cephesi ile I.Dünya Savaşı’nın neticesi arasında bir ilişki kurmayı becerir, bilinçsiz ve yersiz bir gurur yerine, gerçeği görerek ve her şeyi “tek” olarak ele almadan biraz yüksekten genel bir tabloyu görür ve ona göre bir tavır takınır. Ben Çanakkale’nin anımsanmasını ve ön plana çıkartılmasını şuna benzetirim; bir ressam diyelim ki bir meyve tabağı çiziyor, muzun detayları üzerine o kadar iyi çalışıyor ki, eşsiz gerçeklikte bir muz resmi çıkıyor ortaya, fakat elma, armut ya da üzümlere aynı hassasiyeti göstermiyor. Yakından sadece muza bakıldığında sonuç mükemmel, genel tabloya bir iki adım geriden bakıldığındaysa hiç de iç açıcı bir eser yok ortada. Fakat önemli olan tablodaki genel başarı olduğuna göre işte Çanakkale oradaki muz gibi duruyor.

15 Mart 2012 Perşembe

Bahane ve Bahane

Neredeyse 2 aya yakın bir süredir elime klavye almamışım. Hani okul için gereken yazılar yazdım, fakat her nedense şu son iki aydır epey uzaklaşmışım. “Neden yazmadım?” Tam olarak cevabını bilmediğim bir soru bu. Bilmiyorum, belki bardağın dolmasını beklemek için olabilir diyorum kendime, istek ve ilham yoksa yazamazsın. Diğer bir ihtimal daha var o da üşengeçlik gibi görünüyor. Belki de bir süreçlik korku.

Okuduğum kitaplar ve izlediğim filmler hakkında bir şeyler yazmak ise gittikçe güçleşiyor, çalıştığım eserler zor kitaplar, göz ucu ile okunup geçilecek cinsten hiç değil. İşte bu nedenle onlar hakkında bir şeyler yazmak henüz haddime değil diye düşünüyorum. Yazmak fotoğraf çekmeyi andırır. Deklanşöre basarak görüntüyü kaydedersiniz, aslında fotoğraf sizin kafanızda daha önceden çekilmiş olur, o son deklanşör aşaması ise işte tam olarak yazmak gibidir. Gör-planla-çek aşamasını, yazmak eyleminde oku-düşün-yaz olarak okuyabiliriz. Tüm bu süreci devridaim edersek sonsuza kapı açtığını görürüz. Birbirine doğuran sonsuz tane neden ve sonuç ilişkisi. Peh!

Itır Erhart ile Kadın ve Toplum

Itır Erhart, İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi ve Türkiye’de her anlamda azınlık hakları konusunda duyarlı ve aktivist bir kadın.  Gerek eğitimini verdiği kadın merkezli dersleriyle, gerekse toplumda kadın konusundaki duruşu ve düşünceleriyle, kadın haklarının düzenlenmesi ve erkek-kadın eşitliğinin topluma kazandırılması konusunda çok önemli bir isim. Kendisiyle 8 Mart kadınlar gününe istinaden “kadın ve toplum” konusu çerçevesinde kısa bir röportaj yaptım. Açık fikirliliği, samimi tavırları ile röportaj resmiyetinde karşılıklı bir sohbet havasından geçmek hiç zor olmadı. Bu durum da kendisini daha önceden tanıyor olmamın ufak bir payı olsa da, eminim Itır Erhart kendisinin düşüncelerine ilgiyle yaklaşan herkese aynı tavrı hiç çekinmeden gösterecektir.

