17 Ekim 2012 Çarşamba

Öteki


Toplumda her zaman bir öteki vardır. Bu sanırım kaçınılmaz bir olgu; nicelikte fazla olan taraf, kendi gibi olmayan, ona göre daha az sayıda birey barındıran grubu dışlama eylemi gösteriyor. Kimisi işi abartıp dışlamanın ya da günümüzün moda tabiriyle “ötekileştirme”nin ötesine geçerek azınlıkta kalan grubun mülkiyet hakkına hatta yaşam hakkına bile tecavüz edebilecek noktalara gelebiliyor. İşte toplumlar günümüzde bu hengâmenin ortasında, kendi varlıklarını sorgulamanın ve diğerini anlayabilmenin yetisini kazanmak için ufakta olsa bir hareketin içine girmiş durumdalar. Fakat bu hareket o kadar çelimsiz kalıyor ki 19. ve 20. Asırlarda büyük çapta şekillenen ulus-devletler artık kendi “Hayali Cemaatleri”nin temellerini aydınlatabilmenin, inşası uğruna harcadıklarının ve harcattıklarının bedelini sorgulamanın eşiğine henüz tüm bu nitelikli kıpırdanmalara rağmen gelebilmiş değiller. Kıpırdanmaların verdiği umutla; en azından günümüz Türkiye’sinde bunun peşinde koşan ve toplumu revizyonist bir bakış açısıyla öğretilen-belletilenlerin alanı dışında görebilmek için çaba harcayan insanlar var ve umarım bu münferit hareketler tüm toplumun hastalanan hücrelerine sirayet ederek, “yeni bir şeylerin” ortaya çıkmasına ön ayak olabilirler.

Şu anda içinde yaşadığımız ulus-devlet ise kendini inşa etme sürecinde öyle ya da böyle kendisi gibi olmayanı dışlama eğilimine kapıldı. Onun gibi olmayanı zaman zaman “düşman” ya da “hain” ilan ederek kapı dışarı etmenin veya “haddini bildirmenin” yollarını aradı. Bundan en çok etkilenenler ise tabi olarak Türkiye’deki gayrimüslimler oldu. Özellikle Ermeniler ve Rumlar yoğun ve kalabalık bir nüfusa sahip oldukları için bundan kıyasıya etkilendiler.

Hepimiz sosyal hayatın içinde varız. Yani bir ormanda yalnız başına yaşadığınızda kimliğinizin hiçbir önemi yoktur. Size toplumda bilinçli ya da çoğu zaman bilinçsiz olarak ne olduğunuza göre bir kimlik verilir. Sosyal hayatta gayrimüslim olmak ise işte tamda bu size verilen kimliğin başkaları tarafından yorumlanması sonucunda ortaya çıkar. Sözgelimi ahlaksız bir Ermeni, sırf Ermeni kimliği dolayısıyla böyledir gibi bir görüş o bahsi geçen Ermeni’nin kişisel özelliklerinden, yani “ben” in den bağımsız olarak şekillenir, biçimlendirilir.  Kişiyi birey olarak nitelendirmekten önce Ermeni olarak değerlendirmek ve ona göre bir tavır almak ise nitekim patolojiktir. “Ben hayatımda hiç Ermeni görmemiştim” diyerek bir Ermeni’ye yaklaşan bireyin zihnindeyse bu patolojik rahatsızlık iyice açığa çıkıp sözel olarak ifade bile bulabilir.(Ne bekliyor ki.) Ya da “sen Ermeni misin? gibi bir soruyla karşılaşan Türk’ün “estağfurullah “ cevabını vermesi de yine aynı hastalığın nüksetmesinden başkaca bir şey değildir. Sonuçta insana yaklaşımda kimi kesimlerin zihniyetlerinin tedavisi bu nedenle çok elzem görünüyor toplumun genel sağlığı için.

