8 Nisan 2011 Cuma

Obama ile Son Akşam Yemeği



Ben ve Obama 
Arabanın içerisinde dört kişiydik. Ben, babam, Tamer dayım ve Barack Obama. Çeliktepe Sapphire binasının önünden bizi takip eden konvoyla beraber kız kardeşimin dershanesine doğru ilerliyorduk. Yağmur şiddetini artırmıştı ve hızımızı artırdık. Ece’yi dershanesinin önünden alarak, Kâğıthane istikametine doğru yolumuza devam ettik. Eve vardığımızda Tamer dayımların evine çıktık. Salonda mükellef bir sofra bizi bekliyordu. Ben ve Obama bir yandan lezzetli yemekleri yerken bir yandan da sohbet ediyorduk. Fakat Tamer dayım, televizyon karşısında koltuğa uzanmış, elinde bir tabak yemekle bizi hiç umursamadan, maç izliyor, bir yandan da yemeğini yemeye çalışıyordu. Yemek bitti, sohbetler, gülüşmeler, falan filan devam etti gitti o akşam. ”Önder abi kahvaltı hazır, kalk artık ya!”

Bu adam neyden bahsediyor diye düşünmeniz gayet doğal. Bu benim bu gece gördüğüm rüyanın, genişçe özeti. İşin tuhaf yanı ise, rüyayı görürken bunun bir rüya olduğunu anlamam ve kendi kendime(Ece’de yardımcı oldu tabi.) gülerek uyanmam. İşin psikolojik boyutunu bilemem ama son 2-3 ay içinde gördüğüm en aptalca rüyaydı bu.

Ben bu rüyanın oluşum sebebini, yani zihnimin ve bilinçaltımın bana geçen gece niçin böyle bir seçki sunduğunu anlamlandırmaya çalıştım ve şöyle bir sonuca ulaştım:

Madde 1:Dün gece geç bir saatte, Haber Türk’te Obama ile ilgili uzun bir haber silsilesi izledim. O kadar içselleştirerek izlemiş olmalıyım ki, Obama ile sıradan bir akşam yemeği yiyeyim rüyamda.

Madde:2 O gün sabahta uzun uzadıya bir hava durumu programı izledim. Bir de Discovery Channel’da İskoçya’da geçen bir belgesel, rüyamdaki yağmurun sebebi bu olsa gerek.

Madde 3:Dün ailemle birlikte güzel bir sofra hazırladık. Lezzet yağmurunda yıkandım. Gece zihnimde ve midemde kalan o leziz aşlar, rüyamdaki yemeğin ana sebebi olmuş olmalı.

Madde 4:Eceyi dershaneden genelde babam alır ve ben ona ara sırada olsa eşlik ederim. Rüyamda bu sefer sevgili Barack’çığımla aldık kız kardeşimi.

Madde 5:Tamer dayım yemeğini öyle TV karşısında izlemeye bayılır. Ben, onu genelde o pozisyonda sessiz sedasız çok izlemişimdir. Bu uzun süren bir izlemin sonucu olsa gerek. TV izlerken o kadar dikkatli oluyor ki, rüyamda dayımın, Obama’yı takmaması bu sebepten yürürlüğe konmuş olmalıdır.

Madde 6:Konvoyu açıklamam gerek yok sanırım. Her Amerikan filminde gördüğümüz mavi-kırmızı ışıklarla ve sirenlerle ilerleyen sıradan bir başkanlık konvoyu. Allah Allah be!

Bu tarz enteresan rüyaların müdavimi olan Hanife Yengeme(Obama’yı takmayan dayımın eşi) ithafen.

6 Nisan 2011 Çarşamba

Osmanlı ve Protestan Desteği


Haçlı seferleri ve sonrası en belirgin olarak iç ve dış siyasette dini yaklaşımların en belirleyici olduğu 14.yy ile 17.yy arası dönem, özellikle Avrupa için çok sancılı geçmiştir. Bir yandakafir” olarak nitelendirilen Türkler diğer yanda ise gittikçe taraftar toplayarak güçlenen, Katoliklerce “sapkın” olarak adlandırılan, hor görülen, aşağılanan Protestan ya da diğer adıyla “Lüteriyenler”.

Bu sancılı dönem pek tabi, sadece Avrupa merkezinde kalmamıştır. Ünlü bir tarihçinin deyimiyle dünya tarihi üç büyük devlet görmüştür. Bunlar sırasıyla Roma, Osmanlı ve Rusya İmparatorluklarıdır. Ele aldığımız dönemde ise, bu üç büyük güçten
  karşımıza Müslüman Osmanlı çıkar. İşin en can alıcı noktasıysa “altın çağını” yaşayan Osmanlı’nın fethetme ve sindirme arzusudur. Bunun sonucunda sıcak ya da soğuk çatışmalar kaçınılmaz olmuş, Osmanlı’nın Avrupa’daki bu bölünmeler üzerindeki harici etkisi yıpratıcı olmakla beraber, günümüz Avrupa’sının şekillenmesinde başrol oyuncularından biri olmasına sebebiyet vermiştir.

  Habsburglar Kutsal-Roma Germen imparatorluğunun yöneticisi olan baş hanedanlıktı. Tarihte başka hiçbir oluşuma benzemeyen 12.yy’daki II. Otto’dan Avusturya-Macaristan İmparatorluğunu yok eden 20.yy Sen-Jermen anlaşmasına kadar Avrupa’nın her karış toprağında hatta Meksika’da bile söz sahibi olmuş çok güçlü bir aile topluluğuydu. Toprak ve güç kazanımını savaşlarla olduğu kadar evliliklerle de sürdüren (Hatta bir laf vardır.”Bella gerant alii, tu felix Austria nube:”Bırak savaşı başkaları yapsınlar, sen evlen ey mesut
 Avusturya) ve güç dengelerini iyi kurmasını bilen hanedanlığın en büyük rakibi ve ona ecel
 terleri döktürebilecek güçte diğer bir nadir güç odağı ise Doğulu ve Müslüman Osmanlı
 Hanedanlığıdır. Kısaca diyebiliriz ki, Hanedanlıkların(yani ailelerin) çatışması özellikle 200-
 250 yıllık bir dönemin çıkış noktası, belirleyicisi ve ana sebebi olmuştur.