O gün kendisinin yanına gitmeden önce çevremdeki birkaç kişiye hayatlarında önemli saydıkları (yazar, ressam vs.) üç önemli ismi sordum ve özellikle belirtmeliyim ki aralarında kadın olanlarda vardı. Toplamda otuz cevap aldım ve bu otuz cevap içerisinde önemli sayılan hiçbir  kadın ismi yoktu. Aynı soruyu Erhart’a da yönelttim girizgâh olarak, bu zihin yoklama sorusunda onun saydığı ilk isim bir kadındı. Erhart; “Öncelikle Simone de Beauvoir saymam gerekli sanırım” dedi.  Itır Erhart’ın sorudaki tuzağı fark ettiğini düşündüm, evet fark etmişti, fakat fark etmemiş olsa bile vereceği cevabın bu olacağı kanısındayım. Ve ekledi; “…sanırım felsefe kökenli olduğum için Descartes ve Aristoteles. Kafasındaki 3 ismi saymıştı ve durum 2-1’di. Bunu kendisine söylediğimde ve soruyu sorma niyetim iyiden iyiyi açığa çıktığında ise Erhart; “Toplumda kadın dışarıda olmamış ki, evde çocuk bakmış, kendisine verilen işleri yapmış, sizin sorunuza hiç kadın cevap alamamanızın sebebi de bu zaten, onun için arkadaşlarınızın aklına gelmemiştir, kadınlar evlerindeydi çünkü.”   Konuşmamız bu çerçevede biraz daha sürdü. Ardından röportajımızın sorular vasıtasıyla yönlenmesi için aslında “bamteli”ni teşkil eden soruyu sordum. Etrafından dolanmak gereksizdi nitekim. “Kadın neden aşağılanır toplumda, yani neden kadın küçük görülür, sizce temel neden nedir? Şimdi modern çağda sizce ne değişti de kadının statüsünde her anlamda bir artış meydana geldi (mi?) Amacım tarihten güncelliğe bir sohbet ile röportajı sürdürmekti. Değişen ve değişmeyeni gözler önüne sadece geçmiş sürerdi düşüncesindeydim. Itır Erhart sorunun sonunda yaptığım ironiye dikkat çekerek cevapladı sorumu. “Kazanımlar var tabi, yani bir şeyler değişti ve bugün birçok konuda ilerdeyiz. En başında İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi var mesela, oradaki eşitlik vurgusu var. “ Ben konuyu biraz daha derinleştirmek niyetindeydim ve Erhart bunun için bulunmaz Hint kumaşıydı. Ben lafını böldüğüm için dolayı özür dileyerek “ Itır hocam, kâğıt üzerinde verilen haklarla, reel yaşam arasındaki aynı olmuyor. Siyahîler insan haklarının ortaya çıkmasından yıllar sonra haklarına kavuşabildiler, mesele sizce de bunun aktif yaşama uygulanması değil midir? Erhart ufak bir süre gözlerini etrafta dolaştırdıktan sonra yumuşak bir ses tonuyla cevap verdi. “Tabi ki öyle, buradaki sıkıntı bu, kadınların seçme ve seçilme hakları bile ne zaman verildi. Suudi Arabistan daha çok yeni mesela, kadınlar geleneklerin ve dinlerin etkisiyle yüzyıllarca geri planda tutuldular, kazanımlar evet var ama yeterli değil hala.” Sorduğum soru çok basit cevaplanabilecek, fakat üzerine binlerce tez yazılabilecek bir soruydu. Çok geniş açılı girdiğimi fark ederek, temel sorunun oluşma nedenlerinden biri olan mülkiyet kavramı üzerine getirdim.  Itır Erhart bu soruyu sormamı bekliyormuş gibiydi. Daha doğrusu bu konu üzerinde önceden düşündüğü belliydi. Sorarken anladım bunu. “Kadınlar dünyadaki arazilerin sadece %1’ine sahipler. Mülkiyetin toplum hayatındaki ve tarihindeki yerini düşünürsek, kadınların özgürlüklerini ve haklarını bugün bile tartışıyor olmamızın arkasındaki nedenlerden biri de bu olabilir mi?  Tebessüm ederek ve oturuşu düzelterek devam etti. “Türkiye’de bu çok daha düşük bir rakam. Mülkiyet sizin de söylediğiniz gibi çok önemli bir kavram toplumda. Kadının mülkiyet hakkı olamamış ki, evinde oturmuş çocuk bakmış, kadının bırakın mülkiyetinin olmasını, özel yaşamı bile yok. Önder, toprak mülkiyeti önemli bir şey, bir şeye sahip olabilmek çok önemli, fakat kadın daima her konuda dışlanmış.” Mülkiyet ile haklar konusunda konuşmamız nihayetinde çok geçmeden Türkiye’ye geldi ve Ethart “…mesela “Cumhuriyet’in Kadınları” gibi batılı giyinen ve davranan bir kadın tipi oluşturulmaya çalışıldı. Devlet eliyle, kadınlara haklar verildi. Devlet verdi kadına haklarını….talep yok, “devlet eliyle bir feminizm var burada…Türkiye’de tek tip bir kadın üzerine gidildi. Mesela Halide Edip bu yüzden Türkiye’den ayrılmıştır... Evet, Atatürk’e kırgındır. “Devlet eliyle feminizm ilgimi çekmişti ve bende hakların bir lütuf olarak verildiği ya da çoktan bir “lütufçuluk” ile yasalaştırıldığını söylediğimde ise Erhart; “…bir veren ile alan durumu var, mesela Atatürk bir patriarkal figür, baba imajı, biraz daha ilerde tanrı mesela, resimlerde, sanattaki tasvirlerine bakın güçlü, beyaz bir erkek o da çok patriarkal… Erkeğin üstünlüğü daima vurgulanmış, bizim içinde değişen bir şey yok. ABD’deki kurucu büyükler gibi birçok ülkede bu durum söz konusu. Türkiye’de de verenler var, Osmanlı’da da feminist hareketleri görüyoruz tabi ama cumhuriyet yeni bir kadın tipi yaratmak için devlet eliyle feminizm yaptı. Şu anda Türkiye’de mesela İslamcı feminist gruplarda var, ilk zamanlarda böyle bir şey düşünülemezdi.” Ardından hazır Osmanlı’ya kadar uzanmışken konuyu,  kullanımlar üzerine getirmek için sözcüklerin etimolojik kökenlerine girmek istedim. Amacım beyaz ile siyahta olduğu gibi kadın ila erkek arasındaki kök-mana ilişkisine bakmaktı. Yanımdaki soru kâğıdımın üzerine TDK’ dan erkek ile kadının kelime manalarını not almıştım. Karşılıklar beni şaşırtmıştı sorularımı hazırlarken, şimdi aynı vurucu etkiyi Erhart’a da göstererek sohbetimizi başka bir kulvara sokma düşüncesindeydim.  Anlamları kendisine okumaya başladım.  1. Erişkin dişi insan, hatun, hatun kişi, zen, erkek veya adam karşıtı: Yanlarında, kendileriyle ahbaplık edecek dostlar, hizmetlerine koşacak kadınlar veya erkekler görmek isterler. 2. Analık veya ev yönetimi bakımından gereken erdemleri olan. 3. Hizmetçi bayan. 4. Bayan. Erkek ise;  1. İnsan, hayvan ve bitkilerin dişiyi dölleyecek cinsten olanı. 2. Sperma oluşturan organizma. 3. Yetişkin adam, bay, er kişi, kadın karşıtı: Erkekler gelince buraya, karılar işte böyle kaçar. 4. Koca: Kadın erkeğini uğurladı. 5. . Sözüne güvenilir, mert. 6. Girintili ve çıkıntılı olarak bir çift oluşturan nesnelerden çıkıntılı olanı. 7. Sert, kolay bükülmez: Erkek demir, erkek bakır. Toplumları anlamak için dillerine bakmakta fayda var. Etimoloji bu anlamda çok açık verebiliyor. Erkek sözcüğünün kökü “erk”,  erk ise 1. Bir işi yapabilme gücü, kudret, iktidar. 2. Sözü geçerlik, istediğini yaptırabilme gücü, nüfuz. 3. Bir bireyin, bir toplumun, başka birey, küme veya toplumları egemenliği, baskısı ve denetimi altına alma, hürriyetlerine karışma ve onları belli biçimlerde davranmaya zorlama yetkisi veya yeteneği. Üstte koyu ile belirginleştirdiğim cümleler asıl “can yakıcı” noktalardı. Bunları okurken aramızda tartışıyorduk aynı zamanda. Erhart’ın daha önceden bu manaların üzerinde düşündüğü ve tartıştığı kesindi. Zaten en zor röportajlarda karşınızda konusuna hakim ve kaliteli biri varsa oluyor. Sorulan soruların karşı tarafı tatmin etmesi güçleştikçe, röportajınızda gelişmiyor, sıkışıyor. Sizin sorularınızın niteliği de bu bağlamda öne çıkıyor. Erhart ise beni sonuna kadar sabırla dinledi, konuşmamı kibarca bölerek; “Önder haklısınız evet, bu İngilizcede’ de böyledir. Woman-man’de olduğu gibi, hep erkek adları üzerinden türer. Dillere bu şekilde yerleşmiş, bu gelenekleri çok iyi yansıtır aslında. TDK beni şaşırtmadı ama verilen örnekler gerçekten ilgi çekici.” Erhart bu mevzu üzerinde fazla durmadı. Evet, dil bunun üzerinden şekillenmişti. Dili değiştiremeyeceğimize göre amaç zihinleri değiştirmekti. Türkçe bir iki örnek daha vererek bir sonraki soruyu geçtim bunun üzerine. Kendisinin de bir anne olduğunu bildiğim için sorum sanırım yerindeydi.“ Toplumda annelik teması bu kadar yüceltilirken kadınlığın aşağılanmasında sizce de paradoksal bir durum yok mu?” Bir süre düşündü ve az önceki kelime manalarına da kaynak göstererek; “…kadın toplumda her zaman anne olarak düşünülmüş, yani kadın için annelik her şey, doruk. Daha ilerisi yok, sen çocuğuna sahip ol, onu büyüt. Bundan dolayı annelik kadının asıl görevi olduğu için, kadınının yükselebileceği yer belli, statüsü önceden belirlenmiş, erkek için ise yol üstünde bir durak, daha ilerisi var. Kadın annelik ile çıkabileceği en yüksek statüye çıktığı düşünüldüğünden, kadının “top” noktası belirli, daha ilerisi yok". Erhart bu soruda toplumsal rol ile bir paralellikte kurmuştu. Kadının özgürlüğünü yine bu sebepten doğum kontrolüne ve cinsellikle bağdaştırmıştı. “Kadın doğum kontrolü ile doğurmayabildi. Yani çocuğunu kucağına almadan, cinsellik yaşayabilmeyi. Bu kadının toplumda anne olmadan da olabilmesini için önemlidir". Bugünlerde çokça tartışılan bir mevzu olan pozitif ayrımcılık hakkındaki düşüncelerini de sordum. Meclislerdeki kadın sandalyelerinden örnek verecektim lafı ağzımdan aldı. Erhart pozitif ayrımcılığın olabileceğini, fakat bunun erkeklerin haklarına zara verebilecek ölçüde olmaması gerektiğini üzerinde durarak belirti. “Erkek ile kadın eşitlenene kadar, hak yemeden olacaksa mümkündür.” diyerek ekledi.