Toplumun kabullerine göre biçim alan ve devamlılığını onun üzerine kuran siyaset kurumu ise yeni bu zihniyet tedavisinin neticesine bağlı olarak yeni bir düzeye gelebilir. Demokrasiyi sadece kendi için istemeyen herkes için isteyen bireylerin meydana getirdiği bir toplumda azınlıklar ya da ötekileştirilenlerde seslerini duyurabilecek bir özgürlüğe kavuşabilirler. Siyasi partiler pragmatik bir yaklaşımla ilkesiz ve vurdumduymaz davranarak salt rey için bunu görmezden gelirler, kendi kadrolarını zaten oy gelmez mantığı çevresinde bu kesimlere kaparlarsa ortaya vahim sonuçlar çıkar. En azından demokratik ülkelerde temel değerlerden biri olması gereken çoğulculuk yerine çoğunlukçu bir zihniyet siyasete egemen olursa vaziyet o ülkedeki herkes için çok kötü olur. Bir ülkedeki demokrasinin durumunu ve kapsamanı ölçmenin en iyi yolu  bünyesinde barındırdığı nicelikte azınlıkta kalan kesimlerinin de kendilerini hiçbir engel ya da dışlama olmadan özgürce ifade edebilmeleri oranında ölçülür. Buradan aldıkları geçer not öyle ya da böyle ülkenin durumunu gözler önüne serer.



9 Ekim 2012 Salı

New York Fotoğrafları


Bu ilki ikincisi gelecek.

Kasetten

Belki merak eden olur, sabaha çıkacağımız kesin değil, hani en azından ardımızdan birkaç bilgi kırıntısı bırakalım. Bu sabah çocukken en sevdiğim dinlemekten keyif aldığım şarkıları hatırladım, sebebini bilmiyorum  vardır bir nedeni diyerek bir kaçını paylaşıyorum.





























Suriye Ne İfade Ediyor?


Suriye tezkeresinin kabul edildiği bu günlerde Türkiye Dış İşleri için çok çetin bir sınavın ikinci oturumuna geçilmiş oldu. Kimi kesim tezkerenin onayının bir hata olduğunu dile getirirken, diğer bir kesimse doğru bir tavır olduğunun altını çiziyor. Burada Türkiye’nin yapması gerekenler ve gerekmeyenler bazen birbirlerinin sınırını işgal ediyor ve neticede karşımıza çok bileşik bir tablo çıkıyor. Bu da projeksiyonları kurmayı hayli bir zorlaştırıyor.

Farz edelim ki Suriye ile savaşa başladı ve Türkiye Hükümeti Şam’ı da içine alacak büyük bir operasyona girişti.  Burada cevaplanması gereken soruların ve çözülmesi gereken sorunların listesi epeyce kalabalık. Türkiye yalnız kalır mı? Rusya’nın ve Çin’in tepkisi ne olur? ABD başkanlık şeçimlerinden önce elini taşın altına koymak ister mi? NATO ABD’nin desteğinden yoksun olarak savaşa destek verir mi?  İran nasıl bir yol izler? Savaş nasıl neticelenir ve Türkiye savaşı kazanır mı yoksa kaybeder mi ya da biraz bilmiş bir ifade ile kazanarak kaybeder mi?