16.yy’da Osmanlı ve Kutsal-Roma Germen çatışmalarına sahne olmuştur. İşte tam bu
dönemde günümüz Avrupa’sının şekillenmesinde rol oynayan olayların peyda olması bir
tesadüf değil, tarih akışının doğal bir yansımasıdır. Osmanlı Habsburgların doğudaki kalesi
olan Viyana’ya yaslanmış orta Avrupa için düşler kurarken, Avrupa Habsburglar arasında
paylaştırılıyordu. İspanya’da, Bohemya’da, Fransa’nın önemli bir kısmında, Belçika’da,
Hollanda’da hep kardeş yöneticiler ve devletler hüküm sürüyordu. Osmanlı tam da bu zaman
zarfında Mohaç gibi önemli bir savaşı alarak Ferdinand’ı zora düşürmüş, abisi V.Şarl’ı ise
tedirgin etmişti. Şunu belirtmek gerekir ki, bunu Avrupalı tarihçilerde kabul eder,
Osmanlı yeniçerileri çok iyi eğitimden geçmiş, iyi askerlerdi ve o dönemde Avrupa’da
emsali yoktu. Kanuni bu gücüne güvenerek Şarlken ve Ferdinand’ı savaşa
sürüklemek istedi, savaşlar meydana geldi, fakat Batının kalesi olan Viyana bir türlü
aşılamadı. Avrupa savunmada beklerken (Macaristan’ı ve Balkanları kaybetmiş olarak)
Kanuni’nin ilerlemeleri bir yerden sonra tıkandı kaldı.

İşte garip bir tesadüf müdür nedir bilinmez ama Martin Luther adında bir din adamı
Avrupa’nın göbeğinde tam da bu dönemde ortaya çıkar ve Katolik mezhebine karşı büyük bir
atılım başlatır. Ne oldu da, yüzlerce yıldır, ses seda yokken birden bire, tam da tarihin bu
bunalım döneminde ortaya çıktı bu zat.

Avrupa bugün bunu ne kadar görmezden gelmek istese de Protestanlığa tutucu gücünü veren,
deyim yerindeyse ona kök hediye eden Osmanlıdır. İsmail Hakkı Uzunçarşılı büyük bir
tarihçi ve tarihe not düşmüş bir bilim adamı olarak Osmanlı Tarihi adlı eserinde görüşlerini
şöyle dile getiriyor:” Kanuni Sultan Süleyman, Ferdinand’ın arkasında destek olan Şarlken’in
harple hırpalayamayacağını anladığından onu kendi içinden vurmayı düşündü.” Ve ekliyor:
Lüter Mezhebi taraftarları kendilerine gösterilen şiddetten dolayı hariçten bir yardımcı
aramışlar ve o sırada Şarlklen’e karşı cephede yer alan Kanuni Sultan Süleyman’ı bularak
ondan yardım istemişlerdi.” (Uzunçarşılı, 1995, s.485)

Kanuni’nin Protestanlara destek verdiği su götürmez bir gerçek. Kanuni ile yazıştıklarını
biliyoruz. Ne yazık ki, bu belgelerden çok ama çok azı elimize ulaşmış durumda, Kanuni
Luther’e herhangi bir istek durumunda karadan ve denizden yardım ve eğer isterinse himaye
sözü verdiği bu gün bilinen bir olgu. İsmail Hakkı bu önemli yazışmalardan bir kaçına
ulaşmıştır. Uzunçarşılı, Muharrem adında bir ulakla Luther’e mesaj götüren birinden
bahseder. Yine aynı eserinde ulağın namesinin bir kısmına şu şekilde değinmiş.”…İslamla
itikat ve itimadımız olup siz dahi puta tapmayıp kiliselerden putları ve suret ve nakusları
reddedip hak Teala birdir ve Hazret-i İsa Aleyhisselama tanrılık isnad edip,…Papaya kılıç
çekip merhamet-i şahanemiz sizin tarafınıza Masruf olup kara ve deryadan her hal ile size
muavanet-i husrevanemiz zuhura gelmek… Ardından namenin ilerleyen kısımlarında maddi
yardım önerilerine geçiyor ve Protestanlara tam destek sözü veriyor.”…” ve aynı zamanda
ittifakla Papa bi-dinine asker çekmek ve cenk etmek murad ediniyorsanız ona göre itimad
olunur adamlarınızı yüce asitanemize gönderip mezbur kulumuz ile maan ahvalinizi
bildiresiniz.” (Uzunçarşılı, 1995, s.487) Çok açık ve net,Osmanlı Luther ve taraftarlarını çok
yakından izlemiş ve desteklemiş. Muharrem adındaki bu ajan gibi onlarcasının daha
olduğunu söyleyenler var. Kimilerinin öne sürdüğü gibi Luther bir Osmanlı ajanı değildi ama
yakın irtibatta olduğu da gayet aşikar.