İşaretlediğim bir diğer  soruyu sormakla sormamak arasında çok gittim geldim. Konumuzla ilgiliydi, kadının toplumdaki cinsel ve sosyal rolü için elzem bir konuydu. Fakat zor bir soruydu. Kafalarda çelişik kalıntılar bırakabilecek ve beş dakika da tartışılabilecek kadar da kolay bir soru değildi üstelik. Kendisine çok eşlilik ile ilgili düşüncelerini sordum. Bir an duraksadı ve düşündü, ardından meseleyi kadın boyutuyla ele almak için bu perspektifte bir cevap verdi. “Bu her zaman kadınların aleyhine olmuş, Arabistan’da çok eşlilik gibi. Ama bu hep kadınların zararına gerçekleşmiş. İnsan hakları açısından bakarsak, iki tarafında hakları yenilmediği sürece mümkün olabilir… poligamist değilim ama insan haklarını düşündüğümde ve eğer her iki taraf içinde bir mağduriyet söz konusu değilse olabilir. Ama bu benim “ideal” dünyam için böyle. Çok eşlilik en çok kadın ve çocukların aleyhine bir durum gerçekten. Itır hocamızın insan haklarına saygılı duruşu ve kimliğinin farkındayım. Kendisinin soruma verdiği cevap bu konuda yer yer ne kadar radikal olabileceğini bana göstermişti. Şaşırmamıştım. Temele her zaman eşitliği oturtan Erhart bu perspektifte bir yanıt vermişti. Birkaç şakalaşmadan sonra röportajın son sorusuna geçmek için, kendi kurduğu dernek olan Adım Adım hakkında konuşmak istedim. Kendisinin bu konuya gelince heyecanının arttığını fark ettim. Nasıl artmasın, onca yaptıklarından sonra. Elleriyle yavaş yavaş inşa ettiği çok önemli bir kuruluş bu. Gerçekten mütevazi olan insanlara yaptıkları büyük işlerle ilgili soru sorduğunuzda aldıkları o utangaç ve geçiştirici tavrı Erhart da aldı. Ben de lafı fazla uzatmayarak kadın hakları için de bir koşu kampanyası düzenleyip düzenlemediğini sordum. “Bizim direkt kadınlar için bir kampanyamız olmadı, 3 şey için koşuyoruz ve destek topluyoruz, ilki engelliler, ardından eğitim eşitliği ve son olarak çevre için. Engelliler bizim için çok önemli.  Ama doğrusunu söylemek gerekirse kadın hakları için özel bir kampanya yapmadık. Yaptıklarımızda ise genel bir fayda gözettik, ilerde yapabiliriz tabi. Neden olmasın." Ben ise kendisinin sadece kadınlar için değil, herkes için faydalı bir harekette bulunduğu söylediğimde ise başını hafifçe öne eğerek ve tebessüm ederek teşekkür etti.

