23 Nisan 2011 Cumartesi

Çöl Tilkisi Erwin Rommel


Yavru Tilki Doğuyor.


20.yy savaş stratejisinin ana kalemlerinden, özellikle de Tank savaşlarının yaratıcısı, geliştiricisi ve en iyi uygulayıcısıydı. Gerek Almanya’da gerekse tüm dünyada savaş hukukuna saygılı, mükemmel bir stratejist olarak tanındı. O sadece Hitler Almanya’sında ülkesine gönülden bağlı bir feld mareşaldi, hepsi o, siyasi ve idari yaklaşımları fazla umursamadan, Prusyalı bir şövalye edasıyla 2.Dünya Savaşı’nın tartışmasız en iyi komutanıydı Erwin Rommel.

Erwin 20.yy en bunalımlı döneminde Würtemberg’de doğdu. Çok iyi bir mühendis olabilirdi. Özellikle de havacılığa çok büyük bir ilgisi vardı. Arkadaşıyla onlu yaşlarının başlangıcında bir planör yapmayı başarabilecek kadar fiziğe ve matematiğe düşkündü. Fakat kader onu farklı bir yaşama doğru itti. Babasının isteğiyle 1910 yılında 124.Würrtemberg Piyade Alayına giridi.1912’de 2 yıl içerisinde teğmen olmuştu. Teğmen rütbesiyle Birinci Dünya Harbinde Argon Savaşına katıldı ve Fransa’da, Romanya’da ve İtalya’da hizmetler verdi. Çok önem arz eden ve Almanya için büyük bir gurur olan Demir Haç ve Pouf Merrite madalyalarını kazandı. Bu genç subay, birçok birlikte görev yaptı ve üstün başarısı sayesinde 2. Dünya Savaşı patlamadan Albay rütbesine kadar terfi ettirilmişti . Rommel ilk sınavlarını başarıyla atlatmış ve finaller için hazırdı artık.

2.Dünya savaşı öncesinde eğitmenlik yaptı uzunca bir süre. Savaş stratejisi üzerine kitaplar kaleme aldı. Piyade Hücumu adlı kitabı bir başvuru kitabı olarak değer gördü. Rommel teorik yaklaşımları mükemmel derecede iyi biliyordu. Bunu göstermesi içinse birkaç yıla ihtiyacı vardı.Bu kadar az bir süre kaldığından haberi var mıydı bilinmez.

Haziran 1940-Fransa İşgali Sırasında
Almanya Polonya’ya saldırmış ve birkaç gün içinde tüm Polon topraklarını işgal etmişti. Polonya’ya destek sözü veren İngiltere savaş ilan etti, ardından da Fransa onu takip etti.1940 yılında Rommel’e Fransa’daki 7.Panzer Tümeni komutanlığı verildi. Bu tümen “Hayalet Tümen” adını aldı.(İngilizler “Şeytan Tümen” derler.) Fransa’da o kadar hızlı ilerliyordu ki Meuse nehrini ilk geçen onlar oldu. Fransa’nın bahriye açısından son derece önemli limanını Cherbourg’u da ele geçirmesi Rommel’in teorik bilgisini mükemmel derece pratiğe aktarmasının işaretlerinden yalnızca biriydi. Evet, Rommel kendini ispatlamış. Eşi benzeri görülmemiş bir süratle Hitler’e Versay Sarayında yemek yeme zevkini tattırmıştı.

Rommel’den Çöl Tilkisine


Rommel’i Çöl Tilkisi yapan upuzun ve bakir Libya çölleriydi.1941 Martında Libya’ya adım attığında geleceğin ona neler getireceğinden zerre kadar haberi var mıydı acaba? Fakat Rommel bir şeyi çok iyi biliyordu. Düşünmenin gücünü. Ofisinde sabah saat 4-5’e kadar çalışır, tartışır ve ardından birkaç saatlik bir uykuyla Afrika Kolordusunu komuta ederdi.

1942-Kuzey Afrika
Libya geldiğinde İngilizlerin o dönemdeki komutanı General O’Connor iki ay süresince 20.000 kişilik ordusuyla 31.000 kişilik İtalyan ordusunu Libya’nın batısına kadar sürmüş. Rommel’in gelişinin haberini de sadece düşmana bir “moral” olacağı fikriyle gönlü rahat olarak almış ve fazlaca önemsememişti. Fakat Rommel ona kendini tanımakta hiç gecikmeyecekti. Gelişinden çok kısa bir süre sonra 31 Mart 1941’de(beklenen karşı ataktan 2 ay önce) saldırıya geçti.Şunu iyi bilmek gerekir ki, Rommel bir tilkideki kurnazlığa sahipti.Düşmanını gafil avlamayı çok iyi biliyor ve kandırmalar üzerinden harekatlarını idame ettiriyordu.Boks dili tabiriyle ”sağ gösterip sol” vuruyordu.Mart-Nisan aylarında çok kısa bir sürede Agadebya’dan Sollüm’e kadar ilerlemişti.(Neredeyse 2000 Km, bu da demek oluyor ki Türkiye’yi baştan sona kat etmek üzere.)İngiliz komutanlarından Neame raporunda:”Almanların cepheyi yardığını ve İngiliz zırhlı birliklerinin bu gediği tıkayamadığını” bildiriyordu.Tabi ki hiçbir ilerleme gibi bu da tam sürerli olmadı.Savaşlar med-ceziler gibidir ve Sollüm’de tıkanan Rommel bu sefer cezir safhasındaydı.Güçlü, ikmal kaynakları çok bol olan İngilizler için savaş daha kolaydı ve Rommel, kendi ikmal bölgesinden epey uzaklaşmıştı.Kaynaklar kıt ve askeri bakımından da düşmandan epey güçsüzdü.Çekilmeyi bilmekte savaş statejisinde çok önemli bir olgudur ve Rommel bunu çok iyi biliyordu.Bozguna uğramadan meydana gelen bu başarılı çekilme Ocak 1942’e Merselbrega’ya(Başlangıç noktasına çok yakın bir nokta) kadar devam etti.Bu cezir evresinde Rommel’in kaybettiği düşüncesine kapılanlar Rommel’in Ocak 1942’deki bu emrine vakıf olduklarında acaba ne hissettiler:

Afrika Panzer Grubu Komutanlığına(21 Ocak 1942)

Alman ve İtalyan askerleri,
Geride üstün düşmana karşı yapılmış bir savaş bırakmamıza rağmen moralimiz asla sarsılmamıştır. Bu anda karşımızdaki düşmandan üstünüz. Bunun içindir ki bugün düşmanı imha maksadıyla taarruza geçeceğiz. Bu kesin sonuçlu günde herkesin elindeki bütün imkanları kullanacağını biliyorum.
Yaşasın İtalya, Yaşasın Büyük Alman Reich’i, Yaşasın Führer
Bütün Tümenlere yayınlanmıştır.
                                                                                                                            Başkomutan Rommel
                                                                                                                      

