6 Eylül 2013 Cuma

Suriyeli Çocuklar ve Yeni İstanbul

Dün kapının önünde top oynayan çocuklara rastladım. Beni görünce soğuk ve ürkek bakışlarla süzdüler. Gözlerinde, sorgulayan bakışlarında derin bir güvensizlik ve sığınmışlık vardı. Aralarında anlamadığım bir dilde telaşlı konuşmaya giriştiler bir lahza beni fark edince. Karara varmış olacaklar ki sus pus oldular. İsteksizce oyunlarını bıraktılar. Yanımdan kaçarcasına sessizce uzaklaşmaya başladılar. Zeytin gözlü ve samimi bakışlı en küçüklerinin kısa kesilmiş saçlı başını sevdim yanımdan geçerken. Dudaklarında utangaç bir gülümsemeyle koşarken kıkırdıyordu.

Bu çocuklar aylardır bizim evin önündeki parkta oynuyorlar. Geçmişlerini ülkelerini kavuran savaşa emanet bırakıp, İstanbul'da yeni bir hayat kurmaya çalışan Suriyeli elit ailelerin çocukları bunlar. Elit çünkü burada ev tutabilmiş, tutunabilmişler. Parklarda yaşamıyorlar. Her şeyden habersizmiş gibi yapıp oradan oraya koşturarak, bağırarak, isyan ederek eğleniyorlar. Aileleri de onlarla birlikte. Fakat onları fazla göremiyorum. Saklanıyorlar sanki.  Kimi zaman apartmandan çıkarken rast geliyorum yaşlılarına. Suç işlemişcesine anlayamadığım bir edayla boyunları büküp yanımdan uzaklaşıyorlar.

Genç kızlar biraz daha mutlu görünüyor. Minibüste yeni yeni öğrendikleri bozuk Türkçeleriyle "şurdan bir kişi alır mısın" diyorlar muzipçe. Kim bilir belki burada kendilerini daha özgür hissediyorlardır. Savaştan kaçıp  Türkiye'de yeni bir hayat kurma hayali, belki iyi bir Türk erkeğiyle evlilik ya da  okuyarak iyi bir işe girmek, hulasa daha insanca bir hayatın özlemi var dileklerinde .Yol boyunca Suriye onların gönüllerinde artık çok gerilerde kalmış gibi aralarında yüksek, umut dolu bir sesle konuşuyorlar. Çekingen fakat meraklı bir hal seziliyor hareketlerinden.

Bugün İstanbul yeni göçmenlerini bünyesine katıyor. Yeni bir şehir doğuyor yavaş yavaş. İstenilen bu mudur bilinmez ama her şehir gibi İstanbul'da şekil değiştiriyor. Bu bir evrim gibi. Şehirlerin evrimi. Kovulan Rum, Ermeni ve Yahudilerin yerini Afrikalı siyahiler, savaş mağduru Suriyeliler, iş umuduyla çalışmaya gelen Türkmenler, Özbekler, Gürcüler dolduruyor. Büyük şehrin umudu karın doyurmasa bile bu insanlara hiç olmasa da bunu vadediyor

Ve 2010'ların İstanbul'u bu evrimin eşiğinde her geçen gün büyüyor.

7 Ağustos 2013 Çarşamba

THE LAST OF US

Sevgi, insanı sevilenden gayri herkesi mahvetmeye gebe olabilir mi? Ya da sevgi için bir cana kıymak insanı kötü yapar mı? Sevginin yaratmakla mükellef olduğu kötülük acaba hakiki kötülük müdür? İyi ve kötü arasındaki farkın ayırt edilemez olduğu durumlar mümkün müdür?

Video oyunlarında aslında pek önemsenmez hikâye. Genelde belli yaş gruplarına hitap ettiği düşünülen oyunlarda oynanabilirlik ve grafik kalitesi başat unsurlardır. Ancak nitelikli oyunlarda –ki bunlar artık sanat mertebesindedir- tüm oyun boyunca sorgulanan bir ana fikir etrafında gelişen hikâye örgüsü hemen göze çarpar. Bu oyunlar insana özgü olanı elinden geldiğince sorgulamanın peşindedir. Kimileri siyasi eleştiriler getirir bıyık altından sisteme ( Metal Gear Solid 4), bazıları bize karanlıkta kalan hisselerimizi vahşice hatırlatır (Heavy Rain), ya da giriş paragrafında sorgulananları yürekten hissetmemizi sağlayan The Last of Us gibi şaheserler vardır ki  bunlar unutulmazlar arasında yerini alır.

The Last of Us, tüm bu derin suallerin minvalinde hayata tutunmaya çalışan Ellie ve Joel’in sıradışı yolculuk öyküsü. Nitekim bu öykü daha doğrusu bunun işlenişi ile oyun sanatında bir devrim yapıyor The Last of Us.

Öyle pek farklı gözükmeyen sıradan denebilecek konseptiyle bir kıyamet sonrası Amerika’sındayız. Her yer salgın sonrası yerle bir olmuş. Etrafta virüs gibi insandan insana kan yoluyla bulaşan bir mantar türünün, beyinlerinde üremesi sonrası beden kontrollerini kaybederek gün geçtikçe saldırganlaşan insanlar cirit atıyor. Aynı zamanda birkaç kişiden mürekkep çeteciler acımasızca insan avındalar. Diğer yandan ordu karantina bölgelerinde ateş böcekleri adı verilen ve amaçlarının dünyayı bu illetten kurtarmak olduğunu söyleyen silahlı bir grup ile çatışma halinde. Tek kelimeyle insanlığın unutulduğu bir dünya burası. Bu hengâmenin içerisinde 50’li yaşlarındaki Joel ile 14 yaşındaki Ellie’nin öldürerek hayatta kalma mücadelesindeyiz.

Az öncede belirttiğim gibi sıradışı bir senaryo yok oyunda bu anlamda. Ama hikâyenin işlenişine ve karakterlerin yaratımına gelindiğinde işler değişiyor. Nedir peki bu kalitenin nedeni? Ellie ve Joel’in arasında geçen diyalogların sahiciliği, alışılageldik Amerikan kendini beğenmişliğinden uzak doğal jest ve mimikler, oyun boyunca dozu düşmeyen yalnızlık hissinin ve zaman zaman korkunun bu manada akışa dâhil edilmesi, abartıya kaçılmadan verilen aksiyon dozu, iki ana karakterin geçmişinin ve mizaçlarının ustaca kurgulanışı, doğal insan davranışları ile oyuncunun rahatça empati kurulabilmesine imkan sağlaması ve en mühimi tüm bunların göze sokulmadan dozaj dozaj hikayeye harmanlanması. Liste uzayıp gider. Zaten usta hikaye yazarlarına dönüp şöyle baktığımızda onları konularından ziyade bunu nasıl anlattıkları klasik yapar. Nitekim The Last of Us bunu oyun sanatında bir kez daha doğruluyor.

Hikâyeden bahsederek oynamak isteyen dostların keyfini kaçırmak niyetinde değilim ama oyunda zaman zaman karşılaştığımız acı anlardan birinden bahsetmeden geçemeyeceğim. Bunun gibi onlarca olduğu için aflarına sığınıyorum. Oyunun kanalizasyonda ilerlediğimiz bir bölümü var. Burada karanlık odalardan birine girdiğimizde fenerimizin ışığı zemine yazılmış They didn’t Suffer yazısına denk geliyor. Bu yazının bir-iki metre ilerisinde cesedi çürümüş bir adamın hemen yanı başına bıraktığı bir nota denk geliyoruz. Notta etraflarının enfeksiyonlular tarafından sarıldığını dile getiren ve bu nedenle dönüşmektense kendinin ve çocuklarının canına kıyan bir babanın son cümlelerini okuyoruz. Hemen yanı başında üzeri gri bir bezle örtülmüş ve sadece bilek kemiklerinin belli belirsiz göründüğü minicik spor ayakkabılarıyla küçük çocukları görüyoruz. İç burkan bir sahne.

Oyunda girdiğimiz kimi terkedilmiş evlerde bazı günlük parçaları buluyoruz. Bu kağıt parçalarında salgın sonrası insanların başlarından geçenlere şahit oluyoruz. Çocuklarını erzak için evde yalnız bırakmak zorunda kalan bir annenin geride kalan yavrularına ikazlarına, ya da birileriyle birlikte yola çıkma kararı aşamasında olan ev ahalisinin çaresizliklerle dolu cümlelerine rastlayabiliyoruz. Böylelikle oyun bizlere diğer insanların başlarından geçenleri yeniden yaşama fırsatı sunuyor. Bazen bu insanların cesetleriyle karşılaşabilmemiz de hikâyeyi çok farklı boyutlara taşıyor.