Itır Erhart  Türkiye’nin gurur duyması gereken bir “fark yaratan” . Kadın olarak mükemmel bir rol-model, başarılı bir akademisyen ve iletişimci. Adım Adım ile “adım adım” iyi şeylere koşmak için çaba harcayan inançlı bir ruh. Bu arada Adım Adım demişken, kendisine destek olmasanız bile internet sitesini ziyaret edin.(http://www.adimadim.org/ ) Çünkü Erhart desteğin gücüne yürekten inanan bir insan, günümüzün Nightingale’i desek abartmış olmayız sanırım. Onun ün yapmış derslerini almak içinse sizi Bilgi Üniversitesine bekleriz.





24 Ocak 2012 Salı

Leica M9-P

her fotoğraf sanatçısının ya da fotoğraf meraklısının fetişidir.  Benim içinde durum bundan pek farklı değil, özellikle Leica M9-P’nin Türkiye’de de satışa sunulduğu şu son 2-3 aydır. Klasik, alışıldık rangefinder çizgilerini sürdüren fakat bu sefer biraz daha minimal bir Leica ile karşı karşıyayız. 

Leica M9-P 
Evet, belki dijital pazara girmekte epey geciken Leica’nın artık geri kaldığını söylüyor olabilirsiniz. Leica M8 ile başlayan ve tüm dijital modellerle kullanıma sunulan CCD sensörlerin ise artık özellikle Nikon, Canon ve Sony (CMOS'a geçiş yapılalı 3 sene oluyor genel çapta.) gibi dev şirketlerin tercih etmediği bir tip olduğunu öne sürebilirsiniz. Ama her ne olursa olsun, “Leica Ruhu” nu inkâr edemezsiniz. Şu anda Leica dijital fotoğraf çağının getirdiği teknolojik parçaların üretiminde ve geliştirilmesinde geri kaldığı öne sürülebilir ve doğrudur da. (İflasın eşiğine geldiklerini okumuştum bir yerlerden, Panasonic ile güç birliği yaptılar.) Fakat ürettiği lenslerin benzerini  –ki buna Carl Zeiss da dâhildir-bulamayacağınızı da belirtmek isterim. Dünya üzerinde üretilmiş ve üretilmekte olan en mükemmel lensler Leica’nındır. Az önce değindiğim Leica Ruhu’nun oluşmasında makinenin gövde tipinin yanı sıra bu lens kalitesi de başat faktördür. İşin özü Leica sadece bir makine değil, bir bakış açısı ve yılların deneyimlerinin oluşturduğu bir ruhtur. Bu ruhun oluşmasında ise dünya fotoğraf sanatının en büyük isimlerinin eşsiz katkıları var ve "Leica Ruhu"  hala yaşıyor. (Henri Cartier, Robert Capa ve Ara Güler gibi duayen isimler)