Harekat Alanı-Rommel'in İlerleyişi
Savaş Rommel için tam manasıyla yeniden başlamıştı. Emrin verildiği gün Sireneyka üzerine yürünmüş.22-23 Ocak günlerinde Marau kapısı açılmıştı. Bu noktada Rommel’in genel savaş idamesinden bahsetmek gerekir. Genellikle yarma harekatı yapıyordu. Diyelim ki; Kuzey ve Güney bölgesi olan bir cepheden Kuzey’e saldıracakmış izlenimi vererek gizlice(genellikle geceleri) kuvvetlerini Kuzeyden Güney’e kaydırıyor. Zayıf kalan Güney Düşman Bölgesi düşüyor ve düşman birlikleri bu gediği kapatmak için kuvvetlerini Güney’e kaydırınca Kuzeyde kalan sayıca az ama seçkin Alman grupları(Marcks Grubu gibi)bu sefer düşmanın Kuzeyine saldırıyor, hattı yarıyor, arada kalan düşman birliklerinin etrafı sarılarak imha ediliyordu. İşte Ocak 1942 taarruzunda 1.İngiliz Zırhlı Tümeninin başına gelende buydu. Rommel’in birlikleri sayıca azdı, tankları yetersizdi ama Rommel’in bunu gizlemek için ataklarında yaptığı bir aldatmaca gerçekten dudak uçuklatacak cinstendi. Cephede bulabildiği tüm kamyonları topluyor, arkalarına uçak motoru taktırıyor ve çalıştırıyordu. Bunu gören İngilizler (Toniler: Almanların İngilizlere taktıkları lakap) “Aman Tanrım şu sese ve ortaya çıkan kum duvarına bak” diye bağırarak Rommel’in dev bir orduyla üzerlerine geldiğini sanıyordu. Yine bazen aynı amaçla tanklarının önüne çalı çırpı bağladığı da oluyordu. Fakat Rommel’in harekatlarında bundan daha önemli bir kozu vardı, daha doğrusu bir ayrıcalığı vardı. O da İngiliz Komutanları genellikle ordularını Kahire’nin rahat ve cepheden uzak, çiçekli bahçeler arasında yürütürken, Rommel’in tankının üstünde savaşa ilk elden katılıyor ve savaşıyor olmasıydı. Bunun üzerine bir hikaye anlatılır. Bilmem hangi harekatta bir er tankının üzerine çıkmış duran, etrafı gözetleyen bir askeri fark eder. Bu esnada savaş sürüyordur ve ortalık cehennem gibidir. Er bu adamı biraz sert bir dille uyarır, fakat bu adam ona cevap vermeden sadece tebessüm ederek tankın içine girer ve hattın dahilinde ilerlemeye devam eder. Sonraları Rommel kendini uyaran bu ere madalyayı kendi eliyle takar. O erin kendi hayatını hiçe sayarak Rommel’in rütbesini dahi seçemeden onu korumak için böyle davranması Rommel’i çok etkiler. O er nerden bilsin onun Feld Meraşel Rommel olduğunu.(İyi ki de anlamamış, madalya sahibi oldu.Ama Rommel olayı başka açıdan anlasaydı.Er ona “aptal” diye bağırdığında, ya kolundan tutup askeri mahkemeye sevk etseydi.O er şanslıydı.Çünkü karşısında Rommel gibi bir komutan vardı.)

Savaşa geri dönecek olursak taarruz aynı düzlemde Haziran 1942’e kadar tüm şiddetiyle sürdü. Rommel alınması çok güç Tobruk’u aldı ve yoluna devam etti.1 Temmuzda çok ama çok hızlı bir şekilde soluğu El Alemeyn’de almıştı. Hedef Nil’di ve Nil artık çok uzakta değildi, elini uzatsa yakalayacak gibiydi. Fakat artık sonun başlangıcıydı ve Montgomery üçüncü komutan değişikliğiyle Churchill’in son kozuydu. Çatışmalar ilerleme ve gerilemelerle 1943 yılının başına kadar devam etti. Bu süre zarfında düşmanın ikmal bolluğu, Hitler’in ve Mussolini’nin kağıt üstünde kalan destek ordu sözlerinin asılsızlığı eklenince elinde ikmalden ve destekten yoksun bir avuç tankla kalan Rommel’in bunlar karşısında yapabilecek hiçbir şeyi yoktu. Şubat 1943’te Tunus’a çıkartma yapan Eisenhower'ın birlikleri üzerine düzenlediği saldırılarda kayda değer başarılar elde etse de, bir yanda Montgomery bir yanda da Eissenhower’in acemi fakat sınırsızmış gibi görünen mühimmat desteğine sahip iki ordusu arasında kalan Rommel, 9 Mart 1943(Benim doğum günümde bir de) tarihinde bir daha geri dönmemek üzere Libya’yı terk etti. Libya üzerine olan bölümü kapatmadan önce bilgimin ana kaynağı olan Paul Carell’in Çöl Tilkisi Erwin Rommel adlı kitabından Rommel hakkında bir bölümü paylaşmak isterim.

Rommel adı, uçsuz bucaksız Kuzey Afrika çöllerinde İngilizler için bir “Heyula” ve bir “Umacı” haline gelmişti. Şimşek gibi taarruzları, en umulmadık yer ve zamanda tepelerinde bitişi ve yenilmezliği hakkındaki büyük şöhreti İngiliz Birlikleri arasında kötü bir moral çöküntüsü yaratıyordu.”Rommel geliyor” sözü bile düşman cephesinde tam manasıyla şok etkisi doğuruyor, birliklerin ve personelin birbirine girip karman çorman olması için yetiyor artıyordu bile. İşte bu nedenle İngiliz Baş Komutanı Auchinleck “ Rommel isminin kullanılmasını yasaklamış, Alman kelimesinin bile söylenmeyerek Mihver kuvvetleri denmesini” emretmişti.


Rommel ve İhanet Denklemi


Belli bir süre Rommel işsiz kaldı.1944 yılında D Günü için kurulan Ordu Grubu B’nin başına getirildi. Ona göre D günü ancak ve ancak iyi bir savunma savaşı aka bininde durdurabilirdi. İngiliz Hava Kuvvetleri çok üstündü ve korunaklı alanlarda küçük tank birliklerinin düşmanın içine saldırarak savaşması daha mantıklıydı, fakat çok bilmiş Hitler’in onun ve Gerd Von Runstedt’in Paris merkezli bir savunma ile hattı makas gibi kesmek fikrini de hiçe sayarak tankları “kabak” gibi ortada bırakması D Gününde Rommel’in tüm stratejisini istediği gibi kuramamasıyla sonuçlandı. Hitler’in Rommel’i hiçe sayması aslında kendi sonunda başlangıcıydı. Ortada kabak gibi kalan tanklar kitlelerce yok edilmiş ve Rommel’in haklılığı ortaya çıkmıştı.

19 Ekim 1944-Erwin Rommel'in Son Yolculuğu
Rommel ülkesine aşık bir komutandı. Hitlerin Yahudi Soykırımını desteklemediğini ve bu fikrin yanlış olduğu kanısındaki düşüncelerini karısından başka hiş kimseye açmaması da askeri itaatten başka bir şey değildi. Hitler’in 20 Haziran 1944’de Kurt İninde bombalama eyleminden sağ çıkması üzerine, suçlu arama paranoyası Rommel’e denk geldi. Bu arada Rommel’in bir uçak saldırısında yaralanması ve hastane de Hitler aleyhinde sözlerde bulunduğu ideası üzerine Hitler Rommel’in suçlu olduğuna kanaat getirdi ve ona iki mükemmel seçenek sundu: Ya sinayür alarak intihar et, ya da Halk Mahkemesi önünde yargılanarak “kurşuna dizil”.Bugün Rommel’in Hitler’e suikastta parmağı olup olmadığı bilinmiyor. Fakat kanım şu ki Hitler ile Rommel arasındaki bağlar Libya’nın sön döneminde Hitler’in verdiği yanlış, saçma sapan emirler yüzünden iyiden iyiye bozulmuştu. Rommel Almanya’ya aşıktı ve belki de onun Hitler tarafından katledildiği düşüncesine sahip olması muhtemel. Erwin boş yere harcanan canlara ve bedellere karşıydı. Karşılıksız bedel ödemek(halkı yok etmek, hırsla kör olmak) aptallık olur düşüncesiyle Hitler’in suikastında parmağı olduğu düşüncesindeyim. Özellikle D Gününden sonra Rommel’in kızgınlığını biraz empati kurmasını bilen herkes tahmin edebilir.

Rommel intihar etti ve gururunu çiğnettirmedi. Askeri bir törenle defnedildi.20 yy. Harp Tarihine “her” anlamda damgasını vuran Rommel, insanoğlunun ortaya çıkarttığı belki de en büyük savaş stratejsitidir. Bugün adına ait bir müze ve arkasında dostta da düşmanda da bıraktığı eşine az rastlanır sonsuz bir saygı vardır.










20 Nisan 2011 Çarşamba

Devrimin Eşiğinde, Kağıdın Tahtı İçin Mücadele

Kâğıdın bulunması ve geçen süre zarfında insan düşüncelerini aktarması için daha etkin bir yol, daha da doğrusu, daha portatif bir buluşun bu zamana kadar keşfedilmemesi çok ilginç bir durum. Bunun sebebini biraz düşündüğümüzde hemen anlayabiliriz. Kağıt; ucuz, hafif, kolay ulaşılır, optimal düzeyde kullanışlı, geliştirilebilir, geç yaşlanan, dayanaklı bir ürün. Şimdi eğer biz yüzyıllardır kullandığımız bu ürünü, daha etkiniyle değiştirmek istiyorsak, o buluşumuzun kâğıdın aşılması zor çitasını aşması gerekecek.