Oyundaki kimi süprizler işleyişteki vurucu noktaları oluşturuyor. Yolda karşılaştığımız bizim gibi hayatta kalmaya çalışan insanlarla yaşadıklarımız, ani saldırılar, kapana kısıldığınızda çıkış yolları aramak, girdiğimiz oteller ve hastanelerde karşılaştıklarımızla tempo yukarılara taşınabiliyor.

Hikâye üzerine daha fazla bir şeyler söyleme niyetinde değilim. İşin tadını kaçırmamak için olabildiğince homurdanarak yazmaya çalıştım. Oyunun grafikleri de ayrı bir unsur bu kalitede. Öncelikle karakter tasarımlarımdan bahsetmeliyim. Joel ve Ellie’nin yüz modellemeleri çok başarılı: yüzdeki kırışıklar, saçlardaki sahicilik, karakterler konuşurken ya da olaylara tepki gösterirken yüzün aldığı biçimlerdeki inandırıcılık, aşınmış elbiseler, yürüme ve koşma modellemelerindeki gerçeğe sadakat ve daha niceleriyle nitelikli bir karakter modellemesine sahip The Last Of Us.

Çevre modellemeleri de ondan aşağı kalır nitelikte değil. Mesela yıkılmış bir ev veya yıllarca kullanılmamış bir oda tam olması gerektiği gibi gözüküyor veya terkedilmiş sokaklarda çürümüş bisikletler, arabalar, ot bürümüş ev cepheleri gerçekte olsa bundan farklı olmazdı dedirtiyor. Detaylardaki dikkat ve özen çevre modellemelerini şu ana gördüğüm en iyisi yapmayı başarıyor. Diğer yandan ışığın kullanımı da bu çevre dizaynlarını bir üst perdeye taşıyor. Alan aydınlatmaları, camlardan süzülen ışık huzmeleri, suyun üzerindeki yansımalar, gölgelendirmelerdeki hassaslık ve eklenebilecek pek çok detaylı çalışma ile realist yağlı boya tablolardakini aratmayacak görsellikte bir iş çıkmış ortaya.

Sesler ve bilhassa seslendirme çok profesyonel. Konuşmalar yüzeysel değil, vurgu ve seslerdeki tokluk ya da tizlik çok iyi dengelenmiş. Mesela Joel heyecanlandığı ve panik yaptığı bir durumda sesindeki telaşı ve paniği hemen hissediyorsunuz. Karakterin sesi tizleşiyor ve kısılıyor. Bunu her iki karakterin seslendirmeni içinde söyleyebileceğimiz için mükemmel bir dublaj çıkmış meydana. Seslendirme sanatçıları Troy Baker ve Ashley Johnson ayakta alkışlanmayı hak ediyor bu nedenle. Çevreden gelen sesler de yine kaliteli kaydedilmiş. Akan suyun sesi, duvarın arkasında bağırıp çağıran bir hastalıklı ya da at sürerken atın homurtuları ve nal sesleri kulak tırmalamıyor. Silah sesleri de tüm bunlardan aşağı kalır nitelikte değil. Özellikle tüfek seslerindeki gerçekçilik kulak doldurur cinsten. Hepsi olması gerektiği gibi yerli yerinde seslendirmeler.

Oyunda vuruş hissi çok başarılı. Birini vurduğunuzda tepkisini hemen hissedebiliyorsunuz. Silahın tepmesi, elde sallanması, şarjör değiştirme süresi hepsi gerçekte olacağı gibi. Ayrıca bir insana ateş ettiğinizde merminin türüne göre hasar alması çok iyi düşünülmüş. Pompalı bir tüfekle kolunu ateş ettiğiniz bir düşmanın kolu kopabiliyor ya da attığınız bir çivili bir bomba sonrası bir çeteci havaya uçarak bacağını kaybedebiliyor. Okla vurduğunuz birisiyse bir süre hareketsiz kaldıktan sonra yere yığılıyor. Karpuz gibi yere yığılan gerçek dışı bir fizik motoru bu oyunu katledebilirdi. Fakat The Last of Us’ın ekibi çok güzel bir fizik motoru tasarlamış ve bunu mükemmel uygulamış.

Oyunun yapay zekâsı konusunda kimi eleştiriler okudum. Zaten ne yapacağını kendisi de bilmeyen akıl sağlığını kaybetmiş ve kudurmuş bir köpek düzeyine inmiş hastalıklıları saymazsak, diğer düşman insan unsurlarının yapay zekâsı iyi düzeyde. Ancak zaman zaman tekleyebiliyorlar. Nereye gideceğini şaşıran insanlara rastladım oyunda. Ama bunun haricinde alarm durumuna geçtiklerinde sizi gerçekten arıyorlar ve bulduklarında çok zorlayıcı olabiliyorlar. Ben naçizane yapay zekânın biraz daha zorlayıcı olması gerektiği kanaatindeyim. Ömrünü insan avında geçirmiş çetecilerin daha kurnaz olması gerekirdi diye düşünüyorum. Bu manada bir geliştirme paketi yayınlanırsa hiçbir sorun kalmayacaktır.
Oyunda eksik noktalarda biri de sıkıştığımız bir yerden çıkış yoluna ulaşmaya çalışırken hep aynı tip bulmacaları kullanıyor olmamız. Burada çeşitlendirmeye gidilebilirdi. Zaman zaman zorlayıcı ve dikkat isteyen bulmacalar ve güzergâh bulmalar olsaydı daha iyi olurdu. Bu noktada tekrara düşüldüğünü belirtmeliyim.

Eksiklikleri elbet olacaktır ama artıları ile The Last of Us oyun dünyasında şu ana kadar yapılan tüm oyunlar içerisinde çok rahat ilk ona girmeyi başarıyor. Eskiden bir tabir vardı ve bu tabir şimdilerde anlamını yitirmeye başladı. Ama bu oyun için cuk oturacaktır. Film gibi oyun..
The Last Of Us kurgusu ve yapısı itibariyle girizgâhta sorduğum soruların cevaplarını arayan bir yapım. Yanıtlarını veriyor. Fakat bu yanıtlara katılıp katılmamak sizin elinizde. Joel’e saygı duyup duymamak sizin inisiyatifinizde. Onun tercihlerini bencillik mi addedersiniz ya da sevdiğini ikinci kez kaybetmek istemeyen yorgun bir babanın çırpınışları mı dersiniz. İşte buna vereceğiniz yanıt bu sorulara vereceğiniz cevapları da belirleyecektir.

 Alın, oynayın ve oynatın. Ama +18 ibaresine dikkat ederek yapın bunu. Küçük yaştaki çocuklar için içeriği nedeniyle uzak durulması gereken bir oyun.







20 Temmuz 2013 Cumartesi

Siyaset benim mutluluğum için var

Siyaset hele ki günlük olunca bazen çok saçma görünmeye başlıyor.  Birbirlerini tan vakti geçmeye çalışan horozlar gibi biri burada diğeri şurada durmadan ötüyor. Siyasetin an be an hayatımızı farkında olmadan kontrol ettiğinin farkındayız. Somut gerçekleriyle her an etrafımızda. Ancak siyasilerin günlük söylemleri, siyasi köşe kapmacaları bizi ne kadar ilgilendiriyor? Kendi seçmenini memnun etmek için atılan karşılıklı yemler ve rövanş sebepleri sabah uyandığımda benim hayatımda nasıl bir değişime neden oluyor?

Kuru gürültü baş ağartır. Can yakar. Benim mutluluğum için politika yoksa niçin var?

Geçen Google’da ülkelerin gelişmişleri ile ilgili tablolara göz gezdiriyordum. Ordusu, ihracat-ithalat rakamları, büyüme oranları. Şu sonuca varmak uzun sürmedi: Bir ülke vatandaşını ne kadar mutlu edebiliyorsa o kadar güçlüdür. Bireyin mutluluğuna odaklanan siyaset o ülkeyi müreffeh kılar. Yoksa vatandaşından canını feda etmesini isteyen devlet değil.