Leica M9-P
Leica M9-P’ye dönecek olursak 18 megapiksel, CCD sensöre sahip full frame (36.24 mm) ve 600 gram ağırlığında. LCD kalitesinin 230.000 pikselle epey kalitesiz olmasını ve 2,5 inç boyutuyla günümüz kullanım tercihine göre küçük kaldığını da belirtmekte fayda var.  Fiyatı Amazon sitesinde 8,000 dolar ve tabi ki bunun da sadece gövde fiyatı olduğunu akıldan çıkarmamak lazım .Ayrıca en ucuz Leica lensini de 6.000 TL’den bu fiyatın üzerine  eklersek ortaya çıkan meblağ ile bir araba alınabilir. Bu kadar eder mi etmez mi tartışmasını yapmanın bir faydası yok. Kimileri için bu makineyi almanın “büyük enayilik” olacağı  ortada. Fakat ben bu büyük enayiliği seve seve yaparım.


http://www.dpreview.com/products/leica/slrs/leica_m9p

22 Ocak 2012 Pazar

Rick Stein ile Akdeniz Tatları (Geçte Olsa Bir Zappingleme Hikayesi)

Rick Stein
Discovery’nin her türlü mamulünü izlerim ama her nedense BBCHD’yi pek izlemem. (Büyük bir hatadan yeni döndüm.) Dün akşamüzeri gibi Rick Stein ile Akdeniz Tatları adlı seyahat-kültür-yemek programına denk geldim. Kimdi bu Rick Stein, bilmiyordum. İnternetten bireysel sitesini ve sözlükleri şöyle bir gezindim. Antony Bourdain’in No Reservation adlı serisini Travel&Living’de yıllardır izliyordum. (Ne yazık ki bu kanal yayın hayatına son verdi. Bu ocak ayının başında.) Ama bu adamı nasıl duymadım şaşıyorum. Antony gibi bu adamda iyi ve tanınmış bir şef, özellikle deniz mahsullerinde uzman. Vakti zamanında İngiltere’de Tony Blair ve Fransa’da yüksek mevkideki isimler için şef olarak hizmet vermiş. Rick Stein’s Seafood başta olmak 11 tane yemek kitabı da var. Sizin anlayacağınız öyle es geçilebilecek bir şef-gurme (Word bu gurme sözcüğünün Türkçesi olarak “tatbilir” sözcüğünü işaret ediyor. Tam olarak karşılar mı bilemiyorum.) değil.


Belgesel çok iyi kurgulanmış. Birkaç bölüm halinde Akdeniz’e kıyısı olan ülkelere giderek, geleneksel lezzetleri hem buluyor, hem de tariflerini alarak İngiltere’deki evinin mutfağında yapıyor. Ben 2 bölümünü izledim henüz. İlk izlediğim bölüm Yunanistan Korfu odaklıydı. Korfu’nun geleneksel mutfağını “keşfettiği” 70 dakikalık bir program. Hem bölgedeki restoranları ziyaret ederek lezzetleri deneyimliyor, hem de bölge insanının evine konuk olarak, ev-işi yemekleri tadıyor ve yorumluyor.  İşinde uzman bir şef ve aynı zamanda gurme olduğu yaptığı yorumların niteliğinden belli. Yemekleri birbiriyle mukayese ediyor, yapılış biçimlerini, tatlarını, kullanılan malzemeleri birbir açıklıyor. Fakat asla kırıcı omuyor bunu yaparken, yaptığı değerlendirmelerle bölge insanın günlük hayatına ve günlük hayatında yediği yemeklere değer vermesi, zaman ayırması gerçek “lezzet”in peşinde olduğunun önemli bir göstergesi. Ayrıca Profesyonel-elit mekânlardan uzak durması da gözümden kaçmadı. Bu noktada Bourdain’den farklı bir yol seçtiği açık. Bourdain de sokakta satılan, ayaküstü ve salaş lezzetleri tadardı Rick gibi ama Antony diğer mekânlara yani lüks-elit restoranlara da uğrardı. Rick Stein ise belgeselinin temasına aykırı olan bu tip mekânlardan özellikle uzak durmakta haklı tabi.


Çekimleri mükemmel. Özenli ve üslup sahibi, BBC’nin işini bilen yönetmen ve kameramanlarla çalıştığını ve yaptığı birbirinden harika belgesellerini düşünürsek buna şaşırmayız.  Antony Bourdain ile bir karşılaştırma yapacak olursak , No Reservation nasıl anlatır, daha doğaçlama. BBC’nin işini şansa bırakmayacağını ve pek tabi Anglo-Sakson yaklaşımını da eklediğimizde nedeni de ortada bu iki önemli farkın.