Protestanlığın İslam ile yer yer örtüşmesi ve etkileşimler içermesi de akıllara yeni bir soru
getiriyor.”Luther İslam’dan mı etkilendi?” Bu mümkün olabilecek bir varsayım. Nitekim bazı
Luther yandaşlarının ve papalarının İstanbul’a gelip gittiklerini, İstanbul Partriği ve
Müslüman din adamlarıyla ilişki içine girdiklerini biliyoruz. Halil İnalcık bu konudaki
yaklaşımı ise gayet dikkat çekici. Osmanlı adlı eserinin Protestanlığa değindiği bölümündeki
ifadeleri ise şöyle:” Başka bir Protestan önderi Osmanlıyı Allah’ın lütfü sayacak kadar
ileri gitmekte idi. Başka biri Lutherciliği İslamiyet ile kıyaslamıştır. Lutherci Melanchton,
Padişah’ın bir tebaası olan İstanbul Patriği ile doğrudan doğruya temasta idi ve dini konularda
bir uzlaşma arıyordu…’(İnalcık, 1999, s.98) Bu uzlaşı durumunda İslam’ın ve Ortodoksluğun
Protestanlığı etkilediği söylenebilir.”İslam Protestanlığı doğurdu.” gibi net bir tanım
kullanamayız ama bir fikir ermiş olabileceğini de gönül rahatlığıyla dile getirebiliriz. Kanuni Luther’e
muhtemelen bir Kur’an-ı Kerim hediye etmiştir. İstanbul’a gelen yandaşlarının da gerekli
İslami yaklaşımları ele almaları ve çıkarımlarda bulundukları da pek tabi olağan.

Osmanlı Protestanlığın gelişmesine zemin hazırladı. Farklı güç dengeleri kurarak, gerek
ekonomi ile gerekse siyasi olarak Luteriyenleri destekledi.17.yy’a kadar kabaran bu
bölünmelerde, çatışmalar yaşandı, çok kanlar aktı. Osmanlı yeni doğan bir fidanın topraktan
sökülüp atılmasını engelleyerek, bugün Avrupa’da söz sahibi olan bir mezhebe gelişme fırsatı
sağladı. Her zaman destek vermedi ama gereken zamanlarda diplomasi ve çıkar ilişkileriyle
Kıta Avrupa’sında üçüncü bir mezhebe yaşam olanağını dolaylı ya da dolaysız olarak temin
etti. Zamanında özellikle Alman topraklarında lanetlenen, düşman olan Protestanlığın, bugün
Almanların milli mezhebi olmasının arka planında kulaklarımıza kadar gelen mehteran
ezgileri var.

Richard Clayderman



Geceleri bana yarenlik eden, eşsiz piyano ezgileri, kulağımda kulaklığım, uykum daha gelmemişken ona yavaşça eşlik ederim, parmaklarım havada sanki piyona çalıyormuşçasına savrulur. Sonra yavaşça uykum gelir, bilmem nerde başka başka hayallerde yüzerim, içime bir umut dolar, sanki yatakta değilmişim de, Himalaya Dağlarının eteğindeymişim, sanki odamda değilmişim de, bulutların arasından sızan gün ışığının içine yolculuk ediyormuşum gibi, ben o anda ne ben olurum, ne de başka bir şey… Ah! Şu ezgiler, inişler çıkışlar, duygularıma dikte eden armoniler, Ah! Clayderman. Ah! Eşsiz Piyanonun, eşsiz üstadı.

Ansiklopedik bilgilere fazlaca girmek istemiyorum. Gözlerimi duygu yoğunluğuyla yaşartabilen eşsiz parmakların sahibi, Richard Clayderman’ı kuru bilgilere sığdırmak, sıkıştırmak istemiyorum. Fakat tanımayanlar için kısaca bir değineceğim. Richard 28 Aralık 1953 günü Paris’te doğar. Babası da bir piyano eğitmenidir ve küçük yaştan itibaren dersler almaya başlar. On iki yaşında Paris Konservatuarı
Müzik Bölümü girer. Fakat babası aniden hastalanır ve hayatını idame ettirmek için banka memuru olarak çalışmaya başlar. Çok geçmez, kapı kapıyı açar, Ballade Pour Adelina adlı eseriyle dünyayı kasıp kavurur.38 ülkede 22 milyon adet satar. Clayderman için bu daha başlangıçtır. İlerleyen kariyerinde 90 milyon satış rakımına, 267 altın 70 platin plak ödülünün de sahibi olacaktır. Şu anda sakin ve melankolik Normandiya kıyılarında ailesiyle birlikte yaşıyor.

Clayderman bir virüs gibi yayılıyor. Ben kendisini 3 yıl önce tesadüfen keşfettim. İlk önce Youtube’tan Ballade Pour Adeline’sını dinledim. Hayatımda ne yalan söyleyeyim, çok az sanatçının albümünü almışımdır. O günün ertesi günü çıktım ve Taksimden albümünü edindim. Önce kuşku duydum, bazı sanatçılar vardır, bir eser meydana getirirler, daha sonra yaptıkları vasat düzeyde kalır. Fakat Clayderman’ın her icrasından farklı bir lezzet sunmasını çok iyi biliyor. Üç senedir, usanmadan hala onu dinliyorum. Elime bir fırsat geçerse en kısa müddette Fransa’dan Türkiye’de bulunmayanları da edinmek isterim.

Clayderman bir virüs gibi yayılıyor. Dünya’da da durum böyle. Geçen yaz Bulgaristan Varna’da bir otel odasında arkadaşımla oturuyor ve sohbet ediyorduk. Ben Clayderman’dan ona hiç bahsetmemiştim. (Neden bilmiyorum.) Biraz eski bir oteldi ve eşyalar 90’lardan kalmış gibiydi, yo hayır 90’lardan kalmıştı. Yatmaya karar verdik. İkimizin yatağının ortasında eski, uzunca, birkaç istasyonu anca alabilen bir radyo vardı. Düğmesini çevirerek açtım. Spiker Bulgarca bir şeyler söyledi ve ardından Ballade Pour Adelina’yı çalmaya başladı. İbrahim bana doğru yavaşça döndü, yüzümdeki gülümseme ifadesine, uykulu gözlerle cevap vererek, kim bu diye sordu. Ben de doğruldum ve Clayderman dedim, Richard Clayderman.

İbrahim o gün bugündür, geceleri uykuya dalmadan önce bir ninni gibi Clayderman dinleyip duruyor. Aynı durumla Makedonya’da da karşılaştım. Oradaki otelde de buna benzer bir radyo vakası yaşadım. İbrahim artık onu tanımıştı, o kadar mest olmadı ama diğer eserlerini bize dinleme imkânı tanıyan Mekodan radyoculara müteşekkirim. Nitekim böyle anlarda insana bir farklı geliyor, bu tür tesadüfler.