Mesela bir ülkeyi şehirleri ele verir. İstanbul’da yaşayan herkes bu şehrin ne kadar yorucu bir megakent olduğunu bilir. Trafik, çarpık kentleşme, gürültü, şiddet vs. Mutlu olmanın zor olduğu bir yerdir burası. Zengin olman gerekir mutluluk için. Orta direğe bir şey sunamaz. Onlar da bir AVM’den diğerine mutlu olmaya çalışır. Ne yapsın zar! Ama şöyle nüfusu birkaç milyonluk bazı şehirler vardır. Bu şehirlerin bağlı bulunduğu ülkelerin ordusu öyle kuvvetli değildir, küçüktürler,  dünya siyasetine yön vermediklerini görürsünüz. Ama insanı “sağlıklı” bir şehirde yaşar. Bisikletiyle isteği yere gidebilir. Sineması AVM’de değil sokaklardadır. İstediği her yere rahatça gider. Metrosu, tramvayı vardır.Öyle evden çıkınca trafiğin kurbanı olmaz insan. Suç oranı düşüktür. Gece yaşam suskunlaşır. Mimarisiyle büyüler. Kısacası mensubu mutludur bu şehirlerin. Ülkesi kendisi için yaratılmıştır. O ülkesi için değil.

Siyaset benim için yoksa niçin var?

Son bir aydır büyük bir bıkkınlıkla izliyorum şehrimi. Hürrem gibi bir tükenmişlik sendromu içinde gibiyim. Kaçasım var. Ama burada kalmaya zorunluyum. Onun için son bir aydır adam gibi haber izlemiyorum. Tarih okuyorum. Hem de böyle romantik olanlarından. Bir tarihçi bu işle ilgilenenlerinin çoğunun şu anda olan şeylerden kaçarak bu bilime merak sardığını söylemişti. Çok doğru. Bir numaralı panzehir Tarih. 
Ayrıca ps3’te Last of Us gibi mükemmel bir oyunla haşır neşirim. Aşikâr ki bu da bir kaçış. Sonra bunun bir incelemesini yapmak istiyorum blogta ayrıca. Bakalım.

İki kez tatile çıkmama rağmen hala kurtulamadım bu kaçış isteğinden.
Niye yazdım bunları peki? Şöyle ki, beni kaçıran ve bugün şehrime yabancılaştıran ne? Yine siyaset. Geçmiştekilerin öngörüsüzlüğü, şimdikilerin çığırtkanlıklarının bedeli bunlar.


Uzun lafın kaymağı, siyaset benim mutluluğum için var.

22 Mayıs 2013 Çarşamba

150 Senelik Sürgünün Yıl Dönümünde Türkiye’de Çerkezler


Üstlerinde ‘21 Mayıs 1864 Sürgün’ yazan tişörtleri ve ellerinde Çerkes bayraklarıyla Çerkes gençler Taksim’deki Rusya Konsolosluğu önünde toplanmış. Fevri değiller. Sessiz sedasız protesto ediyorlar Rusya’yı. Çevreden gelip geçenler alakasız gözlerle gruba bir an göz atıyor ve dudak bükerek birer birer uzaklaşıyor. Az sayıda insan var kapıda. Fakat hemen hepsinin yüzünden atalarının bir buçuk asır önce yaşadıklarının derin izleri okunabiliyor. Bir acı nasıl bu kadar uzun sürebiliyor diye düşünüyorum? O an pek anlamıyorum onları.  Ama dudak büküp, ilgisiz de uzaklaşmıyorum yanlarından.

Aksine içlerinde en ateşli olanın yanına yaklaşıyorum. Uzun boylu, sert görünümlü biri Ergun Sinduk. Rusya’nın onlara ne yaptığını, neden burada toplandıklarını soruyorum. “ Bizi yurtlarımızdan sürdü. Yüzbinlerce Çerkes’i yerle yeksan etti” diyor.  Bir buçuk asır önce yaşanan bir olayı nasıl hala nasıl protesto edebildiklerini anlamadığımı söylüyorum. Kızıyor. “Bu öyle bir olay ki” diyor. “Bizi bugün Türk yaptı. Biz sadece vatanımızdan koparmakla kalmadı, aslımızdan da etti”.

Tolstoy’un Hacı Murat’ını okurken rastlamıştım ilk kez Kafkaslara. Hacı Murat ve Şeyh Şamil isimlerini de ilk kez orada duymuştum. Ardından Lermontov’un ölümsüz karakteri Peçorin’in seyahat anıları ilgimi biraz daha celp etmişti. II. Katerina’dan Stalin’e oradan da günümüze kadar uzanan kanlı bir destandı bu topraklar. Çarlık Rusya’sının isyancılar ve başıbozuklar dediği,  Sovyetlerin Almanya ile işbirliğiyle suçlayarak hain ilan ettiği halklar topluluğuydu Kafkasya.  Rahat yüzü görmemişlerdi bir türlü.

Şeyh Şamil’in II. Aleksandr’la tutuştuğu savaşı kaybetmesinden sonra ivme kazanan Kafkasların “isyancı ve başıbozuklar”dan tasfiyesi 21 Mayıs 1864’te Çerkes Sürgünüyle farklı bir boyut kazandı. Yüzbinlerce Çerkes topraklarından sürülerek Karadeniz’den Osmanlı’ya tehcir etti.  Yolda yüzlercesi hastalıktan ve kötü muameleden dolayı hayatını kaybetti. Osmanlı topraklarına varabilenlerse şanslıydı.  Sadece Çerkesler değil. Çeçenler, Tatarlar, Ahıska Türkleri, İnguşlar ya topraklarından sürüldü ya da katliamlara maruz kaldı. Rusya onlardan boşalan yerlere Kassakları ve Rusları yerleştirdi. Nitekim Rusya Ana ‘teslim olmuş topraklar’ istiyordu.

Yanıma beyaz tenli ve kırmızı rujlu güzel, genç bir kız yaklaşıyor. Elinde üzerindeki yazıyı okuyamadığım bir dergi var. Nazikçe uzatıyor bana. Derginin adı Dimak. Kiril alfabesi ile yazılmış olması ilgimi çekiyor başlığın. Neden Kiril alfabesini seçtiklerini, “düşmanın alfabesini” neden tercih ettiklerini merak ediyorum? Konuştuklarımıza kulak misafiri olan Erdoğan açıklamaya çalışıyor.  O  grubun yaşlılarından biri ve bir öğretmen. “Biz bu alfabeyi Ruslardan değil Doğu Roma sonrasında aldık. Hem bizde onlardan daha fazla harf var”.

Erdoğan Bey derginin başında kendisinin olduğunu söylüyor. Derginin içini göstererek gülümsüyor. “Gördüğümüz gibi iç yazıların hepsi Türkçe”. Türkiye’deki Çerkeslerin ana dillerini bilmediğinden yakınıyor. Aslında kendisinin de pekiyi bilmediği itiraf ediyor. Neden diye soruyorum. “Cumhuriyet Türkiye’si bizi asimile etmeyi çok iyi becerdi. Sanırım en başarılı oldukları halk biziz. Bugün Türkiye’de yaşayan Çerkeslerin yüzde 90’nı dillini bilmez” diyerek cevap veriyor soruma. Ayrıca yarın Kartal’da yapılacak Çerkes Sürgün Anıtı’nın açılışına davet ediyor beni.

Ertesi gün Kartal Belediye’sinin desteğiyle yapılan, Kartal Sahil Yolu’nda üzeri siyah tülle örtülmüş bir anıtla karşılaşıyorum.  Etrafta henüz kimsecikler yok. Çimlerde kermesten alınmış haşhaşlı ev böreklerini atıştıran ve Çerkes Sürgünü tişörtlü gençleri fark ediyorum. Ellerinde Adige Cumhuriyeti’nin yeşil yıldızlı ve oklu bayrakları. Onlara katılıyorum. İçlerinden en konuşkan olanın adı İpek. O da yüzüne beyaz pudra ve dudaklarına kırmızı ruj sürmüş. Kendisi gibi makyaj yapmış diğer Çerkes kızlarından bahsediyorum. Meğerse bu Çerkeslerin güzellik anlayışıymış. Bir Çerkes kızı hoş görünmek istiyorsa böyle süslenmeliymiş. Hoş sohbet insanlar olduklarını fark ediyorum. Onun da sadece babası Çerkes’miş. Annesi ise Türk’müş. Dilini bilmiyormuş. Fakat anadil hakkını da sonuna kadar savunuyormuş. Soru sormama fırsat bırakmadan çabuk çabuk konuşuyor. “Dilimizin anayasal taleplerimiz doğrultusunda anadil olmasını çok isteriz. Dil her şeydir. Biz bu yüzden öğrenemedik. Bugün Kürtler bunu isteyebiliyorsa biz de isteriz.”