Aslında kâğıdın güçlü denebilecek bir alternatifi var, çok güçlü değil ama zaman içerisinde kâğıdı pança bincik edebilir. Ben buna “elektronik kâğıt” adını taktım. Kullandığımız e-kitaplar ya da tablet bilgisayarlar kısmen de olsa bu buluştan-mantık olarak- faydalanıyorlar ama tam olarak değil. Bahsettiğim saydam bir yüzey, cam gibi fakat üzerine yazı yazabiliyor ya da yükleyebiliyorsunuz. Bu noktada çalışmalar sürüyor. Biz gel gelelim bu fikrin günümüzdeki –ilkel- adımlarına ve yansımalarına.

İnternetten bilgi paylaşımı “Elektronik Kâğıdın” ilk adımıydı. Fakat ne yazık ki internet bilgisayar başında oturmayı şart koşuyordu, pahalıydı, yorucuydu, düzensiz ve kalitesiz bilgi alma olasılığı çok fazlaydı, okumanın kendine has zevkini bir türlü veremiyordu. Benden önce kimileri kâğıdın bu yöndeki artılarını gördü ve düşündü:”Acaba internet okumasını kâğıdın artılarıyla nasıl birleştirilebilirim?” Yanıtı e-Booklar ya da Tablet PC’lerdi. Hem internet dünyasının nimetlerinin zevkli okumalarını sunacaktı hem de kâğıdın kendine has “romantik” zevkini okuyucusuna verebilecekti.

Tabi, bu yeni buluşlar ve adımlar bu adımların ilki olan internetin üzerinde şekillendi. İnterneti daha kullanışlı sunma isteği, insanın yüzyıllardır oluşturduğu “kâğıt” kültürünü kaybetmeme isteğiyle bir noktada birleşti. Fakat gelin görün ki bunların toplum düzeyine inmesi zaman alacak doğal olarak. Bu iniş sürecinde kâğıdın egemenliğini yok etmenin, aslında anahtarı çok basit. Kâğıdın bu kadar tutulmasında belki de en etken neden kâğıdın çok ama çok ucuz olması. Tablet PC’ler ya da türevlerinin bu zor engeli aşmaları çok zor, fakat bir kez aldırarak(tabi uygun fiyata) uzun yıllar kullandırma mantığının üzerine gidilebilirler. Mesela 100 TL’ye bir tablet satılsa ve uzun yıllar kullanım kapasitesi sunabilse kâğıdı tahtından uzun vadede def edebilir. Muhtemelen Tablet PC ve türevlerinin bunun için şekil değiştirmesi gerekecek. Tablet bu noktada PC işlevini elinden bırakmak zorunda kalabilir. Eğer bu öngörüm gerçekleşirse meydan e-booklara da kalabilir. Fakat yine de yazımın başlarında bahsettiğim, “elektronik kâğıt” bu hususta en güçlü aday. Elektronik kâğıdın PC işlevine ya da belki de-isteğe göre- internete bile ihtiyacı olmayabilecek. Bu da onu fiyat-alım dengesinde güçlü bir aday yapmaya yetiyor da artıyor bile.
İnsanlar ne kadar karışık yapılardan hoşlandıklarını söyleseler de, her zaman zıttı olanlar kalıcı olmuştur. Kolay kullanım, ulaşılabilirlik ve alım standartları yüksek olan buluşlar tarihte diğerlerine nazaran insanın hayatında daha fazla yer etmişlerdir. Mesela ampul, mesela tükenmez kalem, mesela poşet, mesela kâğıt bunu doğrulayabilecek misaller.

Kâğıdın efendileri ya da üzerine en çok bir şeyler çiziktiren insanlar medyacılar. Bu değişimler gayet tabi ilk elden “kâğıdın efendilerini” ilgilendiriyor tabi. Ben bu değişimler konusunda hiçte tutucu bir tavır sergilemiyorum. Bir dergi-kolik olarak, her ay Natıonal Geographic’i ha tabletten okumuşum ha ilkel kâğıttan. Şunu da belirtmek isterim ki kâğıt halindeki düzgünlüğü ve düzenliyle tabi. İşte bu noktada da tutucuyum, o düzen hiçbir zaman kaybedilmemeli. Neyse, ben medyanın bu noktada tutucu olmaması gerektiği kanaatindeyim. Zaten onların da bu noktada ayak diretmesinin tek sebebi, satış ve bunun aka bininde gelir elde etme isteği. Çok iyi anlıyorum onları, işte bu durum benim de canımı sıkan nokta. Şöyle olabilir diyorum mesela: Dergi bayiine gittin, “Abi bana bir Natıonal versene” dedin, ardından tabletini –vb- cihazını uzattın, yüklettin ve paranı elektronik olarak ödedin. Bu pek olası değil ne yazık ki, dergi çıkar, emin olun ertesi gün(en iyi ihtimalle) internete korsanı düşer. Hiç bir güvenlik, koruma önlemi de fayda etmez. Ne insanlar tanıdım, adamlar her şeyin korsanını elde edebiliyor. Bu nedenle, bu ihtimal pek muhtemel değil. Fakat ne yapılabilir. İşte bunu pek bilemiyorum ne yazık ki. Bu soruya sadece ben değil, yılların emektarları da tam olarak bir cevap veremiyor. Geçen yaz Atlas dergisinde Nazlı Kurt ile konu bu noktadan açıldı. Onun verdiği cevap gerçekten yüreğimi acıttı. Dedi ki,”Bu tarz dergiciliğin sonu yakın” ardından hafif bir tebessümle bana dönerek, “Yeniler için iş çok daha zor, dergicilik bitiyor, baksana sen şu internete” Bunun bir çaresi bulunmalı. Sakın bana ücretsiz olsun demeyin, ben de size maaşları siz ödersiniz o zaman derim. Ne yazık ki babam fabrikatör Necmi Bey değil benim. Toplumun bir hakkı varsa, bu hizmete emek dökeninde bir hakkı var diyerekten bu fikrin kapılarını pek toplumcu arkadaşların suratına çarparım.

Medya’da hiç kimse yeniliklere soğuk bakmıyor, yalnızca korkuyor. Bu korkular dindirilemediği sürece medya ve organları –pek tabi özellikle yazılı basın- bu gelişime haklı olarak ayak direyecek. Özellikle genç Medyacıların düşünmeleri gerekli bu atılım ve değişim üzerinde. Nitekim gelecek mesleklerini yok edebilir. Dergiler kapanarak, bireysel ve genellikle eskisi gibi kaliteli olmayan bloglara yerlerini bırakabilir. Gazeteler sadece internet üzerinden yayın yapabilir Tabletler, e-Booklar ve Elektronik Kâğıtlar için. Bir devrimin eşiğindeyiz. Ya devrimin, çarlık ailesi gibi kurbanı olacağız, ya da Lenin gibi kazananı. Bu bizim elimizde.



Dergicilik üzerinden gitmemin en yalın sebebi, dergi medyacılarının ve okurlarının bu noktada haklı olarak en tutucu grup olmasıdır.

10 Nisan 2011 Pazar

Bir Kitap Lazım

Bir kitap lazım Tarih’e girizgâh için
Bir kitap lazım, biraz ısınmak için
Bir kitap lazım, perdeyi aralamak için
Bir kitap lazım, geriye dönüp bakmak için
Bir kitap lazım, hikâyeyi duymak için
Bir okur lazım, bu hikâyeyi anlamlandırmak için
İnsanın Hikâyesi lazım tüm bunlar için

Nefret etmişimdir, o ortaokuldaki Tarih zırvası kitaplardan. Madde madde, düzensiz, taraflı ve göze iğrenç görünen baskıları olan bu Tarih-karşıtı kitaplar, aslında tarih biliminin faili meçhul katilleridir.