Clayderman’ın kendine ait beste sayısı onca icrası içinde az kalır. Genellikle yorumu ile öne çıkar Richard. Schubert’in Serenada’sını ondan güzel yorumlayan yoktur. Aynı zamanda geçmiş yıllarda klasik eserler kadar sevilen, hit parçaları da ona özgü yorumuyla dinleyicilerine sundu. Mesela Willie Nelson’ın Always On My Mind eserini, mesela Sting’in Everything I Do It for You… İnanının bana, hepsi birbirinden başarılıydı bu yorumların. Gerçekten yorumu ve tarzı, yaratıcılığı kadar Calyderman’ı Richard Clayderman yapan unsurlardan sadece birkaçı.

Onu tanımıyorsanız, sizin için iyi bir iş yapmanın tatmin edici duygusuyla yazımı sonlandırıyorum. Youtube’tan bazı icralarına ulaşabilirsiniz. Sizleri Richard’ın eserini icra ettikten sonra tebessüm ederek dinleyenlerini selamlaması gibi bende klavyemi bırakarak Claydermanvari bir tebessümle sizleri selamlıyorum. İyi dinletiler…

Benim favorilerim:

Unchained Melody(Hayatımın Arka Plan Müziği) (http://www.youtube.com/watch?v=_9RNgVdlC4A)












Libya Üzerine Kısa Bir Satranç Turnuvası


Libya Meselesi üzerinde durulması gereken apayrı bir konu. Aslında dünya devletlerinin konumlarını ve dış siyaset politikalarını anlamak için eşi bulunmaz bir sınav. Özelikle Avrupa Devletleri, Türkiye ve ABD için ayrı bir önem ifade ediyor.

AP/Altaf Qadri
Almanya çekimser kalarak, Fransa’nın dış siyasetteki politikasını desteklemediğini açık seçik göstermiş oldu. Şunu unutmamak gerekir ki, milli bakış açıları ve yaklaşımları değerlendirildiğinde, ne kadar birlik olarak görülseler de Almanya hiçbir zaman kendinden daha güçlü ve etkin bir Fransa istemez. Gayet tabi, Fransa için de aynı cümleler dile getirilebilir.

ABD Ortadoğu’daki Obama dönemi uzlaşı politikalarını zedelememek için, öncelikle Fransa merkezli bir harekâta ses çıkarmadı ve geri planda “gizli patron” olarak müdahaleyi askeri ve siyasi olarak destekledi. Doğal olarak aynı Almanya gibi, ABD’de Kuzey Afrika’da etkin bir Fransa istemez. Bu açıdan Türkiye’yi de masaya davet ederek, denge bazlı dış politika gerçekleştirdi. Bu bakımdan zekice ve iyi planlanmış bir dış politika izledikleri su götürmez bir gerçek.

Gelelim Türkiye’ye öncelikle geri planda kalarak NATO’nun harekâtını tasvip etmediğini ve bunun yanlış olduğunu söyledi. Bunu fırsat bilen Fransa, bir koalisyon kurarak ve BM’lerin de desteğini alarak Libya’yı ani bir kararla bombaladı. Türkiye bu zaman dilimde boş bulundu denebilir. Fakat Almanya ile kurduğu yakın zamandaki sıcak temaslarla, Fransa Almanya (sadece Türkiye sebep değil tabi, Almanya’nın dış siyaset yaklaşımına kısmen de olsa değinmiştim.) ittifakını bloke etmeyi başardı. Ardından Fransa merkezli bu operasyonun önüne geçmek ve en azından çitayı NATO merkezli bir harekâta çekmek için ABD ile yoğun ve yakın bir temas içine girdi. ABD Obama döneminde kısmen de olsa Arap dünyasında yakaladığı ılımlı, sıcak havasını kaybetmemek ve Fransa etkinliğinin önüne perde çekmek için de olsa, Türkiye’ye bu noktada destek verdi ve harekât NATO güdümünde Türkiye merkezine kaydırıldı. Türkiye bu stratejisiyle hem Fransa’nın dış siyaset atığını kırdı ve hem de Arap toplumları üzerinde artan iyi, etkin imajını kıskanan yok etmek isteyen güçleri devre dışı bırakmış oldu. Bu nedenle Türkiye’nin doğru hamleleri yaptığı söylenebilir, ama dış siyasetin hiç bitmeyen bir satranç turnuvası olduğu düşünülürse, özellikle bu şartlarda Türkiye’nin tedbiri ve fikri elden bırakmaması önemle gereklidir.


17 Şubat 2011 Perşembe

Fabrika

O Fabrika(Srebrenitsa)
Sırtımda kalaşnikofu hissedebiliyordum. İçeriye, fabrikanın arkasına doğru suyun istila ettiği kâğıt gibi itiliyorduk. Fabrikanın genişçe avlusunda 50 kişi kadar vardık. Hepsi de civar köylerden toplanan genç ve yaşlı erkeklerdi. Bilmem nasıl tarif edilir, ama korkmuyordum. Yanımdaki çocuk sarışın yüzündeki, iri gözleri, endişe ve sual dolu bakışlarla, sessizce dua ediyor, bir yandan da ilerlemeyi sürdürüyordu. Sonra aramızdan 10-15 kişilik bir grup alındı. Fabrikanın gereksiz malzemelerini koyduğumuz, daracık, izole odasına doğru sürüklendiler. Başındaki eli silahlı askerler, bir yandan küfrediyor, bir yandan da yürüyenleri silahların namlularıyla zorla itekliyorlardı. Gözden kaybolana kadar arkalarından baktım. Birkaç bağrışma, ardından hiç tükenmeyecekmiş gibi tekrar eden, fabrikanın duvarlarında sanki inadına yüreklere korku salmak istercesine yankılanan, silah sesleri kulaklarımıza kadar geldi. İnanır mısınız, korkmuyordum, içimdeki nefret korkumu öylesine solduruyordu ki, arada bir gelen titremeden başkaca bir şey hissetmiyordum. Zaten çoktan ölmüş bir bedenden ayrılan bir ruh gibiydim. Olanlar, gerçek miydi? Yoksa bir rüya mıydı? Bunun bile ayrımında değildim. Aynı katliam birkaç kez daha tekrar etti, parçalanmış bedenler mezbahada yeni kesilmiş hayvanlar gibi taşınarak, yeni gelenler için yer açılıyordu. Niçin tek bir oda, isteseler hepimizi hemen oracıkta öldürebilirlerdi. Bunun sebebi, öldürme yani sinirden ya da nefsi müdafaadan kaynaklanan bir öldürme, yani hesapsızca basit bir can alma değildi. Bu onlar için bir ritüel gibiydi. Orada aslında bir insan yığınının değil, bir kültürü, belki de bir tarihin canına kıyıyorlardı.