Diğer izlediğim bölüm ise İspanya, Fas ve son olarak Türkiye odaklıydı. Ne kadar birbirine benziyor şu Akdeniz ülkeleri. T uzlu bir iç deniz sayesinde meydana gelen  “Akdenizlilik” özellikle yemekler konusunda çok bariz. Kullanılan baharatlar (özellikle kimyon ve acı biber), pişirme teknikleri, -doğal olarak- kullanılan sebzeler, meyveler ve etler hepsi birbiriyle o kadar büyük bir benzeşim içinde ki, asıl şaşırtıcı olan ise kullanılan malzemelerde büyük farklılıklar olmamasına rağmen, ortaya yüzlerce farklı lezzetin çıkabilmiş olması. Dünya’da Akdeniz kadar geniş başka bir “yemek coğrafyası” yoktur sanırım. Mısır’dan İspanya’ya, Türkiye’den Fas’a, gerçekten inanılmaz. Zaten bu “inanılmaz”lık karşısında Rick Stein'in de dili tutuluyor bu nedenle Antony’de gördüğümüz o uzun süreli, samimi diyalogları (aşçılarla, sokak satıcılarıyla vb.)  Stein’de göremiyoruz. Karakter farklılığı tabi. Herkes Antony Bourdain gibi geveze olmak zorunda değil. Türkiye’de ise Mersin’e geldi ilk olarak. Ardından da “yemeğin başkenti” olan Gaziantep’e uğradı. Özellikle mekân olarak İmam Çağdaş’a seçmiş olması, önceden iyi bir araştırma yaptığının göstergesi. Çünkü Gaziantep’te kebap ve baklavada bir numaradır burası. İngiltere’de evinde, aldığı tarifle lahmacun yapması ise görülmeye değerdi. Yaptığı lahmacunu tadarken, 20 yaşında olsaydı tüm dünyada bunun şubelerini açabileceğini söylemesi enteresan ve akla yakın bir girişim önerisiydi ama ne yazık ki beni aşan bir iş olur bu.

Fas’ta İspanya’da tattığı lezzetlerin adlarını not almadığım için kendimi kötü hissediyorum. Neyse amacım programı tanıtmak, Rick Stein izlemek varken benim bahsetmem (ki ne gerek var, belgeseli izleyin ) zaten ayıp olurdu.

Belgesel yanılmıyorsam bir sene önce çekilmiş ve epeydir yayınlanıyormuş. Geç bir tanıtım yazısı oldu bu ama en azından duymamış olanlara geçte olsa anlatmış oldum. No Reservation’dan (ki bu serinin biteli yıllar oldu) sonra yüzümü gülümseten yeni bir belgesel serisi bulmuş olmanın kıvancı içindeyim. Geri kalan bölümleri de kaçırmazsam izleyeceğim. Bu kadar övgüden sonra doğal olarak tavsiye olunur.




19 Ocak 2012 Perşembe

Maktul, Katil ve Berber Cevdet

Kedi uzaktan kuşları arsızca gözetliyor, gözleri öldürme isteğinin şevkiyle kaynıyordu. Sabah yağmur yağdığı için kaldırım kenarında biriken suya değmemeye özen göstererek ilerledi. Su üzerinde şekil alan zahiri yansımalara bir an gözü takıldı. Dağılan dikkatini topladı ve ilerdeki güvercin kümesine doğru ilerlemeye başladı. Adım atışları sessiz ve yumuşaktı, hafifçe ıslanan tüyleriyle sürünür bir vaziyet aldı. Daha karanlık gece lambalarının aydınlatamadığı kuytu bir noktaya kadar adımlarını yavaşlatarak bu vaziyette devam etti. Loş ortamda büyüyen göz bebeklerine vuran akisler daha da belirginleşti, okşayıcı rüzgâr uzun, dikik kulaklarını yalayarak tüyleri arasından sürünüp geçti. Bir an durdu, aniden gelen sesle irkildi, sesin geldiği tarafa doğru kulaklarından biri hemen yön değiştirdi. Dükkânı kapatan esnafın çıkardığı paslanmış kepenklerin gıcırtı sesiydi bu. Dikkati dağılmıştı yine, kuşlarla arasındaki mesafe hala uzaktı, koşamazdı. Biraz önceki ürkek, yalvarır gözleri yeniden katilleşti. Vaziyetini düzene soktu. Kalbi kulaklarında atıyor gibiydi. Kuşların onu fark etmemiş olmasına şükretti. Meydandaki sebilin kenarında dolanıyorlardı kurbanlar. Süründü, süründü. Artık zamanı gelmişti, kaslarındaki adrenalin arsızca vücudunun her bölgesini dolanıyordu. Kafasını kaldırdı ve gözüne ona en yakın olan kümenin biraz dışında yemlenen erkek kuş takıldı. Bir an durdu, vücudunu ve arka ayaklarını yay gibi gererek kuşa doğru koşmaya başladı. Son birkaç metre kalmıştı,  kuşların bir kısmı onu fark etmiş ve havalanmıştı. Önce bu kanat sesleri onu ürküttü, fakat ardından tahrik de etti. Hedefi olan kuş havalanmamıştı henüz, çok yaklaşmışken fark eden erkek kuş geç kalınmış çaresizlikle havalandı ve son direnciyle o da pençeleriyle hamle yaparak sıçradı. Ön ayakları kanatları hissetti, imkân bulunca da uzun sivri dişlerini kuşun derisine geçirdi. Yere doğru onunla birlikte indi. Yükselmek isteyen kuş kanat çırpınışlarıyla karşı koymaya çalışıyordu. O daha da çırpındıkça kuşun derisinden boşalan kanın ağzındaki sıcak tadını hissedebiliyordu şimdi. Ön ayaklarını kanatlarına bastırdı ve dişlerini azap içinde kıvranan güvercinin boynuna geçirdi. Dişleri arasında can çekişen kuşu boğdukça boğdu, öldüğüne emin olunca da başını hafifçe eğerek cansız bedeni sakince önüne bıraktı. Ağzında biriken kanlı tüyleri tükürdü ve bir süre tükenen kuşa baktı, kanayan boynuna, gri tüylerinden akan tezat kırmızıyı süzdü çizgileşen gözbebekleriyle. Eserini inceledi. Öldürmüştü nihayet, etrafına muzaffer bir edayla çalım attı, ardından her adımıyla  kuşun cılız ve kanlı bedeninden sarkarak istemsizce sallanan acınası boynuyla, gururlu ve yorgun gözden kayboldu.