Tarih, seven için vazgeçilmez romantik, sevmeyen içinse bir o kadar da ormantik bir dal. Türkiye nedense biraz fazlaca ormantik bakanlarla dolu ne yazık ki, bunun asıl sebebi az önce de değindiğim gibi ortaokul ve “lanet” lise tarih eğitimidir. Bizimkilerin görevi nefret ettirmek, öğretmek değil maalesef. Hatırlarsanız sorarlar okullarda:”Küçük Kaynarca ne zaman yapılmıştır?”Soruyu soranın bile niçin sorduğunu bilmediği soruya bizim genç nesil nasıl bir cevap versin yavrucak. Adolf Hitler’in(Hayır Nasyonal Sosyalist değilim, ama bu konuda kesinlikle haklı) Kavgam adlı ünlü eserinde de dile getirdiği gibi, tarih öğreniminin amacı tarih, vakit, saat öğretmek değil, sonuç ve kültür aşılamak olmalıdır. Küçük Kaynarca’nın tarihi yerine bunun sonuçlarının Rus ve Osmanlı toplumları üzerindeki etkileri ve bu etkilerin kültürel ve siyasi bazda sonuçları irdelenmelidir. Bu çok daha hayırlı olur onun salt miladi takviminin bilinmesinden.(Küçük Kaynarca bu arada 1774 olması lazım.)

Tarih bilimi, öyle bir bilim dalı ki, onu öğrenen için başka başka kapılar açıyor ve içeri buyur ediyor. Mesela Viyana Kuşatması’nı inceleyen biri bunun Avusturyalı bestekârlar üzerindeki etkisinin kapı anahtarını edinerek, Batı Klasik Müziği hakkında bilgi edinebilir. Mesela Ming hanedanlığı dönemini inceleyen, araştıran biri, pek tabi bu dönemde yapılan saraylardaki mimari anlayışları da bilgi belleğine nakşedebilir. Tarih çok geniş bir yelpazede bize insanın hikâyesini sunar.

Bu yazıyı kaleme almaktaki amacım bir tarih kitabını tanıtmaktı. Fakat biraz galeyana geldim ve konumdan saptım. Evet, Taş Devrinden Bugüne Tarihimiz: İnsanın Hikâyesi tadından yenmez bir kitap. Hani yeni başlayanlar için diye bir bölüm vardır ya hobi kitaplarında, işte bu kitapta tam öyle bir eser. James C. Davis 478 sayfa da İnsanın tarihi yolculuğunu, mükemmel doyurucu bir şekilde 24 bölümde anlatmış. Taş Devrinden başlıyor ve günümüzde sonlandırıyor. Dili akıcı ve kolay anlaşılır.(Genelde pek rastlanmayan bir durum bu)Tarihi olayları ve olguları hiç sıkmadan, sanki sohbet ediyormuş gibi, ayrıntılara da tam tadında değinerek kaleme almış. Yazar olayların kuşbakışı görünüşlerini okuyucuya sunarak ilerisi için genel bir tasvir çizmeyi amaçlamış, bunu okuyucuya sunmayı da çok iyi bilmiş açıkçası.

Kitapta Türkler ve Osmanlı üzerine çok az değinilmiş ve geri plana itilmiş. Avrupa merkezli bir tarih anlayışıyla yazıldığı su götürmez bir gerçek. Bu yüzden bu açıdan bakarak okumakta da fayda var denebilir. Bu eksiğini ve biraz da nesnel yoksunluğunu göz ardı edip yine de bu konuda okunabilecek en güzel eser. Ne olursa olsun, kendi tarihi çerçevemizden dışarı çıkıp, genel bir tasvirle buluşmak çok büyük önem arz ediyor.(Ne yazık ki bizim tarih eğitimimiz bundan son derece uzak şu anda.)Dünyada sadece Osmanlı olmadı, sadece Türkler olmadı, tek medeniyet biz değiliz. Bu bilinçle ele alınması gereken bir eser olduğunu bir kez daha hatırlatayım.

10.000 yılcık İnsanlık Tarihini mükemmel organize ederek 24 bölümde anlatabilen James C. Davis’i naçizane kutlarım. Bu bölümlendirmeyi o kadar mükemmel yapmış ki, elbise tam üzerine oturmuş kitabın. Bölümlere gelince şöyle:

1-Yeryüzünü Dolduruyoruz.
2-Irmak Boylarında Toplanıyoruz.
3-Göçerler Yerleşiyor.
4-Eski Çağın İki Kenti Farklı Yollar İzliyor.
5-Çin’in Binlerce Yıllık Serüveni Başlıyor.
6-Kimileriz Cihana Hükmetmeye Girişiyor.
7-Tüm Dünyayı Saran İnançlar Edindik
8-Avrupa Büyük Rolüne Hazırlanıyor.
9-Birbirimizi Buluyoruz.
10-Eski Dünya Yeni Dünya’yı Ele Geçiyor.
11-Açlıktan, Savaştan ve Vebadan Kırılıyoruz.
12-Kim Olduğumuzu ve Nerede Yaşadığımızı Fark Ediyoruz.
13-Her Yerde Egemenlik Halkın
14-Daha Fazla Üretiyoruz ve Daha İyi Yaşıyoruz.
15-Zenginler Yoksulları Avuçlarının İçine Alıyor.
16-Çoğalıyoruz ve Dünya’yı Küçültüyoruz
17-Savaşı Bitirmek İçin Savaşıyoruz.
18-Mükemmel Toplum Düşü Karabasana Dönüşüyor.
19-Führer Üstün Bir Irk Yaratmaya Çalışıyor.
20-Daha Büyük, Daha Acımasız Bir Savaş Başlatıyoruz.
21-Asya’nın Devleri Yoksullarını Doyurmaya Çalışıyor.
22-Bazılarımız Zengin Oluyor.
23-Uçurumun Kıyısında Yürüyoruz.
24-İnanılmaz Şeyler Yapıyoruz.



İşte böyle bir bölümlemeyle kitap düzenlenmiş ve sunulmuş. James C. Davis’e gelince, Amerikalı ve 
Pennsylvania Üniversitesi’nde 1960-1994 yılları arasında ders vermiş. Modern Avrupa Tarihi ve özellikle de Venedik Tarihi üzerinde uzman. Tarihçiler için genellikle uzmanlık kitapları kaleme alan yazar, bu son kitabında “tarihi uzman olmayanlara kolay anlaşılır olarak aktarma deneyiminin somut ürünü” olarak tanımladığı felsefesiyle mükemmel bir eser sunmuş. Eline sağlık, darısı bizimkilerin başına
.
Çevirmen Barış Bıçakçıyı da mükemmel cümle kurumları ve çevirisi için kutlarım.

8 Nisan 2011 Cuma

Obama ile Son Akşam Yemeği



Ben ve Obama 
Arabanın içerisinde dört kişiydik. Ben, babam, Tamer dayım ve Barack Obama. Çeliktepe Sapphire binasının önünden bizi takip eden konvoyla beraber kız kardeşimin dershanesine doğru ilerliyorduk. Yağmur şiddetini artırmıştı ve hızımızı artırdık. Ece’yi dershanesinin önünden alarak, Kâğıthane istikametine doğru yolumuza devam ettik. Eve vardığımızda Tamer dayımların evine çıktık. Salonda mükellef bir sofra bizi bekliyordu. Ben ve Obama bir yandan lezzetli yemekleri yerken bir yandan da sohbet ediyorduk. Fakat Tamer dayım, televizyon karşısında koltuğa uzanmış, elinde bir tabak yemekle bizi hiç umursamadan, maç izliyor, bir yandan da yemeğini yemeye çalışıyordu. Yemek bitti, sohbetler, gülüşmeler, falan filan devam etti gitti o akşam. ”Önder abi kahvaltı hazır, kalk artık ya!”

Bu adam neyden bahsediyor diye düşünmeniz gayet doğal. Bu benim bu gece gördüğüm rüyanın, genişçe özeti. İşin tuhaf yanı ise, rüyayı görürken bunun bir rüya olduğunu anlamam ve kendi kendime(Ece’de yardımcı oldu tabi.) gülerek uyanmam. İşin psikolojik boyutunu bilemem ama son 2-3 ay içinde gördüğüm en aptalca rüyaydı bu.

Ben bu rüyanın oluşum sebebini, yani zihnimin ve bilinçaltımın bana geçen gece niçin böyle bir seçki sunduğunu anlamlandırmaya çalıştım ve şöyle bir sonuca ulaştım:

Madde 1:Dün gece geç bir saatte, Haber Türk’te Obama ile ilgili uzun bir haber silsilesi izledim. O kadar içselleştirerek izlemiş olmalıyım ki, Obama ile sıradan bir akşam yemeği yiyeyim rüyamda.