10 kişilik bir grupta bu sefer sarışın çocuğu da aldılar. Kimse onlara yalvarmıyor, yakarmıyordu. Askerler bundan hiç memnun değildi. Yalvarmamız için silahlarını başımıza dağıyorlar, tekme atıyorlar, yüzümüze tükürüyorlardı. Ama bu zevki alamadılar hiçbirimizden, sanki ağız birliği etmişçesine. Bizimkisi bir ağız birliği değil, yüksek bir ruh birlikteliydi. Bedenlerimizi sadece izliyorduk, lakin biliyorduk ki, ruhlarımızı öldüremezlerdi.  Bedenlerimiz varsın gitsin. Maddesel geriye kalan bu bedenler yalvarmak için değersizdi. Ruhlarımızı aşağılatmazdık bu şeytanlara.

Geriye son kalan grup bizdik, yani en yaşlılar. O namluyu tekrar sırtımda bu sefer daha sertçe hissettim. Odaya doğru ilerlerken, içimde hiçbir umut taşımıyordum, daha doğrusu hiçbir duygu kırıntısından bir zerre bile kalmamış, titremeler de geçmişti artık. Film izliyordum sanki oradaki ben değil benim gözlerimden oluşan birinci şahıs bir kameraydı, görüyordum ama hiçbir şeycik hissetmiyordum.

O Oda(Duvarlardaki Gerçek Kandır.Yaşanan Dehşeti Düşünebiliyor Musunuz?)
Son dar dönemeci de döndük. Her taraf kan içindeydi. O kadar dardı ki 15 kişi ayakta zor sığdık son odamıza. Kimisi dua ediyor, kimisi ise başını aşağı eğmiş, sonucuna ve ölüme kendini hazırlamış bekliyordu. Üç asker odanın kapısında bir süre bir şeyler konuştular. İkisi biraz geri çekildi. Asker silahının şarjörünü önce kontrol etti, yavaşça diğer dolusuyla değiştirdi, şarjör yerine oturdu.’Çııkkkk!’Mermiyi namluya sürdü,’Çıkkk!’ ardından bundan daha tiz bir ‘Çıkkkk! ‘daha. Zaman yavaşlamış gibiydi. Gözlerimi kapattım. İlk atış sesi ve ardından önümde yığılan grubun bağrışlarını, onların vücutlarını delerek bana saplanan mermilerin çarpışını duyumsadım ilk etapta, ancak hiç acı hissetmedim. Ağzıma kan doldu, nefes alamadım ve gözlerim karardı. Bedenimin yere çarpışını ve parçalan vücudumun sesini daha arkada olanlar duymuş olmalı. Devamı mı? Sadece bir karanlık, narkoz almışçasına birden bire apansızsa gelen, dupduru bir karanlık.
                                                                                                                            Fotoğraflar bana aittir.

                                                                                                                             
.

12 Aralık 2010 Pazar

Tipsiz Mimar Medya

Tipsiz Mimar Medya

Medya gerçekliğin aslında kurucusudur. Medya gerçekliği bazen kirli parmaklarıyla, bazen de bayan bir el  mankenin güzel elleriyle inşa eder. İnşa etmekle kalmaz, birkaç katta kaçak çıkar.

Medya bize yalan ya da doğru bir şekilde bir gerçeklik sunar. Bilinmeyeni bilinen, tanınmayanı tanınan kılar. Robert de Niro’yu hangimiz yakından gördük, onu bize medya gösterdi ve onu medya var etti. Medya olmasıydı o da olmazdı. Robert’te diğerleri gibi sadece bir medya gerçekliği.

Körfez Savaşı oldu da, acaba gerçekten oldu mu? Evet, oldu diyeceksiniz. Ama ya olmadıysa, siz onu medyadan takip ettiniz. Ya medya sizi kandırdıysa. Bu konuda dediklerimin üzerine tuz serpip, daha lezzetli hale getirecek Wag The Dog filmi, kesinlikle bu konuda verilebilecek en güzel örnek.

Medya görünmeyeni görünür kılar ya da görünürü görünmeyen.2003 Irak Savaşında ABD’nin hızlı ve etkin atağı medya tarafından bas bas bağırıldı.’ABD Irak’ı çok hızlı bir şekilde ele geçiriyor. Saddam kaybediyor.’tarzı benzeri haberleri hatırlarsanız. Olayın üzerinden neredeyse sekiz yıl geçti ve aslında hiçbir şeyin öyle olmadığı bugün yeni yeni ortaya çıkıyor.

Bir an için hayatınızdan her türlü medya organını atın. Dünya hakkında ne bilginiz kaldı. Piramitlerden bile haberiniz olmayabilir şu an. Tayyip Erdoğan başbakan değil sizin için mesela, belki de Çin diye bir ülkeden haberiniz bile yok. Kısacası medya insan için her şey ve insan Dünya’yı medyayla anlamlandırdı. Zihinlerdeki reel olarak görülmemiş gerçekliğin tipsiz mimarı sadece o.