Alan kalabalıklaşıyor. Geleneksel Kafkas kıyafetleriyle insanlar sohbet halinde. Kimse Çerkesce konuşmuyor, konuşamıyor. Bir an sonra pankartlar ortaya çıkmaya başlıyor. Demokratik Çerkes Hareketi yazan pankartı tutan top sakallı bir beyin yanına yaklaşıyorum. Tacettin Bey; grubun lideri. Bana tabandan gelen bir Çerkes hareketi ile haklarını almaktan yana olduğunu söylüyor. Nasıl olacağını merak ediyorum. “Biz bilinçsiziz” diyor ve arkadaşlarını göstererek, “Gördüğünüz gibi derneğimiz sadece üç kişiden oluşuyor. Halkımız dilini bilmiyor. Haklarını aramıyor. Anadilde eğitim deseniz tınlamıyor”. Böyle bir durumda tabandan bir hareketle haklarını nasıl alabileceklerini soruyorum. Zeki bir tebessüm yüzüne yayılıyor. “Ben sosyalistim, solun halka inme metotlarını kullanacağız ve biz Çerkes haklarının ancak sol bir hareketle alınabileceğine inanıyoruz, devrimciyiz” diyor.

Ardından tören sonrası ateş yakılacak odunların yığıldığı deniz kenarına doğru ilerliyorum. Çerkes kalpağıyla bir bey, geleneksel kıyafetleri içindeki kızını seviyor. Röportaj yaptığımı görmüş. O da konuşmak istiyor. Samimi ve hissi ses tonuyla bana nereden geldiğimi soruyor. Söylüyorum. Kendisi denizciymiş. İtalya’ya, İspanya’ya mal taşıyorlarmış. Bana da sor diye rica ediyor. Anadilde eğitim hakkında ne düşündüğünü soruyorum. “İnsanlık hakkıdır” diye başlıyor sözlerine ve kendinden emin ekliyor, ” Bir insanının ana dilini konuşup konuşmaması kimsenin alıp verebileceği hak değildir. Bu Allah tarafından bahşedilmiş bir şeydir ve tartışılması söz konusu bile olamaz.” Adige dili eğitimi veren bölümlerin bazı üniversitelerde açıldığını ve bunun anaokulundan itibaren öğretilmesi arzusu olduğunu da belirtiyor Ferruh Bey.  Kendisini nasıl tanımladığını sorduğumda bir lahza düşünüyor. “Ben Çerkes’im ve Türk üst kimliğini kabul etmiyorum” diyor.

Ellinde Türk bayrağı tutan iki kadına yaklaşıyorum. Meral hanım emekli öğretmenmiş. Belli olduğunu söylüyorum. Kahkahaya atarak karşılık veriyor. Yanında arkadaşı var o da öğretmenmiş.  Ses kayıt cihazını çıkarınca bir an tedirgin oluyorlar. Ancak bana  çabuk ısınıp konuşmaya başlıyorlar. Anadilde eğitim ve Çerkes haklarının Türkiye’deki vaziyeti hakkında fikirleri olup olmadığını soruyorum. Meral hanım bölüyor sözümü. “Türkiye’de anadilde eğitim olmaz. Tek bir dil olur. Bakın hepimiz Türk’üz. Ben şahsen Çerkesliği bir memleket meselesi olarak görüyorum.” Bana nereli olduğumu soruyor. Öğretmenlerin o kendine has baskınlığıyla. Samsunlu olduğumu söylüyorum. “Bak” diyor “İşte sen Samsunlusun biz de Kafkasyalıyız ama Türk’üz değil mi ikimizde?” Aklım karışıyor. Ayten hanım da diğerini onaylayacak nitelikte şeyler söylemeye başlıyor. “Bu topraklarda doyuyorsak hepimiz Türk’üz. Düşünsenize o kadar çok isteyen olur ki o zaman işin içinden çıkamayız” diye devam ediyor fikrini kuvvetlendirmek için. Yanıt beklermiş gibi yüzüme bakıyorlar. Bir şey demiyorum. Teşekkür ederek yanlarından ayrılıyorum.

Tören boyunca dernek başkanları sırayla konuşuyor. Belediye başkanının kürsüdeyken “Galatasaray maçı yerine buraya gelmeyi tercih ettim” demesi üzerine çevreden “lütfettiniz” sesleri yükseliyor. Ferruh Bey alaylı bir eda ile gülümsüyor.  Anıtın açılışı yapılıyor. Alkışlar çok cılız kalıyor. Belli ki kimse beğenmemiş. Yanımdaki çocuk, “Bu hiçbir şeye benzememiş ki” diyor.

Hemen ardından gösteriler başlıyor. Hava kararmaya yüz tutmuş. Ilık bir meltem esiyor, Yistanbıloka (İstanbul Yolcuları) ezgisinin büyüsü ile birleşerek tüylerimi ürpertiyor. Müzik hissi iletmenin en iyi yoludur kelamını şimdi daha iyi kavrıyorum.  Rus Konsolosluğunun önündeki acıyı yavaş yavaş anlamaya başlıyorum. Ezginin en güzel bölümüne geliyoruz. Bu esnada gözümün önüne sürülen Çerkes kafileleri beliriyor. Pyotr Gruzinskiy’nin tablosunu anımsıyorum. Arkada sisli Kafkas dağları, ön planda sürülen Çerkesler kağnıların üzerinde perişan ve biçare.

Ertesi gün İstanbul Kafkas Derneği Başkanı Ümit Duman’ın Üsküdar’daki ofisindeyim. Nezaketle karşılıyor beni. Hoş bir ses tonu ile elimi sıkıyor. Güleç yüzlü, iyi bakışlı bir adam Ümit Bey.  Geliş niyetimi bir kez daha yeniliyorum. Kendisinden hükümetin politikaları hakkında bilgi almak ve  bu konuda ne düşündüğünü öğrenmek arzusundayım.  Girizgâh olarak hükümetin Çerkes dili konusunda geçtiğimiz yıllarda attığı adımlardan bahsetmesini rica ediyorum. “Geçtiğimiz yıllarda bakanlığın onayı ile seçmeli ders olan Çerkesceyi bir gelişme olarak algılıyoruz” diyor. Ardından yüzü memnuniyetsiz bir hal alarak ekliyor, “Fakat kesinlikle yeterli değil. Hatta dalga geçildi bizimle diye düşünüyoruz.” Neden sorusu yüzümde belirmiş olmalı ki sormadan devam ediyor konuşmasına, “Yetersizdi, göstermelikti”. Peki, bunu size hiçbir katkısı olmadı mı diye sual ediyorum. Cevap veriyor “Bize bir avantaj sağladı. Öğretmen yetiştirme, müfredat hazırlama ve anadile altyapı hazırlama konusunda bize yol gösterici oldu.”  Bana fırsat bırakmadan devam ediyor, ” Bizim arzumuz bırakın seçmeli dersi, ilkokullarda, hatta anaokullarında tüm derslerin isteyen kişiler için Çerkesce verilmesi.”

UNESCO’nun Çerkesceyi yok olan diller arasında gösterdiğinin de altını çiziyor başkan.  “Sahip çıkmalıyız” diyor.  Bunun üzerine Ümit Bey’e Türkiye’deki Çerkeslerin bu konulardaki bilinçsizliği ve ilgisizliğini hatırlatıyorum. Geçen gün yapılan törende en fazla üç yüz kişi olduğunu da cümlemin sonuna ekliyorum. Üzgün bir ses tonuyla cevaplıyor beni. “Türkiye’de Türk asimilasyon politikaları Çerkesler üzerinde çok başarılı oldu. Bu halkımızda bir travma yarattı. Dil bilen Çerkeslerde bile var bu travma. Fakat artık bu korkulardan ve çekincelerden sıyrılıp kimliğimizi yeniden bulmanın vakti geldi. Dünya artık buna izin verecek”. Dünya izin verecek diyerek ben de gülümsüyorum.

Geçen gün törende geri dönüş hayalinden bahseden konuşmacıyı hatırlatıyorum. Geri dönüş deyince bakışları donuklaşıyor. Şimdi sesi daha kısık. “Kafkasya’yı hiç bilmeyen ama Çerkesya mitolojisi ve hikâyeleriyle büyüyen bir Çerkes‘in içinde daima bir Kafkasya hasreti, bir dönüş arzusu vardır” diyor. Dönüş arzusunun olması ilgimi çekiyor. Eklemek istediklerini soruyorum. Çifte vatandaşlık imkânları ve Türkiye-Rusya arasında vizenin kalkması ile Çerkeslerin ve diğer Kafkasya halklarının anavatanlarını daha rahat görebileceklerinin de altını çiziyor ümitli bir edayla.