Madde:2 O gün sabahta uzun uzadıya bir hava durumu programı izledim. Bir de Discovery Channel’da İskoçya’da geçen bir belgesel, rüyamdaki yağmurun sebebi bu olsa gerek.

Madde 3:Dün ailemle birlikte güzel bir sofra hazırladık. Lezzet yağmurunda yıkandım. Gece zihnimde ve midemde kalan o leziz aşlar, rüyamdaki yemeğin ana sebebi olmuş olmalı.

Madde 4:Eceyi dershaneden genelde babam alır ve ben ona ara sırada olsa eşlik ederim. Rüyamda bu sefer sevgili Barack’çığımla aldık kız kardeşimi.

Madde 5:Tamer dayım yemeğini öyle TV karşısında izlemeye bayılır. Ben, onu genelde o pozisyonda sessiz sedasız çok izlemişimdir. Bu uzun süren bir izlemin sonucu olsa gerek. TV izlerken o kadar dikkatli oluyor ki, rüyamda dayımın, Obama’yı takmaması bu sebepten yürürlüğe konmuş olmalıdır.

Madde 6:Konvoyu açıklamam gerek yok sanırım. Her Amerikan filminde gördüğümüz mavi-kırmızı ışıklarla ve sirenlerle ilerleyen sıradan bir başkanlık konvoyu. Allah Allah be!

Bu tarz enteresan rüyaların müdavimi olan Hanife Yengeme(Obama’yı takmayan dayımın eşi) ithafen.

6 Nisan 2011 Çarşamba

Osmanlı ve Protestan Desteği


Haçlı seferleri ve sonrası en belirgin olarak iç ve dış siyasette dini yaklaşımların en belirleyici olduğu 14.yy ile 17.yy arası dönem, özellikle Avrupa için çok sancılı geçmiştir. Bir yandakafir” olarak nitelendirilen Türkler diğer yanda ise gittikçe taraftar toplayarak güçlenen, Katoliklerce “sapkın” olarak adlandırılan, hor görülen, aşağılanan Protestan ya da diğer adıyla “Lüteriyenler”.

Bu sancılı dönem pek tabi, sadece Avrupa merkezinde kalmamıştır. Ünlü bir tarihçinin deyimiyle dünya tarihi üç büyük devlet görmüştür. Bunlar sırasıyla Roma, Osmanlı ve Rusya İmparatorluklarıdır. Ele aldığımız dönemde ise, bu üç büyük güçten
  karşımıza Müslüman Osmanlı çıkar. İşin en can alıcı noktasıysa “altın çağını” yaşayan Osmanlı’nın fethetme ve sindirme arzusudur. Bunun sonucunda sıcak ya da soğuk çatışmalar kaçınılmaz olmuş, Osmanlı’nın Avrupa’daki bu bölünmeler üzerindeki harici etkisi yıpratıcı olmakla beraber, günümüz Avrupa’sının şekillenmesinde başrol oyuncularından biri olmasına sebebiyet vermiştir.

  Habsburglar Kutsal-Roma Germen imparatorluğunun yöneticisi olan baş hanedanlıktı. Tarihte başka hiçbir oluşuma benzemeyen 12.yy’daki II. Otto’dan Avusturya-Macaristan İmparatorluğunu yok eden 20.yy Sen-Jermen anlaşmasına kadar Avrupa’nın her karış toprağında hatta Meksika’da bile söz sahibi olmuş çok güçlü bir aile topluluğuydu. Toprak ve güç kazanımını savaşlarla olduğu kadar evliliklerle de sürdüren (Hatta bir laf vardır.”Bella gerant alii, tu felix Austria nube:”Bırak savaşı başkaları yapsınlar, sen evlen ey mesut
 Avusturya) ve güç dengelerini iyi kurmasını bilen hanedanlığın en büyük rakibi ve ona ecel
 terleri döktürebilecek güçte diğer bir nadir güç odağı ise Doğulu ve Müslüman Osmanlı
 Hanedanlığıdır. Kısaca diyebiliriz ki, Hanedanlıkların(yani ailelerin) çatışması özellikle 200-
 250 yıllık bir dönemin çıkış noktası, belirleyicisi ve ana sebebi olmuştur.

16.yy’da Osmanlı ve Kutsal-Roma Germen çatışmalarına sahne olmuştur. İşte tam bu
dönemde günümüz Avrupa’sının şekillenmesinde rol oynayan olayların peyda olması bir
tesadüf değil, tarih akışının doğal bir yansımasıdır. Osmanlı Habsburgların doğudaki kalesi
olan Viyana’ya yaslanmış orta Avrupa için düşler kurarken, Avrupa Habsburglar arasında
paylaştırılıyordu. İspanya’da, Bohemya’da, Fransa’nın önemli bir kısmında, Belçika’da,
Hollanda’da hep kardeş yöneticiler ve devletler hüküm sürüyordu. Osmanlı tam da bu zaman
zarfında Mohaç gibi önemli bir savaşı alarak Ferdinand’ı zora düşürmüş, abisi V.Şarl’ı ise
tedirgin etmişti. Şunu belirtmek gerekir ki, bunu Avrupalı tarihçilerde kabul eder,
Osmanlı yeniçerileri çok iyi eğitimden geçmiş, iyi askerlerdi ve o dönemde Avrupa’da
emsali yoktu. Kanuni bu gücüne güvenerek Şarlken ve Ferdinand’ı savaşa
sürüklemek istedi, savaşlar meydana geldi, fakat Batının kalesi olan Viyana bir türlü
aşılamadı. Avrupa savunmada beklerken (Macaristan’ı ve Balkanları kaybetmiş olarak)
Kanuni’nin ilerlemeleri bir yerden sonra tıkandı kaldı.

İşte garip bir tesadüf müdür nedir bilinmez ama Martin Luther adında bir din adamı
Avrupa’nın göbeğinde tam da bu dönemde ortaya çıkar ve Katolik mezhebine karşı büyük bir
atılım başlatır. Ne oldu da, yüzlerce yıldır, ses seda yokken birden bire, tam da tarihin bu
bunalım döneminde ortaya çıktı bu zat.

Avrupa bugün bunu ne kadar görmezden gelmek istese de Protestanlığa tutucu gücünü veren,
deyim yerindeyse ona kök hediye eden Osmanlıdır. İsmail Hakkı Uzunçarşılı büyük bir
tarihçi ve tarihe not düşmüş bir bilim adamı olarak Osmanlı Tarihi adlı eserinde görüşlerini
şöyle dile getiriyor:” Kanuni Sultan Süleyman, Ferdinand’ın arkasında destek olan Şarlken’in
harple hırpalayamayacağını anladığından onu kendi içinden vurmayı düşündü.” Ve ekliyor:
Lüter Mezhebi taraftarları kendilerine gösterilen şiddetten dolayı hariçten bir yardımcı
aramışlar ve o sırada Şarlklen’e karşı cephede yer alan Kanuni Sultan Süleyman’ı bularak
ondan yardım istemişlerdi.” (Uzunçarşılı, 1995, s.485)

Kanuni’nin Protestanlara destek verdiği su götürmez bir gerçek. Kanuni ile yazıştıklarını
biliyoruz. Ne yazık ki, bu belgelerden çok ama çok azı elimize ulaşmış durumda, Kanuni
Luther’e herhangi bir istek durumunda karadan ve denizden yardım ve eğer isterinse himaye
sözü verdiği bu gün bilinen bir olgu. İsmail Hakkı bu önemli yazışmalardan bir kaçına
ulaşmıştır. Uzunçarşılı, Muharrem adında bir ulakla Luther’e mesaj götüren birinden
bahseder. Yine aynı eserinde ulağın namesinin bir kısmına şu şekilde değinmiş.”…İslamla
itikat ve itimadımız olup siz dahi puta tapmayıp kiliselerden putları ve suret ve nakusları
reddedip hak Teala birdir ve Hazret-i İsa Aleyhisselama tanrılık isnad edip,…Papaya kılıç
çekip merhamet-i şahanemiz sizin tarafınıza Masruf olup kara ve deryadan her hal ile size
muavanet-i husrevanemiz zuhura gelmek… Ardından namenin ilerleyen kısımlarında maddi
yardım önerilerine geçiyor ve Protestanlara tam destek sözü veriyor.”…” ve aynı zamanda
ittifakla Papa bi-dinine asker çekmek ve cenk etmek murad ediniyorsanız ona göre itimad
olunur adamlarınızı yüce asitanemize gönderip mezbur kulumuz ile maan ahvalinizi
bildiresiniz.” (Uzunçarşılı, 1995, s.487) Çok açık ve net,Osmanlı Luther ve taraftarlarını çok
yakından izlemiş ve desteklemiş. Muharrem adındaki bu ajan gibi onlarcasının daha
olduğunu söyleyenler var. Kimilerinin öne sürdüğü gibi Luther bir Osmanlı ajanı değildi ama
yakın irtibatta olduğu da gayet aşikar.