8 Aralık 2010 Çarşamba

Bizim İle Vals

Anton Çehov der ki: Konuşmak duyguların çok yoğun olduğu ortamlarda gereksiz bir eylemdir. Çünkü derin sessizlik size her şeyi bağıra bağıra açıklar. Katliam gibi ağır ve insanı en değersiz varlık konumuna düşüren olayları işleyen sanat yapıtları, sadece kolları çapraz bağlı ve bir sanat eseri daha doğrusu kurmaca bir eser olarak, kibirli ve ağdalı bir biçimde incelenirse gereksiz bir eylem oluyor.

Şabra ve Şatilla katliamı 1982 gibi modern denebilecek sözde kardeşlik, barış, eşitlik nidaları atılan bir dönemde meydana gelmesi ne vahim. Özellikle görevi bu tür olayları dizginlemek olan ve sağda solda nutuklar atan Birleşmiş Milletler, ABD ve onun maskaraları tarafından kurulan diğer sözde barış örgütleri, asıl görevlerinin dışında gelişen ya da gelişmekte direten devletlerin başına vurulan bir çekiçten başka ne halta yaradı, Bosna’da ne işe yaradı. Güçlünün özgürlüğü inancını savunmaktan başka hangi amacını gerçekleştirdi.

1980’lerde bu katliamlar meydana gelirken Birleşmiş Milletler ya da diğer sözde barış kuruluşları viskilerini yudumlarken, barışlarını temin ettikleri insanlar duvarların dibinde yaşlanmış köpekler gibi öldürülüyordu. Orada duvarların altında tecavüz edilmiş kadın cesetleri yatarken, Arieller acaba hangi köpeklerini dolaştırmaya çıkarmıştı.’Karıcım biliyor musun? Bugün bizim haylaz nereyi pisletti.’Önemi yok kocacım sileriz, geçer.

Filmler, ne kadar gerçeği işlerse işlesin, izleyenin film bittikten sonra akşam uyku problemi çekmesine sebebiyet vermiyorsa, yeterince iyi değildir. Beşir ile vals filmi de benim için böyle oldu. Çünkü bu film kertenkelenin kuyruğunu bırakıp kaçması ve aslında geriye kendisini bırakmaması gibi, gerçekliği çarpıtıp, yalan gerçekliği bize sunuyor.
Yönetmenin acı çekmesi ve hayallerinde denizden yürüyerek çıkan genç askerleri rüyasında görmesi ve hafızasını derinliklerine bir yolculuğa çıkması filmin üzerinde durduğu sırat köprüsü. Deniz burada bastırılan geçmişini, yürüyerek çıkması da gerçeklik peşinde koşma çabasının aslında sembolik bir ifadesi. Filmin diğer bir ilgi çekici sembolik anlatımı da Beşir’in elinde tüfekle, çatışma ortamının tam ortasına, çok rahat vurulabilecek bir noktada kurşun sesleriyle vals yapması. Vals bildiğiniz üzere, vals yapmasını bilen güzel, ince belli bir kadınla, mükemmel döşenmiş bir salonda yapılır diğer filmlerde. Burada vals, savaşı henüz kavrayamayan genç bir zihnin savaş algısını bize betimliyor. Zihnin körpe olduğu bir yaşta, cepheye, ateş hattına bir bilgisayar oyununundaki gibi sürülen bu gençler, gerçek bir oyunun, farkındalıkları henüz oturmamış, genç İsrailli başrol oyuncuları.

Filmin etkili bir anlatımı var. Fakat sinema öyle bir sanat ki, iyi yapıldığında ve iyi işlenildiğinde ve aslında gerçeklerin makyaj yapılmış hali olduğunda, KGB ajanı güzel bir Rus kadını gibi, sinsi ve acımasız. Oluşturulan geçmişe dönüş ve olayın farkına varma hali, aslında bir tür İsrail özrü gibi dursa da, Hz.Musa’ya verdikleri söz kadar içi boş ve anlamsız.

Soykırımı Hristiyan Falanjistler yaptı,biz hiçbir şeyin farkında değildik.Ülke bunu tam anlamıyla bilse karşı çıkardı.Aldatıldık.Film işte kısaca bunu söylemek istiyor.Gayet açık ve net.Fakat o insan olamayan falanjistleri oraya yönlendiren İsrail savunma bakanı ve katliamda rol oynayan,hem de başrol oynayan katil İsrail askerleri nerde acaba.İsrailli genç askerlerin hiçbir şeyden haberleri yokmuş,katliamdan da çok etkilenmişler.Geçmişin farkında değillermiş,gidip gelen insan yüklü arabaların anlamını geç anlamışlar.Kandırma bizi Folman,etkili işleyip,sömürme bizi.Filmin sonunda acı çeken Arap kadınların gerçek videolarını koyarak,gerçeklerin farkına varmış numarası yapma,sana inanmamızı bekleme Folman.

Samimi özür dilemek, ne kadar da erdemli bir davranış. Asıl incitici olan özür diliyormuş gibi yaparak küfretmek.
Bir adam var ve bir gün bu adam arkadaşının kışkırtmasıyla bir cinayet işler. İkisi de paçayı kurtarır. Yıllar sonra cinayeti işlemeyen, azmettiren adam bir cinayet daha işler. Fakat yakalanmaz. Çevresine şirin gözükmek için ve hakkındaki şüpheleri dizginlemek için yılar önce işlenen cinayetin ‘gerçek’ failini ortaya çıkartır ve olaya şahit olduğunu, kendisinin bunu anlayamadığını ve arkadaşının bir cani olduğunu, artık onunla konuşmadığını ve bu tavrı için özür dilediğini belirtir. İnsanlara yardım eder. ‘Ben iyi bir insanım ve gerçekleri söylemekten çekinmem.’ İmajını mahalleliye kabul ettirmeye çalışır. Bunun için para harcar, insanlara, çocuklara şekerler alır(Film çektirir).Böyle üzeri boyalı, çok güzel görünen şekerler, hepsi bir sanat eseridir bunların. Tadına doyum olmaz.