Röportaj sonrası Üsküdar-Beşiktaş vapurundayım. İstanbul Yolcuları ezgisi kulağımda çalmaya devam ediyor. Çerkesleri taşıyan gemileri görür gibi oluyorum.  Geminin üzerinde kalpaklı Çerkes genci ezgiler söylüyor. İstanbul’a yeni memleketine derdini anlatıyor.



14 Mayıs 2013 Salı

Değişimin Eşiğinde Kâğıthane


İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin imar kararını onaması ertesi arazilerini boşaltmaya başlayan Cendere Caddesi’ndeki depoların nakilleri sürürken Kâğıthane Belediyesi dere çevresi güzelleştirme çalışmalarına başladı. Belediyenin yanı sıra inşaat firmaları da rafta duran projelerini hayata geçirme telaşında.

Kâğıthane Belediyesi yaptığı yazılı açıklamada, dere çevresinin daha yaşanabilir alanlar olarak tasarlandığını, bu nedenle derenin her iki tarafının dinlenme ve spor alanları olarak dönüşüme tabi tutulduğunu, takriben en geç 6 ay içerisinde çalışmaların sona ereceğini belirtiyor.

Artık bölgede tek tük kalan az sayıda depodan Cevahirler Depo’nun sorumlusu Eyüp Cevahir, Çevremizdeki depoların hemen hepsi gittiler. Biz de yavaş yavaş boşaltıyoruz artık diyor. Belediye’nin güzelleştirme projesinin kâğıt üzerinde güzel göründüğünü de sözlerine ekleyen Cevahir,  Fakat burada boy boy alışveriş merkezleri yükseliyor. Hemen şu ilerde bir AVM inşa halinde mesela. Bauhous yapıldıktan sonra zaten bizim işler sarpa sardı. Biz onlarla aynı işi yapıyorduk. Umarım bizden boşalan yerler kâğıt üzerindeki gibi park ve bahçe olur.

Başak Konutları Yönetim Kurulu Başkanı İbrahim Ethem Aksu ise AVM ve inşaat firmalarının yoğun ilgisini konuma bağlıyor. Bundan dolayı Kâğıthane’nin son yıllarda çok değerlendiğini dile getiren Aksu sözlerini şöyle sürdürüyor,  Kâğıthane özellikle Maslak ve Levent’e yakınlığı ile dikkatleri üzerine çekmiş vaziyette. Değerlenen araziler ve artan emlak fiyatları bunun önemli bir göstergesi. Büyük inşaat firmaları gözlerini buraya çevirdiler. NEF’ler bile burayı tercih ediyor. Arsa fiyatları epey arttı. Bizim burada bile beş yıl içerisinde daire fiyatlarında epey bir artış söz konusu.

Dere çevresinin ıslahınınsa inşaat firmalarının arzuları yönünde geliştiğini iddia eden Aksu meseleye, Buraya gelen inşaat şirketleri biraz daha alım gücü yüksek bir zümreye hitap ediyor. Buradan ev alan adam yaşayabileceği düzgün bir çevre ister, park ister, bahçe ister. Depoların çürümüş ve yanmış arabalarını görmek istemez. Belediye bunun bilincinde bu ilgiyi artırmak için yapıyor tüm bunları, ifadeleri ile açıklık getirmeye çalışıyor.

Birçok inşaat firması gözlerini Kâğıthane’ye çevirdi. Yılmaz Ulusoy İnşaat’ın baş mimarı ve inşa halinde olan YUVA Evleri’nin proje sorumlusu Tuluğ Hekimoğlu, Kâğıthane’de birçok boş ve ucuz arazinin bulunduğunu ve bunların değerlendirilmesi gerekliliğini dile getirerek, Kâğıthane’ye birçok ofis yapılıyor. Burada çalışan beyaz yakalıların ikamet edebilecekleri işyerlerine yakın evlere ihtiyaçları olacak.  Biz bunu gördük ve dereye çok yakın bir konumda bir site projesine başladık. Doğal olarak bu projeler üst gelir gruplarına hitap edecek, sözleriyle Aksu’yu onaylıyor.

Kâğıthane’deki bu değişim en çok dar gelir grubunu rahatsız ediyor. Uzun zamandır Kâğıthane’de ikame eden Bakkal Ramazan Sarıkaya Kâğıthane’nin değişimini, Binalar yapılıyor. Eskiden buraya adam gibi otobüs yoktu. Şimdi her şey var. Yeni insanlar için lüks konutlar yapılıyor. Umarım biz de burada kalabiliriz sözleriyle özetliyor.

Özellikle böyle bir dönemde dere çevresi güzelleştirme projesi çok anlamlı görünüyor.  İnşa halinde siteler, AVM’ler, işyerleri ile Kâğıthane hızlı bir dönüşümün içerisinde. Kâğıthane Belediye Başkanı Fazlı Kılıç’ın “varoş Kâğıthane’yi elit bir ilçe haline dönüştürme” isteği derenin hemen yanı başında tüm haşmetiyle yükseliyor.

Abidin Önder Öndeş

16 Nisan 2013 Salı

Sabahattin Ali ve Gazeteci Kimliği


Sabahattin Ali her şeyden önce bir muhalifti. Ne sosyalist, ne komünist, ne de başka bir şey. Onun üzerinde durduğu ana kaideler iktisatta bağımsızlık ve toplum için demokrasiydi. Bu yüzden Sabahattin Ali değerli bir fikir adamı ve boğaza takılan bir muharrirdi. Gazeteciliğiyse yine bunun üzerinde gelişti. Osmanlı’dan beri gazeteciliğin fikir zikretmek olarak anlaşıldığı bu coğrafya da adından söz ettiren, canı yakılan ve en mühim olanı da korkulan bir gazeteciydi Ali. Korkuluyordu çünkü yazdıkları çok sivriydi. Yalnız bu kalem, sivriliğinin yanı sıra gerçek bir aydının, kıvrak zekâsının ürünüydü. Ondan korkulmasının diğer bir nedeni de kendine güveniydi. Bu güvenin ardındaysa sürekli çalışan bir zihnin aydınlığı vardı.

Sabahattin Ali gazeteciliğe gerçek manada Markopaşa’ya kadar başlamadı. Yani bir gazete bünyesinde profesyonelliğe adım atması 1947 senesine rast gelir. Ancak dergi ve gazete için, edebiyat tenkitleri, fikir yazıları kaleme alması yavaş yavaş 1930’larda karşımıza çıkmaya başlar. Bunlar arasında ilklerden sayılabilecek Görüş Mecmuası Hakkında Bazı Kişisel Mütalaalar’ı Resimli Ay’da yayınlanır. Bu kritikte Ali, Görüş dergisinde yayınlanan makaleleri ve fıkraları eleştiriye tabi tutar. Dönemin önemli yazarlarından Ahmet Hamdi’nin Paul Valery üzerine kaleme aldığı yazıyı şöyle tenkit eder mesela:

Ahmet Hamdi Bey’in” Pol Valeri” hakkında bir yazısı vardı. Bu makalede zannıma lüzumsuzdu. Keşke bu çok meşhur adamın birkaç şiiri tercüme esilseydi de okusaydık ve eğer bu mümkün değilse, bu dâhiyi okumak Fransızca bilmeye vabeste ise o zaman hakkındaki makaleleri de o lisanda arasaydık.

Bu sarışın, kısa boylu adamın çokça da edebiyat eleştirisi vardır. Dönemin en önemli edebiyat dergisi Varlık’ta 1934-35’te Knut Hamsun’u ve Shakespeare’i irdeleyen yazıları yayınlanır. Bunlardan en ilginci Sahte Shakespeare’ler: Bacon, Eduard de Vere adıyla basılan Shakespeare’in eserlerinin başkaları tarafından yazıldığının yalanlanmasıdır. Bu makalelerde Sabahattin Ali, kanıtlarıyla ve çıkarımlarıyla bunun mümkün olamayacağını izaha çalışır. Ardından Ulus’ta görürüz Ali’yi, burada da siyasete hiç buluşmaz. Yurt ve Dünya’da ağırlıklı olarak piyes kritikleri yapar. 

Sabahattin Ali’nin yazılarındaki kırılma noktası Zekeriya Sertel ve eşi Sabiha Sertel’in birlikte çıkardıkları Tan gazetesi ile başlar. Burada yayınlanan Bir Memleketi Kurtarmak İçin fıkrasıyla dikkatleri üzerine çekmeyi başarır.