Protestanlığın İslam ile yer yer örtüşmesi ve etkileşimler içermesi de akıllara yeni bir soru
getiriyor.”Luther İslam’dan mı etkilendi?” Bu mümkün olabilecek bir varsayım. Nitekim bazı
Luther yandaşlarının ve papalarının İstanbul’a gelip gittiklerini, İstanbul Partriği ve
Müslüman din adamlarıyla ilişki içine girdiklerini biliyoruz. Halil İnalcık bu konudaki
yaklaşımı ise gayet dikkat çekici. Osmanlı adlı eserinin Protestanlığa değindiği bölümündeki
ifadeleri ise şöyle:” Başka bir Protestan önderi Osmanlıyı Allah’ın lütfü sayacak kadar
ileri gitmekte idi. Başka biri Lutherciliği İslamiyet ile kıyaslamıştır. Lutherci Melanchton,
Padişah’ın bir tebaası olan İstanbul Patriği ile doğrudan doğruya temasta idi ve dini konularda
bir uzlaşma arıyordu…’(İnalcık, 1999, s.98) Bu uzlaşı durumunda İslam’ın ve Ortodoksluğun
Protestanlığı etkilediği söylenebilir.”İslam Protestanlığı doğurdu.” gibi net bir tanım
kullanamayız ama bir fikir ermiş olabileceğini de gönül rahatlığıyla dile getirebiliriz. Kanuni Luther’e
muhtemelen bir Kur’an-ı Kerim hediye etmiştir. İstanbul’a gelen yandaşlarının da gerekli
İslami yaklaşımları ele almaları ve çıkarımlarda bulundukları da pek tabi olağan.

Osmanlı Protestanlığın gelişmesine zemin hazırladı. Farklı güç dengeleri kurarak, gerek
ekonomi ile gerekse siyasi olarak Luteriyenleri destekledi.17.yy’a kadar kabaran bu
bölünmelerde, çatışmalar yaşandı, çok kanlar aktı. Osmanlı yeni doğan bir fidanın topraktan
sökülüp atılmasını engelleyerek, bugün Avrupa’da söz sahibi olan bir mezhebe gelişme fırsatı
sağladı. Her zaman destek vermedi ama gereken zamanlarda diplomasi ve çıkar ilişkileriyle
Kıta Avrupa’sında üçüncü bir mezhebe yaşam olanağını dolaylı ya da dolaysız olarak temin
etti. Zamanında özellikle Alman topraklarında lanetlenen, düşman olan Protestanlığın, bugün
Almanların milli mezhebi olmasının arka planında kulaklarımıza kadar gelen mehteran
ezgileri var.

Richard Clayderman



Geceleri bana yarenlik eden, eşsiz piyano ezgileri, kulağımda kulaklığım, uykum daha gelmemişken ona yavaşça eşlik ederim, parmaklarım havada sanki piyona çalıyormuşçasına savrulur. Sonra yavaşça uykum gelir, bilmem nerde başka başka hayallerde yüzerim, içime bir umut dolar, sanki yatakta değilmişim de, Himalaya Dağlarının eteğindeymişim, sanki odamda değilmişim de, bulutların arasından sızan gün ışığının içine yolculuk ediyormuşum gibi, ben o anda ne ben olurum, ne de başka bir şey… Ah! Şu ezgiler, inişler çıkışlar, duygularıma dikte eden armoniler, Ah! Clayderman. Ah! Eşsiz Piyanonun, eşsiz üstadı.

Ansiklopedik bilgilere fazlaca girmek istemiyorum. Gözlerimi duygu yoğunluğuyla yaşartabilen eşsiz parmakların sahibi, Richard Clayderman’ı kuru bilgilere sığdırmak, sıkıştırmak istemiyorum. Fakat tanımayanlar için kısaca bir değineceğim. Richard 28 Aralık 1953 günü Paris’te doğar. Babası da bir piyano eğitmenidir ve küçük yaştan itibaren dersler almaya başlar. On iki yaşında Paris Konservatuarı
Müzik Bölümü girer. Fakat babası aniden hastalanır ve hayatını idame ettirmek için banka memuru olarak çalışmaya başlar. Çok geçmez, kapı kapıyı açar, Ballade Pour Adelina adlı eseriyle dünyayı kasıp kavurur.38 ülkede 22 milyon adet satar. Clayderman için bu daha başlangıçtır. İlerleyen kariyerinde 90 milyon satış rakımına, 267 altın 70 platin plak ödülünün de sahibi olacaktır. Şu anda sakin ve melankolik Normandiya kıyılarında ailesiyle birlikte yaşıyor.

Clayderman bir virüs gibi yayılıyor. Ben kendisini 3 yıl önce tesadüfen keşfettim. İlk önce Youtube’tan Ballade Pour Adeline’sını dinledim. Hayatımda ne yalan söyleyeyim, çok az sanatçının albümünü almışımdır. O günün ertesi günü çıktım ve Taksimden albümünü edindim. Önce kuşku duydum, bazı sanatçılar vardır, bir eser meydana getirirler, daha sonra yaptıkları vasat düzeyde kalır. Fakat Clayderman’ın her icrasından farklı bir lezzet sunmasını çok iyi biliyor. Üç senedir, usanmadan hala onu dinliyorum. Elime bir fırsat geçerse en kısa müddette Fransa’dan Türkiye’de bulunmayanları da edinmek isterim.

Clayderman bir virüs gibi yayılıyor. Dünya’da da durum böyle. Geçen yaz Bulgaristan Varna’da bir otel odasında arkadaşımla oturuyor ve sohbet ediyorduk. Ben Clayderman’dan ona hiç bahsetmemiştim. (Neden bilmiyorum.) Biraz eski bir oteldi ve eşyalar 90’lardan kalmış gibiydi, yo hayır 90’lardan kalmıştı. Yatmaya karar verdik. İkimizin yatağının ortasında eski, uzunca, birkaç istasyonu anca alabilen bir radyo vardı. Düğmesini çevirerek açtım. Spiker Bulgarca bir şeyler söyledi ve ardından Ballade Pour Adelina’yı çalmaya başladı. İbrahim bana doğru yavaşça döndü, yüzümdeki gülümseme ifadesine, uykulu gözlerle cevap vererek, kim bu diye sordu. Ben de doğruldum ve Clayderman dedim, Richard Clayderman.

İbrahim o gün bugündür, geceleri uykuya dalmadan önce bir ninni gibi Clayderman dinleyip duruyor. Aynı durumla Makedonya’da da karşılaştım. Oradaki otelde de buna benzer bir radyo vakası yaşadım. İbrahim artık onu tanımıştı, o kadar mest olmadı ama diğer eserlerini bize dinleme imkânı tanıyan Mekodan radyoculara müteşekkirim. Nitekim böyle anlarda insana bir farklı geliyor, bu tür tesadüfler.

Clayderman’ın kendine ait beste sayısı onca icrası içinde az kalır. Genellikle yorumu ile öne çıkar Richard. Schubert’in Serenada’sını ondan güzel yorumlayan yoktur. Aynı zamanda geçmiş yıllarda klasik eserler kadar sevilen, hit parçaları da ona özgü yorumuyla dinleyicilerine sundu. Mesela Willie Nelson’ın Always On My Mind eserini, mesela Sting’in Everything I Do It for You… İnanının bana, hepsi birbirinden başarılıydı bu yorumların. Gerçekten yorumu ve tarzı, yaratıcılığı kadar Calyderman’ı Richard Clayderman yapan unsurlardan sadece birkaçı.