Sahibi bilinmiyor.
Cevdet bu manzarayı en başından beri izliyordu dükkânın içinden. Paydos saati gelmiş yan dükkânlar bir bir kepenklerini indirirken, onun gözü bu kediye takılmış ve berber sandalyelerinden cama en yakınına oturarak tüm bu süreci izlemişti. Kediyi durdurmayı düşünmemişti. Fakat kuşu yakaladığın da kalbi cız etmişti. Neden diyordu şimdi, neden ben durdurmadım onu. Zihni cevap aramaya koyuldu… Kim bilir belki emeğine saygı duymuştu, rızkına mani olmak istemezdi. Yok, hayır bu olamazdı, zaten yan dükkân bu kediyi düzenli olarak beslerdi. O kadar güzel beslerdi ki, kedi şişmanlamıştı. Bir süre daha düşündü, evet kuşu yakalayacağını ummamıştı, bu olmalıydı açıklaması. Bu tombullukla zordu o kuşu yakalaması, birazdan kuşlar onu fark edecek ve bu macerada burada bitecek diye düşünmüş olmalıydı. Zihni dağıldı, çocukluğundan beri kuşlara, bilhassa güvercinlere olan bir düşkünlüğü aklına geldi. Babasının Urfa’da çatı katında kuş beslediğini anımsadı. Onları avuçlarıyla beslerdi. Kahverengi güvercini özellikle hiç unutamıyordu, bir sabah ölü bulmuşlardı onu. Tekrar aklına az önceki manzara geldi. Hayır, kendini kandırıyordu, bu haylaz kedi tecrübeli bir kuş avcısıydı, yapacağını yapardı. Kilolu olması engel değildi bunun için. Neden izlemişti de bu arsız kediyi kovmamıştı o zaman. Cevabı hissediyordu, şimdi daha billurdu, sadece kendine itiraf edemiyordu, cesareti kuvvet bulamıyor  “yok canımlar” gerçeği gölgelemeyi sürdürüyordu. Zihni cevabı ona çoktandır alttan alta fısıldıyordu aslında. Evet, o da en başından farkındaydı gerçek cevabın. Nihayet itiraf edebildi hakikati kendine. Zihnini bu konudan uzaklaştırmak faydasızdı, ne kadar kaçarsa kaçsın gelip oturuyordu başköşeye. Kaçmak kuyuyu aydınlatıyordu. Zihninin hissettirdiği cevabı nihayet su yüzüne çıkarabildi. İtiraf etmeliydi; Bu avdan katıksız bir keyif almıştı. Kuşun öldüğüne üzülmüş müydü, o da hayır. Öldüğüne üzülmesi gerektiği için üzülmüş gibi hissetmişti. Durdurmamıştı, seyirci kalmış ve bu cinayetten içgüdüsel bir keyif almıştı. Nitekim doğru cevap da “bu” idi.



18 Ocak 2012 Çarşamba

3 Dakikalık Avrupa Tarihi


Kısa bir video hazırladım, Avrupa Tarihini (200-2000 arası 1800 yıllık uzun bir dönem için 80 harita mevcut) haritalar vasıtasıyla izlemek istiyorsanız torrent linki: http://torrentz.eu/8fbfc23b0f0862d45d55de932f6c5900db260e1b

12 Ocak 2012 Perşembe

Militarist Modernleşme (Almanya, Japonya ve Türkiye)


Murat Belge’nin geçen ay İletişim yayınlarından çıkan Militarist Modernleşme’si geçen senenin siyaset-tarih raflarında boy gösteren eserler arasında alınabilecek en dolu ve nitelikli kitap. Uzun bir araştırmanın ve analiz sürecinin Belge’nin geçmiş birikimleriyle harmanlaması neticesinde ortaya çıkan her anlamda nitelikli bir eser Militarist Modernleşme.

Kitabın adından da anlaşılacağı üzre Militarist olarak modernleşme yolunu seçen 3 toplumun ekseninde bu toplumların “neden ve nasıl” militarizmin uygulayıcısı olabildiklerini, tabi ki tarihsel- sosyolojik arka planlarıyla ele alıyor. Olmayanlara da değiniyor, ilk ulus-devletler bölümünde inşa edilen (sırasıyla) Britanya, ABD ve Fransa’yı ise diğer militarist ulus-devletlerin daha iyi anlaşılabilmesi için “neden olmadılar” yaklaşımıyla gözler önüne seriyor. Militarizmin üç büyük uygulayıcısının yanı sıra İtalya, Hindistan ve Yunanistan’daki toplumsal ve siyasi kurumları da yine bu ayıklayıcı yaklaşımıyla kitabına eklemekten üşenmiyor Belge.