30 Kasım 2010 Salı

Laf Arasında Birkaç Hayyam Rübaisi(Ölüm yıl dönümüne az bir zaman kala)

Her gün yeni bir gün doğarken,                        
Bir gün de eksilir ömründen;
Her şafak bir hırsız gibidir
Elinde bir fenerle gelen.

Var mı dünyada günah işlemeyen söyle;
Yaşanır mı hiç günah işlemeden söyle;
Bana kötü deyip kötülük edeceksen
Yüce Tanrı ne farkın kalır benden söyle.

Mal düşkünleri rahat yüzü görmezler,
Bin bir derde düşüp, canlarından bezerler,
Öyleyken ne tuhaftır, yine de övünür.
Onlar gibi olmayana adam demezler.

Dünya üç beş bilgisizin elinde;
Onlarca her bilgi kendilerinde.
Üzülme eşek eşeği beğenir:
Hayır  var sana kötü demelerinde.

Biz gerçekten bir kukla sahnesindeyiz:
Kuklacı Felek usta, kuklalarda biz.
Oyuna çıkıyoruz birer ikişer;
Bitti mi oyun sandıktayız hepimiz.

Varlığın sırları saklı senden, benden;
Bir düğüm ki ne sen çözebilirsin ne ben.
Bizimki perde arkasında dedi-kodu:
Bir indi mi perde, ne sen kalırsın ne ben.

Sevgili, seninle ben pergel gibiyiz.
İki başımız var, bir tek bedenimiz
Ne kadar dönersem çevrende:
Er geç baş başa verecek değimliyiz.

Ne bilginler geldi, neler buldular!
Mumlar gibi dünyaya ışık saldılar
Hangisi yarıp geçti bu karanlığı?
Birer masal söyleyip uyuyakaldılar. 

Dedim: Artık bilgiden yana eksiğim yok;
Şu dünyanın sırrına ermişim az çok.
Derken aklım geldim başıma, bir de baktım:
Ömrüm gelip geçmiş hiçbir şey bildiğim yok.

Niceleri geldi, neler istediler;
Sonunda dünyayı bırakıp gittiler;
Sen hiç gitmeyecek gibisin, değil mi?
O gidenlerde hep senin gibiydiler.

Dün özledim de seni coştum birden bire;
Çıktım Senin yerin dedikleri göklere
Bir ses yükseldi ta yukarda, yıldızlardan;
Gafil, dedi; bizde sandığın Tanrı sende!

28 Kasım 2010 Pazar

Yaşlı, Siyahi Kral

Bu aktör hakkında yazı yazmaktan bile zevk almak, işte bu mükemmel bir şey. Oyunculukta gösterişsiz oynamak ya da nasıl derler, oynamadan oynamak, ona özgü bir şey olsa gerek. Tebessümü, gülüşü, arada bir kalınlaşan ve yer yer incelen ses tonu, uzun siyah parmakları bana tarif et deseler, böyle tarif ederdim üstadı.

Bahsettiğim kişiyi tanımış olmalısınız.(Eh, tanıyın bir zahmet sol köşede "kabak" gibi fotoğrafı var.) Morgan Freeman, Hollywood gibi kimilerinin tek düzeleştiği bir platformda kendisi olmayı bildi. Onun oyunculuğu sadece ben de mi bilinmez, kişide bir sükûnet ve rahatlama hissi uyandırır.Dingin ve genel anlamda içine kapanık rolleri kabul etmesinde de bu bilinç olmalı herhalde.Bu tarz roller için biçilmiş kaftandır Morgan Freeman.Mayfa filmleri için Robert De Niro neyse, Freeman da bu rollerin De Nirosudur.Mesela Driving Miss Daisy filminde Hoke adlı zenci taksi şoförünü, ondan daha iyi kimse oynayamazdı bu anlamda.Ben o rolde De Niro'yu düşünemiyorum.Onu da oynardı ama Morgan'ın yanında "o bile" sönük kalırdı. Laf arasında ben bir oyuncunun sinemadaki konumunu anlamak için onun oynadığı rolleri başka birinin de onun kadar iyi oynayıp oynamayacağına bakarım. Morgan’ın yaptığı hiçbir rol başka biriyle asla doldurulamaz, bu Robert De Niro bile olsa.