Onu tanımıyorsanız, sizin için iyi bir iş yapmanın tatmin edici duygusuyla yazımı sonlandırıyorum. Youtube’tan bazı icralarına ulaşabilirsiniz. Sizleri Richard’ın eserini icra ettikten sonra tebessüm ederek dinleyenlerini selamlaması gibi bende klavyemi bırakarak Claydermanvari bir tebessümle sizleri selamlıyorum. İyi dinletiler…

Benim favorilerim:

Unchained Melody(Hayatımın Arka Plan Müziği) (http://www.youtube.com/watch?v=_9RNgVdlC4A)












Libya Üzerine Kısa Bir Satranç Turnuvası


Libya Meselesi üzerinde durulması gereken apayrı bir konu. Aslında dünya devletlerinin konumlarını ve dış siyaset politikalarını anlamak için eşi bulunmaz bir sınav. Özelikle Avrupa Devletleri, Türkiye ve ABD için ayrı bir önem ifade ediyor.

AP/Altaf Qadri
Almanya çekimser kalarak, Fransa’nın dış siyasetteki politikasını desteklemediğini açık seçik göstermiş oldu. Şunu unutmamak gerekir ki, milli bakış açıları ve yaklaşımları değerlendirildiğinde, ne kadar birlik olarak görülseler de Almanya hiçbir zaman kendinden daha güçlü ve etkin bir Fransa istemez. Gayet tabi, Fransa için de aynı cümleler dile getirilebilir.

ABD Ortadoğu’daki Obama dönemi uzlaşı politikalarını zedelememek için, öncelikle Fransa merkezli bir harekâta ses çıkarmadı ve geri planda “gizli patron” olarak müdahaleyi askeri ve siyasi olarak destekledi. Doğal olarak aynı Almanya gibi, ABD’de Kuzey Afrika’da etkin bir Fransa istemez. Bu açıdan Türkiye’yi de masaya davet ederek, denge bazlı dış politika gerçekleştirdi. Bu bakımdan zekice ve iyi planlanmış bir dış politika izledikleri su götürmez bir gerçek.

Gelelim Türkiye’ye öncelikle geri planda kalarak NATO’nun harekâtını tasvip etmediğini ve bunun yanlış olduğunu söyledi. Bunu fırsat bilen Fransa, bir koalisyon kurarak ve BM’lerin de desteğini alarak Libya’yı ani bir kararla bombaladı. Türkiye bu zaman dilimde boş bulundu denebilir. Fakat Almanya ile kurduğu yakın zamandaki sıcak temaslarla, Fransa Almanya (sadece Türkiye sebep değil tabi, Almanya’nın dış siyaset yaklaşımına kısmen de olsa değinmiştim.) ittifakını bloke etmeyi başardı. Ardından Fransa merkezli bu operasyonun önüne geçmek ve en azından çitayı NATO merkezli bir harekâta çekmek için ABD ile yoğun ve yakın bir temas içine girdi. ABD Obama döneminde kısmen de olsa Arap dünyasında yakaladığı ılımlı, sıcak havasını kaybetmemek ve Fransa etkinliğinin önüne perde çekmek için de olsa, Türkiye’ye bu noktada destek verdi ve harekât NATO güdümünde Türkiye merkezine kaydırıldı. Türkiye bu stratejisiyle hem Fransa’nın dış siyaset atığını kırdı ve hem de Arap toplumları üzerinde artan iyi, etkin imajını kıskanan yok etmek isteyen güçleri devre dışı bırakmış oldu. Bu nedenle Türkiye’nin doğru hamleleri yaptığı söylenebilir, ama dış siyasetin hiç bitmeyen bir satranç turnuvası olduğu düşünülürse, özellikle bu şartlarda Türkiye’nin tedbiri ve fikri elden bırakmaması önemle gereklidir.


17 Şubat 2011 Perşembe

Fabrika

O Fabrika(Srebrenitsa)
Sırtımda kalaşnikofu hissedebiliyordum. İçeriye, fabrikanın arkasına doğru suyun istila ettiği kâğıt gibi itiliyorduk. Fabrikanın genişçe avlusunda 50 kişi kadar vardık. Hepsi de civar köylerden toplanan genç ve yaşlı erkeklerdi. Bilmem nasıl tarif edilir, ama korkmuyordum. Yanımdaki çocuk sarışın yüzündeki, iri gözleri, endişe ve sual dolu bakışlarla, sessizce dua ediyor, bir yandan da ilerlemeyi sürdürüyordu. Sonra aramızdan 10-15 kişilik bir grup alındı. Fabrikanın gereksiz malzemelerini koyduğumuz, daracık, izole odasına doğru sürüklendiler. Başındaki eli silahlı askerler, bir yandan küfrediyor, bir yandan da yürüyenleri silahların namlularıyla zorla itekliyorlardı. Gözden kaybolana kadar arkalarından baktım. Birkaç bağrışma, ardından hiç tükenmeyecekmiş gibi tekrar eden, fabrikanın duvarlarında sanki inadına yüreklere korku salmak istercesine yankılanan, silah sesleri kulaklarımıza kadar geldi. İnanır mısınız, korkmuyordum, içimdeki nefret korkumu öylesine solduruyordu ki, arada bir gelen titremeden başkaca bir şey hissetmiyordum. Zaten çoktan ölmüş bir bedenden ayrılan bir ruh gibiydim. Olanlar, gerçek miydi? Yoksa bir rüya mıydı? Bunun bile ayrımında değildim. Aynı katliam birkaç kez daha tekrar etti, parçalanmış bedenler mezbahada yeni kesilmiş hayvanlar gibi taşınarak, yeni gelenler için yer açılıyordu. Niçin tek bir oda, isteseler hepimizi hemen oracıkta öldürebilirlerdi. Bunun sebebi, öldürme yani sinirden ya da nefsi müdafaadan kaynaklanan bir öldürme, yani hesapsızca basit bir can alma değildi. Bu onlar için bir ritüel gibiydi. Orada aslında bir insan yığınının değil, bir kültürü, belki de bir tarihin canına kıyıyorlardı.

10 kişilik bir grupta bu sefer sarışın çocuğu da aldılar. Kimse onlara yalvarmıyor, yakarmıyordu. Askerler bundan hiç memnun değildi. Yalvarmamız için silahlarını başımıza dağıyorlar, tekme atıyorlar, yüzümüze tükürüyorlardı. Ama bu zevki alamadılar hiçbirimizden, sanki ağız birliği etmişçesine. Bizimkisi bir ağız birliği değil, yüksek bir ruh birlikteliydi. Bedenlerimizi sadece izliyorduk, lakin biliyorduk ki, ruhlarımızı öldüremezlerdi.  Bedenlerimiz varsın gitsin. Maddesel geriye kalan bu bedenler yalvarmak için değersizdi. Ruhlarımızı aşağılatmazdık bu şeytanlara.

Geriye son kalan grup bizdik, yani en yaşlılar. O namluyu tekrar sırtımda bu sefer daha sertçe hissettim. Odaya doğru ilerlerken, içimde hiçbir umut taşımıyordum, daha doğrusu hiçbir duygu kırıntısından bir zerre bile kalmamış, titremeler de geçmişti artık. Film izliyordum sanki oradaki ben değil benim gözlerimden oluşan birinci şahıs bir kameraydı, görüyordum ama hiçbir şeycik hissetmiyordum.

O Oda(Duvarlardaki Gerçek Kandır.Yaşanan Dehşeti Düşünebiliyor Musunuz?)
Son dar dönemeci de döndük. Her taraf kan içindeydi. O kadar dardı ki 15 kişi ayakta zor sığdık son odamıza. Kimisi dua ediyor, kimisi ise başını aşağı eğmiş, sonucuna ve ölüme kendini hazırlamış bekliyordu. Üç asker odanın kapısında bir süre bir şeyler konuştular. İkisi biraz geri çekildi. Asker silahının şarjörünü önce kontrol etti, yavaşça diğer dolusuyla değiştirdi, şarjör yerine oturdu.’Çııkkkk!’Mermiyi namluya sürdü,’Çıkkk!’ ardından bundan daha tiz bir ‘Çıkkkk! ‘daha. Zaman yavaşlamış gibiydi. Gözlerimi kapattım. İlk atış sesi ve ardından önümde yığılan grubun bağrışlarını, onların vücutlarını delerek bana saplanan mermilerin çarpışını duyumsadım ilk etapta, ancak hiç acı hissetmedim. Ağzıma kan doldu, nefes alamadım ve gözlerim karardı. Bedenimin yere çarpışını ve parçalan vücudumun sesini daha arkada olanlar duymuş olmalı. Devamı mı? Sadece bir karanlık, narkoz almışçasına birden bire apansızsa gelen, dupduru bir karanlık.
                                                                                                                            Fotoğraflar bana aittir.