Bu fıkranın yayınlanma tarihi çok ilgi çekicidir. Sene 1944’tür. Yani İkinci Dünya Savaşı’nı kimin kazanacağının artık ortaya çıkmaya başladığı vakittir. Bundan itibaren Türk Basını, aynı siyasiler gibi kazanan tarafın yanında olmaya çalışır. Eski Almancılar ya tasfiye edilir ya da tutuklanır. Turancılar birdenbire kendileri dışlanmış ve istenmez kesim olarak bulurlar. Görece sosyalistlerin durumu daha iyidir. 1946’da Stalin Türkiye’ye aleni düşman bir tavır sergilemesi ile nihayetlenecek bu ılımlı hava yerini bundan sonra anti-emperyalist olarak adlandırılabilecek kesimin zor günler yaşadığı cehennem sıcaklarına bırakacaktır. Hıfzı Topuz Türk Basın Tarihinde 1939-1945 dönemi arasında Türkiye’de basının vaziyetini şöyle anlatıyor:

1939 Eylül’ünde İkinci Dünya Savaşı Patlak verir. Bütün dünyada gerginlik artar olağan üstü önlemlere yönelinir. Türkiye savaşın dışındadır ama 1940 Kasım’ında sıkıyönetim ilan edilecektir. Hükümet artık savaş bitene kadar bu sınırsız yetkileri kullanacaktır. Basın özgürlüğünün hiç lafı olmaz bu dönemde. Bakanlar Kurulu gerekli gördüğü anda, dilediği gazeteyi, dilediği sürece kapatacaktır. Bu kararlar kesindir, ne meclis karışır bunlara, ne de Danıştay. Kararı Basın Genel Müdürlüğü telefonla bildirir gazetelere o kadar. Gazete kapatılmıştır. Ondan sonra başbakana mektuplar yazılır. Devlet başkanın olgunluk gösterip gazeteleri affetmesi istenir. Günün birinde de bu aflar çıkar. Gazetenin patronuna, “gazeteni artık çıkartabilirsin,” denir ve gazete yeniden çıkmaya başlar. Böyledir bu dönemin genel havası

Dönemin genel havası böyledir. Savaş bittikten sonra pusula gibi kutuplaşan dünyada Türkiye, Sovyet Rusya tehlikesiyle “demokratik bloğa” yaklaşmaya çalışır. Basının da buna riayet etmesi istenir. Fakat bu riayetin çok pahalı patlayacağını söyleyen usta bir kalem en çok arzu edilmeyen yıllarda Markopaşa adında bir mizah dergisini Aziz Nesin ile 1000 liralık bir sermaye ile kurar. Markopaşa’da Sabahattin Ali en mühim siyasi yazılarını kaleme alır. Bunlardan dolayı tutuklanır ve Sultanahmet’te üç ay hapis yatar. Kimleri rahatsız etmez ki Markopaşa, Cemil Sait Barlas, Falih Rıfkı Atay, Başbakan Recep Peker ve daha niceleri. Son olarak dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü.

Bu üçü içerisinde göze en çok batanı ve Sabahattin Ali’nin de yakinen tanıdığı ünlü gazeteci Mehmet Barlas’ın babası CHP Gaziantep milletvekili Cemil Barlas’a içerlediği Ayıp fıkrasıdır. Ali, Cemil Sait Barlas’ın Meclis’te yaptığı konuşmasında “Markopaşa’nın kökü dışarda” lafına cevaben yazar bu yazıyı. Nitelikli yazısında şunları dile getirir:

Bu milletvekili ne yazık ki, bu satırları yazanın elini sıkar ve evine gelen bir adamdır.

Şu gelecek cümle gemileri yakacak cinstendir:

Hâlbuki ben bu milletvekilinin kökü dışarda olduğuna sahiden inanacak olsam, elini sıkmak değil, suratına tükürürdüm.

Bu milletvekili herhalde bu satırları yazanın kitaplarını okumuştur. Bunların içinde bu memleket ve bu millet endişesinden başka bir duygu aksettiren, yani kökü dışarda olan bir tek satır gösterebilir mi?

Vatanımızın istiklali üzerine en küçük bir gölge düşmesin, istiklal anlayışımız Atatürk’ün çizdiği yoldan ayrılmasın dediğimiz için mi kökümüz dışarda?

Bin bir hileli yoldan bağrımıza sokulup bizi tekrar yarı müstemlekeliğe sürüklemek isteyen sömürücü yabancı sermayeye karşı uyanık bulunmak istediğimiz için mi kökümüz dışarıda?
Bu milletvekili pekiyi bilir ki bu satırların yazarı sırf kalemini ve kanaatlarını satmadığı için birçok kahırlara uğramış, o milletvekili gözünde nimet sayılanları tepmiştir.

Kökü bu toprakta olanların en kutsal ve en kaçınılmaz vazifesi olan askerlik hizmetini dahi yapmamış bulunan ve şimdi bazı arkadaşlarının kendisinden daha çabuk parlak mevkilere yükseldiğini görüp içi giden bu milletvekilinin kendini göstermek için daha temiz bir yol seçmesi doğru olmaz mıydı?

Siyasi ihtiraslar bir insanı,  başkalarının mukaddesatına dil uzatacak kadar mı ileri götürmeli?
Ayıp değil mi?

Markopaşa sadece hükümet tarafından “Sovyetçi” olmakla suçlanmaz. Falih Rıfkı Atay’ın Ulus’ta benzer sözler ile itham ettiği Sabahattin  Ali ve dolayısıyla Markopaşa kendini öyle bir savunur ki Falih Rıfkı Markopaşa’ya düşman kesiliverir.

Ukalanın biri mecliste, Hz. Muhammed’in kızları hendek savaşında şehit düştüler demiş.
Meclis’te bulunan zarif bir zat da “Kızları değil, oğullarıdır, Muhammed’in değil, Ali’nin oğullarıdır. Hendek savaşı değil, Kerbela’dır.  Hangi birini düzelteyim, “ demiş. İşte bu hatalar gibi, Ulus gazetesi de âdeti olduğu üzere büyük bir gaf yapmıştır. Hangi birini düzelteyim.

Markopaşa’da başlığın yanında yer alan figüre Ulus’ta yapılan karalamaya karşı şu cevap verilir:

Markopaşa Sovyet değildir, selam ayakta değil, elle verilir. Sovyet selamı öyle değildir. Resimde Markopaşa selam vermiyor, elini kulağına götürmüş dert dinliyor. Ve işin en mükemmeli de bu resim tek bir çizgi ilave edilmeden Ulus’un arşivinden alınmıştır.

Ey Ulus ve ey Falih Rıfkı!

Neren doğru ki, kalemin doğru olsun!

Sabahattin Ali’nin duruşunu ve dönem hakkında mütalaasını daha iyi tasvir hasebiyle ilk ikisini Markopaşa’dan seçtiğim fıkralarla birlikte Alibaba’da yayınlanan bir belirleyici yazısına daha değinmek istiyorum. Bunlar yayın sırasıyla Tam Demokrasi, Kokuyor ve Ne Zor Şeymiş başlıklı yazıları. Bu üç yazıyı tercih etmemin nedeni salt güncel olayların bir analizini sunmamaları, ayrıca  Türkiye’nin her dönemi için kullanabilecek bir tür nüve ihtiva etmelerinden ileri geliyor.

Tam Demokrasi fıkrası Markopaşa’da 6 Ocak 1947’de yer alıyor. Yazıya şöyle giriş yapıyor Ali: “Artık bizde de tam demokrasiye geçmenin sırası geldiği kanaatindeyiz.” Ardından dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na yapılacak keskin bir tenkitle nihayetlenecek yazı şöyle devam eder:

Demokrasi, halkın halk tarafından halk için idaresi demek olduğuna göre, hükümet halk ile işlerden elini eteğini çekmeye başlamalı, kendi işine bakmalıdır.
Mesela şimdiye kadar yalnız okulunu, köyünün yolunu, deresinin köprüsünü yapmaya mecbur olan köylü, bundan sonra bütün memleketin şoselerini, demiryollarını, demir ve beton köprülerini de aralarında imece ile yapmalı, hükümet ise ancak hükümet konağı, beyzadelere lüks okul, kendilerinin bulunduğu semtlere asfalt yol yaptırmakla kalarak halk hâkimiyetine hürmet etmelidir.