The Shawshank Redemption,Driving Miss Daisy
Seven
Morgan Freeman şöhrete yaşlı 
denebilecek bir yaşta kavuştu. İlk sanat yaşamı başlangıcı 60’lı yılların başlarına rastlamasına rağmen tanınması ve kabul edilen bir aktör olması 80’li yılların sonlarını buldu. 89’da Driving Miss Daisy’le yaptığı yükselişi 92’de bence çekilmiş en iyi western filmi Unforgiven izler ki, bu filmde canlandırdığı zenci kovboy karakteri bile bu çıkışı yapmasında yeterli olurdu. Daha sonra öyle bir film ki, benim repliklerini ezberlediğim, IMDB’de ve bazı sinema eleştirmenlerince en iyi film olarak kabul edilen The Shawshank Redemption’daki zenci mahkûm Red rolü ona ün kapısının altın anahtarını hediye etti. Kim unutabilir ağacın altında Andy’nin bıraktığı kutuyu açarken ki ürkek ve o tatmin edici rolünü, kim unutabilir, Andy’nin kaçtığı gece arka plandaki dışarıdan gelen, tedirgin ses tonunu ve hücresinde kan ter içerisinde  bekleyişini. Tek kelimeyle Red olan bir oyuncuydu o.Rolle bütünleşmek bir olmak işte bu dedirtmek, Freeman bunu bu filmde son haddinde yaptı. Bu yükselişe bir kat daha kremşanti döken Seven filmine değinmeden geçemeyeceğim. Buradaki Dedektif William Somerset rolü Red karakterinden hiçbir iz taşımıyordu. Başlı başına çok özgündü. Dedektif rolünü oyunculuğun ince köprüsünde tam dengede durarak mükemmel oynadı. Amistad’ta diğer bir mükemmel aktör Antony Hopkins ile çok iyi bir iş daha çıkardı. Sonra onun için sular biraz duruldu. Fakat orta seviye filmlerde oyunculuğuyla ön plana çıkarmayı bildi. Belki bunu kendini ispat etmek için de yapmış olabilir.’İyi bir film değildi ama Morgan yine harikaydı.’dedirtmek için oynamış olabilir bu filmlerde. Seneler sonra 2000’li yılların ortalarında öyle iyi iki-üç filmi var ki gerek konusuyla gerek yönetmeniyle çok iyi yapımlar. Bunlardan ilki Million Dolary Baby. Hayata küsmüş, eski şampiyon, zenci boksör Eddie rolünü Oscar’la taçlandırarak harika canlandırdı. Bu filmi ardından Danny The Dog’daki kör zenci piyanist rolü takip eder. Mükemmel sözcüğünü kullanmaktan bıktım, başka bir sözcük lazım bu rol başarısı için, ha! Buldum, şahane. Affınıza sığınarak bir film daha eklemek istiyorum. Bunu eklemezsem üstada saygısızlık olur. 10 Items or Less filmindeki zenci aktör rolü. Bu film fazla beğenilmedi çok bilen eleştirmenlerce ama bana çok şey anlattı. Film Morgan’ı anlatıyordu aslında. Bu otobiyografik gerçeği belki ben de kurgulamış olabilirim ama öyleydi.10 Parça ya da Daha az bana iletişim üzerine çok şey öğretti. Sonra üşünmezsem üzerine bir yazı karalayabilirim. Son yapımlarından The Bucket List, The Dark Knight, Maiden Heist filmleride zenci, yaşlı sinema kralının tacına takılan yeni zümrütlerdi.


Million Dolary Baby
Hobi olarak pilotluk yapan Freeman, ırkçılığa ve ötekileştirmeye karşıdır. Martin Luther King’in sıkı bir savunucusu olmasının yanı sıra, savaş karşıtı ve hümanisttir. Gönül ister ki bir gün otobiyografisini kaleme alsın.

Morgan Freeman bugün 73 yaşında,2008’de geçirdiği trafik kazası ardından sinemaya dört elle sarılmaya devam ediyor. Ümit ediyorum ve iyi filmlerini sabırsızlıkla, sağlıklar dileyerek bekliyorum.

                                            Red'in Tahliye Sahnesi




                                                            











26 Kasım 2010 Cuma

Güçlüysen sen haklısın, gerisi sadece teferruattır.

Tek taraflı yığınak yapmak, tek taraflı aşağılamak, çıkarlar için yapılanları kovuşturmak ya da görmezden gelmek, başkalarının üzerine yığmak, işlenen suçları büyüterek kendi suçlarını unutturmak tarih, özellikle 20.yy tarihi bunlardan ibaret.


 Bugün açıklama yapan Duma, Katin Katliamını Stalin ve Sovyet gizli servisinin yaptığını resmen kabul etti.1941-2010 aradan geçen onca yılda suç Nazilerin sırtına yıkılmıştı. Nasılsa 20 bin kişi daha pek fark etmezdi. Polonya’da astıklarına, kestiklerine 20 bin polon eklense ne olurdu. Fakat tarih öyle bir yargıç ki elinde sonunda gerçeği insanlık tarihine sunuyor.


Nazilerin soykırımı hep dillerde, ne zaman 2.Dünya savaşıyla ilgili bir belgesel izlesem, hep gözüme sokulur. Ama kimse o dönemde veya daha da öncelerde Sovyetlerin ya da ABD’nin yaptığı katliamları dile getirmez. Çünkü güçlü olanlar kuralları koyarlar. Sovyet Rusya yıkıldı, onun kuralları süpürgeyle kapı dışarı edildi. Çıkan pisliğin içindekiler yeni yeni ayıklanıp ortaya çıkıyor. Yarın bugün ABD güçten düştüğünde veya sona erdiğinde onun pislik artıkları da açığa çıkacak. Kızlıderililere yaptıkları, Irak’ta yaptıkları, Japonya’ya attıkları atom bombasının hesabı elbet sorulacak. Fakat ne yazık ki bunun sıkıntısını işi birinci elden yapanlar değil, onların meyvelerini yiyen nesilleri çekecek. Türkiye Cumhuriyeti güçlendiğinde kimse bize sözde Ermeni Soykırımını bir daha hatırlatmayacak, çünkü korkacak, Fransa’nın yaptığı gibi bizde her şeyi lehimize kullanacağız. Yapmadığımız soykırımı, yapmış olsaymışız o bile hiçbir şey fark etmeyecek. Güçlü olanlar kuralları koyar çünkü.


Soykırım ya da her ne kırımsa bir gücü ezmek için harika bir bahanedir. Hitler soykırıma başvurmayıp, sadece Alman ırkı üstünlüğünü ve bu inancını soykırımsız bir savaşla savunsaydı, bugün inanı bana 21.yy Almanyası ona tapıyordu. Hitler satrançta bir taşı yanlış oynadı, gücünü ispat etmeden erken hamle yaptı. Eğer savaşı kazanıp, Yahudileri harcasaydı. Kim şimdi güçlü bir Hitler Avrupa’ sına bunun hesabını sorabilirdi. İsrail kurulamazdı, binlerce insan belki de Arap-İsrail savaşlarında can vermezdi. Yanlış anlamayın Hitler’i asla savunmuyorum. Benim bahsettiğim şeytan değil, şeytana pabucunu ters giydirenler, şeytandan da daha şeytanca düşünebilenler.

Yani,güçlüysen sen haklısın, gerisi sadece teferruattır.