                                                                                                                             
.

12 Aralık 2010 Pazar

Tipsiz Mimar Medya

Tipsiz Mimar Medya

Medya gerçekliğin aslında kurucusudur. Medya gerçekliği bazen kirli parmaklarıyla, bazen de bayan bir el  mankenin güzel elleriyle inşa eder. İnşa etmekle kalmaz, birkaç katta kaçak çıkar.

Medya bize yalan ya da doğru bir şekilde bir gerçeklik sunar. Bilinmeyeni bilinen, tanınmayanı tanınan kılar. Robert de Niro’yu hangimiz yakından gördük, onu bize medya gösterdi ve onu medya var etti. Medya olmasıydı o da olmazdı. Robert’te diğerleri gibi sadece bir medya gerçekliği.

Körfez Savaşı oldu da, acaba gerçekten oldu mu? Evet, oldu diyeceksiniz. Ama ya olmadıysa, siz onu medyadan takip ettiniz. Ya medya sizi kandırdıysa. Bu konuda dediklerimin üzerine tuz serpip, daha lezzetli hale getirecek Wag The Dog filmi, kesinlikle bu konuda verilebilecek en güzel örnek.

Medya görünmeyeni görünür kılar ya da görünürü görünmeyen.2003 Irak Savaşında ABD’nin hızlı ve etkin atağı medya tarafından bas bas bağırıldı.’ABD Irak’ı çok hızlı bir şekilde ele geçiriyor. Saddam kaybediyor.’tarzı benzeri haberleri hatırlarsanız. Olayın üzerinden neredeyse sekiz yıl geçti ve aslında hiçbir şeyin öyle olmadığı bugün yeni yeni ortaya çıkıyor.

Bir an için hayatınızdan her türlü medya organını atın. Dünya hakkında ne bilginiz kaldı. Piramitlerden bile haberiniz olmayabilir şu an. Tayyip Erdoğan başbakan değil sizin için mesela, belki de Çin diye bir ülkeden haberiniz bile yok. Kısacası medya insan için her şey ve insan Dünya’yı medyayla anlamlandırdı. Zihinlerdeki reel olarak görülmemiş gerçekliğin tipsiz mimarı sadece o.

8 Aralık 2010 Çarşamba

Bizim İle Vals

Anton Çehov der ki: Konuşmak duyguların çok yoğun olduğu ortamlarda gereksiz bir eylemdir. Çünkü derin sessizlik size her şeyi bağıra bağıra açıklar. Katliam gibi ağır ve insanı en değersiz varlık konumuna düşüren olayları işleyen sanat yapıtları, sadece kolları çapraz bağlı ve bir sanat eseri daha doğrusu kurmaca bir eser olarak, kibirli ve ağdalı bir biçimde incelenirse gereksiz bir eylem oluyor.

Şabra ve Şatilla katliamı 1982 gibi modern denebilecek sözde kardeşlik, barış, eşitlik nidaları atılan bir dönemde meydana gelmesi ne vahim. Özellikle görevi bu tür olayları dizginlemek olan ve sağda solda nutuklar atan Birleşmiş Milletler, ABD ve onun maskaraları tarafından kurulan diğer sözde barış örgütleri, asıl görevlerinin dışında gelişen ya da gelişmekte direten devletlerin başına vurulan bir çekiçten başka ne halta yaradı, Bosna’da ne işe yaradı. Güçlünün özgürlüğü inancını savunmaktan başka hangi amacını gerçekleştirdi.

1980’lerde bu katliamlar meydana gelirken Birleşmiş Milletler ya da diğer sözde barış kuruluşları viskilerini yudumlarken, barışlarını temin ettikleri insanlar duvarların dibinde yaşlanmış köpekler gibi öldürülüyordu. Orada duvarların altında tecavüz edilmiş kadın cesetleri yatarken, Arieller acaba hangi köpeklerini dolaştırmaya çıkarmıştı.’Karıcım biliyor musun? Bugün bizim haylaz nereyi pisletti.’Önemi yok kocacım sileriz, geçer.

Filmler, ne kadar gerçeği işlerse işlesin, izleyenin film bittikten sonra akşam uyku problemi çekmesine sebebiyet vermiyorsa, yeterince iyi değildir. Beşir ile vals filmi de benim için böyle oldu. Çünkü bu film kertenkelenin kuyruğunu bırakıp kaçması ve aslında geriye kendisini bırakmaması gibi, gerçekliği çarpıtıp, yalan gerçekliği bize sunuyor.
Yönetmenin acı çekmesi ve hayallerinde denizden yürüyerek çıkan genç askerleri rüyasında görmesi ve hafızasını derinliklerine bir yolculuğa çıkması filmin üzerinde durduğu sırat köprüsü. Deniz burada bastırılan geçmişini, yürüyerek çıkması da gerçeklik peşinde koşma çabasının aslında sembolik bir ifadesi. Filmin diğer bir ilgi çekici sembolik anlatımı da Beşir’in elinde tüfekle, çatışma ortamının tam ortasına, çok rahat vurulabilecek bir noktada kurşun sesleriyle vals yapması. Vals bildiğiniz üzere, vals yapmasını bilen güzel, ince belli bir kadınla, mükemmel döşenmiş bir salonda yapılır diğer filmlerde. Burada vals, savaşı henüz kavrayamayan genç bir zihnin savaş algısını bize betimliyor. Zihnin körpe olduğu bir yaşta, cepheye, ateş hattına bir bilgisayar oyununundaki gibi sürülen bu gençler, gerçek bir oyunun, farkındalıkları henüz oturmamış, genç İsrailli başrol oyuncuları.

Filmin etkili bir anlatımı var. Fakat sinema öyle bir sanat ki, iyi yapıldığında ve iyi işlenildiğinde ve aslında gerçeklerin makyaj yapılmış hali olduğunda, KGB ajanı güzel bir Rus kadını gibi, sinsi ve acımasız. Oluşturulan geçmişe dönüş ve olayın farkına varma hali, aslında bir tür İsrail özrü gibi dursa da, Hz.Musa’ya verdikleri söz kadar içi boş ve anlamsız.

Soykırımı Hristiyan Falanjistler yaptı,biz hiçbir şeyin farkında değildik.Ülke bunu tam anlamıyla bilse karşı çıkardı.Aldatıldık.Film işte kısaca bunu söylemek istiyor.Gayet açık ve net.Fakat o insan olamayan falanjistleri oraya yönlendiren İsrail savunma bakanı ve katliamda rol oynayan,hem de başrol oynayan katil İsrail askerleri nerde acaba.İsrailli genç askerlerin hiçbir şeyden haberleri yokmuş,katliamdan da çok etkilenmişler.Geçmişin farkında değillermiş,gidip gelen insan yüklü arabaların anlamını geç anlamışlar.Kandırma bizi Folman,etkili işleyip,sömürme bizi.Filmin sonunda acı çeken Arap kadınların gerçek videolarını koyarak,gerçeklerin farkına varmış numarası yapma,sana inanmamızı bekleme Folman.

Samimi özür dilemek, ne kadar da erdemli bir davranış. Asıl incitici olan özür diliyormuş gibi yaparak küfretmek.
Bir adam var ve bir gün bu adam arkadaşının kışkırtmasıyla bir cinayet işler. İkisi de paçayı kurtarır. Yıllar sonra cinayeti işlemeyen, azmettiren adam bir cinayet daha işler. Fakat yakalanmaz. Çevresine şirin gözükmek için ve hakkındaki şüpheleri dizginlemek için yılar önce işlenen cinayetin ‘gerçek’ failini ortaya çıkartır ve olaya şahit olduğunu, kendisinin bunu anlayamadığını ve arkadaşının bir cani olduğunu, artık onunla konuşmadığını ve bu tavrı için özür dilediğini belirtir. İnsanlara yardım eder. ‘Ben iyi bir insanım ve gerçekleri söylemekten çekinmem.’ İmajını mahalleliye kabul ettirmeye çalışır. Bunun için para harcar, insanlara, çocuklara şekerler alır(Film çektirir).Böyle üzeri boyalı, çok güzel görünen şekerler, hepsi bir sanat eseridir bunların. Tadına doyum olmaz.