Kitap bu sebeple kısa değil, gayet uzun. Niteliği de yüksek olduğu için, okurken notlar almak, arada bir tarih kitaplarını da arşınlamak lazım. Belge ele aldığı toplumların tarihi süreçlerinden bahsediyor, fakat yazarın verdiği bilgiler kendisinin ortaya koyduğu analizleri anlamak için yeterli değil. Belge’nin sunduğu önermeleri daha da iyi anlamak ve “hayrete düşmek için” kitabı okumadan önce siyasi tarih kitapları el altında bulundurmakta fayda var, zemin kazanmak için bu çok elzem.

Muhtevasına geri dönersek üstte de değindiğim gibi ilk ulus-devletlerden başlıyor. Britanya’nın neden militarist olmadığını ve dünyanın en eski ve en köklü demokrasisinin, burjuvazi-aristokrasi-krallık üçlemesinin arasında “inşa” edilen ilişkiler ve kurumlar vasıtasıyla nasıl meydana gedildiğini ortaya koyuyor. Britanya üzerine sunduğu analizler çok ilgi çekici. Burjuvazinin gelişimini, aristokrasinin zamanla oluşan bu kendine has Britanya kentlisiyle olan yakınlaşmasının akabininde sınıflararası ilişkilerin yeniden şekillenen yapısıyla güçlenen ve güçsüzleşen kesimler arasında ortaya çıkan “ortada buluşma” ile gelişen demokratik kurumların militarist yapıya nasıl sübap olduğunu alıntılarla ve göndermelerle yazıya aktarıyor Belge. Epey notum var  bölümden, hepsinden bahsetmek isterim fakat korkarım ki bu durumda inceleme yazısı bile uzunca bir kitap halini alabilir.

Ardından ABD’deki kurumları ve oluşum süreçlerini sonra aynı analiz süreciyle Fransa devrimi çevresinde sınıfsal ilişkileri ve bu ilişkiler içerisinde ordunun rolünü ele alıyor. Bir sonraki bölümde ulus-devletlerle birlikte doğan ve militarizmin de biricik "yuva" ideolojisi olan milliyetçiliğe değiniyor. Milliyetçiliğin Fransız devrimi sonrası nasıl ortaya çıktığını, sanayileşmenin bunu nasıl körüklediğine kısaca anlattıktan sonra Batı Dünyasında Askerliğin Tarihine Kısa Bir Bakış adlı bölümde, ilk düzenli ve gelişmiş ordulara sahip Roma’dan, Ortaçağ şövalyeliğine, bir sonraki aşama olan ücretli askerler dönemine, Napoleon ile birlikte gittikçe kurumsallaşan “herkese askerlik” süreci tabanında şekillenen kurmaylık ve subay eğitimi gibi 19. Asrın askeri yapılarına, bu kurumların ilk büyük sınavı olan birinci dünya savaşına ve son olarak günümüz askeri kurumlarına geliyor yazar. Bu bölüm kısa fakat özetleyici niteliğiyle gelecek bölümlere geçiş için temel oluşturuyor. Militarizme kapı aralayan askeri kurumlardaki gelişim bu nedenle çok önemli.

Sıra bir sonraki bölümde Almanya’ya geliyor. Kitabın ağır topu Türkiye ile birlikte bu toplum. Çünkü Prusya ile başlayıp gelişen militarizmin Alman İmparatorluğu ile nasıl tavan yaptığını ve Almanya’nın militarizmin neden en etkin ve “başarılı” uygulayıcısı olduğunu anlamak için başlı başına bir kitap sayılabilecek mükemmel bir bölüm halinde işlenilmiş Almanya. Almanya’da askerliğe olan “hayran” bakış açısı ve onu üst noktalara taşıyan toplum-yönetici ilişkilerinin ortaya çıkmasını sağlayan toplumsal-tarihi kurumlara göz gezdiriliyor. Ulus-devletin ilk örneklerinin başarılı modernize gelişimlerinin taklidi olan ve Almanya’da inşa edilen ulus-devlette milliyetçilik endeksli militarist modernleşmenin oluşumu çok dikkat çekici.  Aristokrasinin subay kadrolarının Junker’ler gibi tek sahibi olması, burjuvazinin cılızlığı ve apolitikliği ile gelişim olanağı bulan ve demokratik fikirleri disiplin ve itaat düsturuyla boğan Alman militarizminin toplumu ve zihniyetleri nasıl ele geçirdiği o kadar akıcı ve iyi bölümlendirilmiş bir halde ortaya konulmuş ki içindekiler bölümüne şöyle bir göz gezdirdiğinizde sadece başlıkların bile size çok şey anlattığına şahit olacaksınız. Almanya’daki ideolojilerin ve toplumun nasıl militarize edildiğini anlatmak benim haddime değil, Murat Belge zaten bu işi çok etkin ve yerinde analizleriyle yapmış… (İlker Başbuğ'un tutuklanması dönemine rastladığı dolayısıyla hala çok sıcak bu kitap.)

devam edecek...