Bilhassa şu paragrafa dikkat çekmek isterim:

 Yine halkın bir ihtiyacı olan petrolü aramak, sondaj yapmak, Amerika’dan makine getirmek, petrol bulamamak gibi karlı işler Raman Dağı civarındaki aşiretlere bırakılmalı, hükümet Maliye Bakanlığı bütçe ve mali kontrol umum müdürlüğünde altın aramak gibi verimli işlerle uğraşmalıdır.

Bu paragraftaysa basına baskı döneminin kısa fakat etkili bir eleştirisini görürüz:

Hükümet ancak, kafalarında makam sahiplerinin hoşuna gitmeyecek fikirler taşıyan kimseleri zararsız hal getirmek için gereken en şiddetli tedbirleri almakla yetinmelidir.

Bu noktada akıl veriyormuş gibi görünerek meseleyi şöyle toparlar Sabahattin Ali çok ince bir “humor” ile:

Fakat hangi çeşit adamın, hangi çeşit fikrinin, hangi çeşit makam sahibinin ne dereceye kadar hoşuna gitmeyeceğini tespit etmek zorca olduğundan, umumiyetle kafalarında herhangi bir fikri taşımak gibi demokrasiye aykırı harekette bulunanları derleyip, toplayıp kamplarda muhafaza suretiyle demokrasiye hizmet etmek, bizce en kestirme yoldur.

Şükrü Saracoğlu’na yaptığı şu eleştiri tüm fıkranın niçin kaleme alındığı verir bize:

Böylece, bizden geri olan bütün demokrasiler bizi taklide başlarlar ve birkaç sene evvel Sayın Saracoğlu’nun: “Bu harpten sonra bütün dünya bizim rejimimizi kendisine örnek tutacaktır” yolunda savurmuş olduğu keramet tahakkuk eder.

Subjektif bir nazar getirdiğimi inkâr etmemekle beraber, bu fıkranın hemen her bölümü Türkiye’nin başka herhangi bir yılı için de pekâlâ geçerlidir. Ali’nin gelecek öngörüsü kesinlikle değildir bunlar. Bir ileri görüşlülükten bahsetmek abesle iştigal olur bu noktada. Tüm bunlar sadece dönemini iyi analiz eden bir dimağın söyledikleridir. Yaşadığı dönemi iyi analiz eden ve bundan yaptığı çıkarımları, yüksek edebi bir dil ve kıvrak bir üslup ile harmanlayan Sabahattin Ali’nin bugün hala okunmasının nedeni de bu olsa gerek. Sanırım iyi gözlem farkında olmadan aydına bugünle birlikte geleceğin de anahtarını hediye ediyor.

Bir diğeriyse onun kadar üzerinde durulması gereken Kokuyor fıkrası. Çok kısa olan bu yazı keskin bir sirke gibi kokuyor. Her satırının ustaca kurgulandığı ve Ali’nin hükümetten tepki almasına neden olan fıkra şöyle başlıyor:

Ankara’da bir doktor öldürülüyor, bir başka doktor kendini öldürüyor. Sonra bir vekil kendini öldürüyor. Ortaya sahte katil sürülüyor. Mahkemenin yeri değiştiriliyor, işin içine mühim isimler karışıyor, yabancı ülkelere giden paralardan, yabancı elçiliklerle temaslardan bahsediliyor, nihayet sahici katil meydana çıkıyor, ama öldürme sebebi gizli kalıyor. Bazı şeyler açıklanıyorsa da bazı şeyler saklanıyor.

Bir vapurla altın kaçırılıyor. Avrupa’da kibar bir bayan sınırda altın kaçırırken yakalanıyor. İşe mühim kimselerin, hatta elçilerin adı karışıyor. Gazeteler sütunlar dolduruyor, evvelce daha lüks bir vapurla kaçırılan altınların dedikodusu yapılıyor. Yine bir şeyler açıklanıyor, bir şeyler saklanıyor.

Burası bilhassa çok mühim:

Yirmi seneden beri petrol aranıyor, petrol bulunamıyor. On liralık makineler on milyona satın alınıp bir kenara altılıyor. Yabancı şirketlerin dalavereleri sürüyor. İş gazetelere düşüyor. Bir şeyler açıklanıyor ama bir şeyler de saklanıyor.
Arsa dalavereleri dönüyor, apartmanlar alınıp satılıyor, köşkler elden çıkarılıp parası Amerika’ya yatırılıyor. Bakanlar sorguya çekiliyor. Bakanların kardeşleri mahkemeye veriliyor. Bazı servetlerin hesabı sorulur gibi oluyor, bir şeyler açıklansa bile, birçok şeyler saklanıyor
Ne oluyor, anlamıyoruz. Ama bir şeyler, bir şeyler var ki kokuyor, çok fena kokuyor.

Dönemin gizli tertiplerine atılmış ve tabiri caizse kafa yaran bir taş bu. Hükümete aleni eleştiri ki, “kabul edilir gibi değil”. Nitekim onlarda kabul edemeyecek ve daha önce de belirttiğim gibi Ali’yi bu ve buna benzer yazıları nedeniyle 3 ay hapse mahkûm edeceklerdir. Sabahattin Ali alışıktır mahpushaneye. Konya’da, Sinop’ta az yatmamıştır. “Aldırma gönül, aldırma” diyerek geçirdiği bu günler Ali’yi asla yıldırmaz. Ancak Markopaşa “Ey teşhise çalış, kargadır önder dediğin” cümlesi dolayısıyla kapatılır. Bilindiği gibi dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü’dür ve ebedi şef gocunmuştur bu cümleye.  

Fakat Sabahattin Ali yılmaz. Markopaşa’yı Merhumpaşa izler. O da kapatılır. Hemen ardından Malumpaşa yayınlamaya başlar. Malum olduğu üzere ömrü fazla olamayacaktır. Sonra paşalardan sıkılan ve piyasada çokça taklidi olan ‘paşa’ ekinden vazgeçilir ve Alibaba yayın hayatına başlar. Alibaba da aynı akıbete uğrayacaktır çok geçmeden. Lakin Alibaba’da 25 Kasım 1947’de yayınlanmış bir fıkra, Ali’nin safça ve samimiyetle düşüncelerinin en öz ifade bulduğu yazısıdır.  Ne Zor Şeymiş başlıklı fıkra tüm fıkraları içerisinde belki de en dikkat çekici olanıdır. Sabahattin Ali’nin siteminin, öfkesinin şu cümlelerle ifade edilişine bir bakın:

Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer. Bir gün Almanların pabucunu yalayan, ertesi gün İngilizlere takla atan, daha ertesi günde Amerika’ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik. Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık. O da kendi cefakeş milletimizindir.

Meğer ne büyük günah işlemişiz. Kanunlu kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük.
Bugünün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmadık, hani apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimizden bir şey istedik.

Bu ne affedilmez suçmuş meğer. Neredeyse yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar. “Görüyor musunuz şu haini! İlle de namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor…”
Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi.

Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer! Bereket, zora katlanmasını bile bu millet de namuslu.

Sabahattin Ali,  Alibaba’nın da kapatılması üzerine Zincirli Hürriyet gazetesi için de birkaç yazı yazar.  Ancak artık iyiden iyiye kenara sıkıştırılmıştır. Bir kamyonla yurtdışına kaçmaya karar verir.

Sonra olanları zaten hepimiz biliyoruz. Birkaç sene evvel Sabahattin Ali’nin eserlerine iyiden iyiye merak sardığımda küçük bir yazı yazmıştım onun hakkında. Kızı Filiz Ali ile tanışmaya kadar sürükleyecek bu ruhsal etkilenme bana, Bir Gece Yarısı Sabahattin Ali’yi Hayal Etmek başlıklı hayatının kısa bir özeti denebilecek şu yazıyı yazdırdı:

Bu sarışın, hafifçe tombul adamı Konya’nın uçsuz bucaksız sarı, kurak ovalarında, sanki başkaca bir renk hatta ton yokmuş gibi aynı rengi alarak yerden yükselen toz bulutundan sakınmak için cebinden çıkardığı mendilini yüzüne siper ederken ya da Sinop’un yürekleri kedere boğan sisli gökyüzünde uçan hür martıları, yuvarlak çerçevesiz gözlüğünden yansıyarak, piposunu ciğerlerine çeke çeke taş mahpushane duvarlarının ardından izleyen bu kalbi hayal ediyorum. Sonra Kaz Dağları’nda hararetlendiğinde ceketini sol koluna alan ve sağ eline yerden bulduğu uzunca bir dalı değnek yaparak, tenha dağ yollarında yavaş fakat emin adımlarla meskenini aşındıran bu adamı onu gözden kaybolana dek izliyorum. Ardından Berlin’in yağmurlu, soğuk ve kasvetli, kâh aydınlık kâh karanlık sokaklarında gri, uzun paltosuna sarılmış dolaştıktan sonra, buğulanmış gözlükleriyle, Goethe ya da Schiller’in bir kitabını almak hasebiyle, tatlı bir heyecan içerisinde çamurlanmış, küçük ayakkabılarını silerek kitapçısına giren bu meraklı adamı tahayyül ediyorum. Muhayyilem bir an bulanıyor ve bir an çok kısa bir an boş kalan yeri Karanfil sokağındaki şirin evlerinde kızını kucağına alarak ona hikâyeler okuyan bu adamın, o sevecen babanın gök mavisi gözlerindeki tahassüsüsün sevecenliği kaplıyor. Fakat bu epey kısa sürüyor, duygularım o imajı aklıma getirerek tüm keyfimi ürkütüyor. Ah!Hatırlamasaydım, keşke sonunu bilmiyor olsaydım diyorum. Zihnimi kaçmak için ne kadar ikna etmeye çalışsam da perdenin arasından iğrenç suretini gösteren bir imge tüm bunların üzerine ite kaka, kirli elleriyle çıkarak bu tatlı hayallerden zoraki koparıp atıyor beni. Istıranca Dağları’nda, güneşli bir nisan sabahı yeni yeşillenen otları mide bulandırıcı tezatla kızıla boyayarak akan koyu kırmızı kanının üzerine yüzükoyun uzanmış bu adamın vaziyetinin ve ölmeden az önce elinden düşerek ölü bedenin yanında onu taklit etmek istercesine uzanan siyah deri çantanın suretinin, bir an bile olsa, bir miligram bile olsa zihnime zehrini zerk etmesini istemiyorum. Kaçıyorum, faydası dokunmuyor, yakamdan yakalayarak buyurgan emirleriyle zihnimin tüm sınırlarını arsızca ve benden hür olarak işgal ediyor. Kurtulamıyorum. Bütün gece canım yanıyor. Kurtulmak ne zor şeymiş meğer.

Haluk Şahin Soruşturmacı Gazetecilik kitabında realist-toplumcu yazarların yazdıklarıyla özellikle 20. Yüzyılda bir tip gazetecilik faaliyeti yürüttüklerine değinir. Buna örnek olarak Türk Edebiyatı’nda Mahmut Makal’ın Bizim Köy’üne işaret eder. “Bizim Köy bir iç Anadolu köyünde yaşayan genç bir Köy Enstitüsü mezunu öğretmeni notlarından oluşur. Köy gerçekçiliğini, olgusal net ve çarpıcı bir biçimde yansıtır. Köydeki yolsuzluğu, dinsel bağnazlığı, olanaksızlıkları dobra dobra anlatır. Çıplak gerçeğin yansımasıdır Bizim Köy. “  Şahin buna ek olarak Fakir Baykurt ve Yaşar Kemal’i de verir. Fakat en az onlar kadar önemli ve sanattaki amacının “insanları daha iyiye, daha güzele yükseltmek, insanlara bu yükselme arzusunu uyandırmak” olan Ali’nin Anadolu Hikâyelerine değinmemesi adı geçen bölümü eksik kılan en önemli noksandır. Çünkü Sabahattin Ali’nin Anadolu Hikâyeleri dönemin Anadolu’sunu mükemmel bir üslupla, fevkalade eşsiz gözlemlerle gözler önüne serer. En az Yaşar Kemal ve Fakir Baykurt kadar.

Bunun için Kamyon ve Bir Firar hikâyelerini misal olarak verebiliriz. Bir Firar’da jandarmalarca dayak yiyen köy delikanlısının nasıl işlemediği şuçu zorla kabul ettiği ve kaçmaya çalışırken öldürüldüğü anlatılır. Anadolu’da zaman zaman adaletin nasıl işlediğinin ve köylünün her açıdan durumunun açıkça bir eleştiridir. 1933’te kaleme alınan hikâye şöyle başlar:

İki candarma İdris’i aralarına almış götürüyorlardı.
İdris ayaklarına basamayacak haldeydi. Candarmalar çok dövmüşlerdi, fakat seke seke yürümeye çalışıyordu.
Bayram namazından İmamköy Camii’ni bastığı ve orada namaz kılanları soyduğunu en nihayet itiraf etmişti
Halbuki Böyle bir şeyden haberi bile yoktu…
Ne çare… Dayak bu. Her şeyi söyletir.
En aşağı yedi sene yiyecekti. Seke seke yürüyor, ara sıra ayağı bir taşa takılıp sendeledikçe candarmalardan biri koluna yapışıyordu.
Biraz yürüdükten sonra kendisine bir de cigara verdiler.
Bunlar da aslında fena adam değillerdi. Fakat ne yapsınlar, vazife… Takibe çıkarken “faili bulmadan gelirseniz gözüme görünmeyin” diye yüzbaşı sıkı sıkı emirler vermişti. Köyü soyan çoktan kirişi kırmış olacağı için, ne yapıp yapıp fail bulmak lazımdı.

Ne yapıp yapıp fail bulan candarmalar hikâyenin sonunda kaçmaya çalışan İdris’i vururlar.  Hiç suçsuz bir gencin bu ölümüyle hikayeyi şöyle noktalar yazarımız:

İdris etrafına bir bakındı… Şoşenin sağ tarafı fundalıktı. Candarmalara baktı. Silahları elde gidiyorlardı.
Bir şıçradı, hendeğin öbür tarafına atladı, düştü, tekrar kalkarak fundalıkta koşmaya başladı. Candarmalar “şırrak “ diye mekanizmaları açıp kapadılar, ondan sonra iki tok ses… Havada kısa ve keskin iki vınlama oldu. İdris olduğu yere yıkıldı.
Candarmalar yanına koştular. Ağzından ince bir çizgi halinde kan geliyordu. Gözlerini açtı: “Süleyman Ağa’nın bir şeyden haberi yok…” dedi. Başı yana düştü. Ağzından tekrar ve çok kan geldi. Tekrar gözlerini açarak: “Benim de…”
Gözlerini bir daha kapayamadan hafifçe gerildi. Olduğu yerde dimdik kaldı.

Naçizane benim Hanende Melek’ten sonra en çok beğendiğim hikâyesi Kamyon (1935) da bu şekilde iç yakıcı bir sonla biter. Konya’dan İzmir’e gitmek isteyen, fakat cebinde parası olmayan bir delikanlının dayak yemek korkusuyla hızla giden kamyondan atlaması ve ölümünün konu edildiği bu hikâye başlı başına bir çığlıktır. Çığlıktır çünkü Anadolu insanının maddi ve manevi vaziyeti, yoksulluğu, beklentileri, umutları, bıkkınları tüm canlılığıyla yedirilir hikâyeye. Ali bunu o denli başarılı yapar ki, ne bir acındırma vardır bunlar da, ne de duygu sömürüsü. İnsan için yazan Sabahattin Ali’den nefret edildiği tüm bunlardan sonra ortada değil midir?
Kamyon hikâyesine gelince, sanırım daha fazla anlatamayacağım. Anlatmak bu tür durumlarda ne kadar başarılı olursa olsun çok acemice kalacaktır.

Türkiye’nin bir dönemini hatta şimdiyi bir nebze de olsa anlayabilmek için Sabahattin Ali ve onun eserleri çok kıymetli ve bu kıymete hakkını vermemiz gerekli. En azından bu cinayet artık aydınlanmalı.

Ve son olarak ben bunca merakıma ve ilgime rağmen Sabahattin Ali’yi anladığımız iddia etmiyorum. Bir kelam vardır, en çok sevdiğimiz, aslında en az anladığımızdır.

                                                                                                                                            Önder Öndeş

Kaynakça

Topuz, Hıfzı. Başın Öne Eğilmesin, Bir Sabahattin Ali Romanı. İstanbul: Remzi Kitapevi, 2011.
Topuz, Hıfzı. II. Mahmut’tan Holdinglere Türk Basın Tarihi. İstanbul: Remzi Kitapevi, 2012
Sabahattin Ali. Markopaşa Yazılar ve Ötekiler. Haz. Hikmet Altınkaynak. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2012
Sabahattin Ali, Bütün Öyküler, Şiirler ve Oyun. Haz. Sevengül Sönmez. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2009
Şahin, Haluk. Kim Korkar Soruşturmacı Gazeteciden-Araştırmacı ve Soruşturmacı Gazetecilik: Dün, Bugün, Yarın. İstanbul: Say Yayınları, 2012