İlk soruya verebilecek cevap aslında net; özellikle Avrupa’daki ekonomik krizin ardından zaten kendi içinde sorunlara batmış olan AB destek verse bile bu hava desteğinden öteye gitmez. Belki orada 19. asırdan beri söz sahibi olmuş Fransa ufak çaplıda olsa askeri bir yardımda bulunabilir. ABD’den yana şüpheliyim. Çünkü seçimlerden önce hiçbir başkan böyle bir riske girmek istemeyecektir. Seçimlerden sonra patlak veren bir savaşta ise kendi iç sorunlarıyla boğuşan bir ABD ile karşı karşıya kalacağız. Kimse özellikle bu yeni dönemde yeni bir Irak faciası yaşamak istemeyecektir, seçimi kazanan Cumhuriyetçiler olsa bile. Olası bir savaş vaziyetinde Rusya ilk etapta ses çıkartmayacaktır. Sadece Lavrov kanalı ile bir iki “savaşı desteklemiyoruz ve bir an önce Türkiye’nin sınırlarına çekilmesini istiyoruz” tadında açıklamalar gelecektir. Rusya görece iyi ilişkiler geliştirdiği Türkiye’yi bir çırpıda gözden çıkaramaz. Peki, sonra ne olur? BM’lere konuyu ilk taşıyanlardan biri olur ve savaşın seyrini izlemeye koyulur, ardından Türkiye eğer hızlı ve etkili olursa ateşkes çağrısını üstüne basa basa yeniler, en kötü ihtimalle batağa saplanan bir savaşta gizli yollardan Suriye’ye para ve silah yardımı şıkkını da seçebilir. Ama asla çatışmalara müdahil olmaz, olmak istemez. Çin ise Rusya’dan farklı bir yol izlemeyecektir. Ekonomik çıkarlarını korumaya çalışarak Rusya’ya göre geri planda kalacağından BM’de sesini yükseltmeyi deneyecektir. NATO savaşa ABD desteğinden yoksun olarak belki İngiltere kanalı ile destek verebilir. En azından politik açıdan da olsa İngiltere’nin bu konuda desteğini alacağından şüphem yok Türkiye’nin. Gelelim asıl mevzuya; Türkiye muhtemelen Esad’ı devirir ve Esad ailesi gizli yollarla ülkeyi terk eder, BAAS’ın sonu gelir. Fakat Türkiye bunu için çok ağır bedeller öder, şehit haberleri yapılmaz olur ve Türkiye’deki muhalefet iktidarı kıskaca alır. Taksim meydanı binlerce insanla dolar. Milliyetçi vurdumduymazlıktan sıyrılan basın savaşı kıyasıya eleştirir. Karşılıklı “vatan haini” iltifatları havada uçuşur. Peki, bundan sonra yani savaşın ertesinde ne olur? Türkiye Suriye’yi ilhak mı eder? BAAS devrildikten sonra eğer muhalif kesim tek yumruk olmayı becerebilirse Türkiye’nin geri dönmesi için baskılarda bulunacaktır, BM’den sanırım bahsetmeye gerek bile yok. Rusya ve Çin seçimi masaya sunacaktır, Suriye kendi kaderini tayin etmeli diyeceklerdir. Türkiye hükümeti ise  o topraklarda siyasi olarak yandaşı bir iktidarı görmek isteyecektir. Bahsetmeye gerek var mı bilmem ama bu iktidar ABD çıkarlarına da yakın duran bir grup ya da isim olacaktır.  Yalnız Türkiye’nin beklediğimiz kadar güçlü ve taktiksel anlamda bir savaş imza atamadığını ve İran’ın da işe müdahil olabileceği ihtimali de en az diğeri kadar gerçekçi kestirim. İran, Suriye rejimine desteğini her fırsatta dile getiriyor. Olası bir savaşta da destek verecektir. Fakat asla açıktan açığa bunu yapmayacaktır. Bugün  Esad’ın ordusunda İranlı askerlerinde olduğu artık bilinen bir gerçek. Türkiye böyle bir durumda belli bir alana kadar ilerleyip (stratejik noktaları alarak teyakkuz da bekleyerek) uluslar arası destek kapılarını bir bir çalacaktır. Bu arada Suriye’deki muhaliflerin kontrolünü sağlamaya çalışacak ve bir mutabakata varılmazsa savaş bir bataklığa dönüşecektir. Kürt ve diğer etnik grupların ya da mezhepsel ayrılıklar yaşayan Suriye’nin yeni bir büyük Lübnan olmaması içinse hiçbir neden yok.

Tezkerenin onayı yapılması gereken bir gözdağıydı. Suriye Türkiye ile bir çatışmaya asla ama asla istemeyecektir. Olası bir savaş küçük bir ihtimalde olsa en nihayetinde Suriye, Türkiye için ne ifade ediyor sorusunun cevabının verilmesi gerekir olası bir savaş kararından önce. Eğer ABD ve NATO güdümümde bir fedai olarak kullanılacaksa bu Türkiye’ye büyük zarar verecektir. Ekonomik atılımın öyle ya da böyle olduğu son yıllarda Suriye Türkiye için sonu galibiyet de olsa (ki günümüzde kazanan da ağır bedeller ödüyor) bir bataklıktan öte bir anlam ifade etmiyor özellikle nerden ne çıkacağı belli olmayan Ortadoğu coğrafyasında.



Uzun bir zaman sonra yeniden yazmaya başladım, özlemiş be.

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Bir "Üniversite" Olarak Bilgi


Bilgi Üniversitesinin reklamı yapmıyorum zaten böyle bir amacımın olması da beklenemez. Sadece Türkiye’nin düşünsel anlamda en ileri liberal üniversitesinden bahsetmek niyetindeyim. Hazır LYS sınavlarına birkaç hafta kala bir üniversitede sadece kantine önem vermeyen adayların nazarını buraya çekmek derdindeyim.

 Üniversite her şeyin üzerinde bir kurumdur, böyle olması gerekir. O ne ait olduğu devletin ideolojisinin bir saç ayağa ne de oligarşik bir biçimde oluşturan hegemonik  fikirlerin ele geçirdiği bir kurum olmamalıdır. Üniversitenin dini yoktur, milliyeti yoktur, davası hiç yoktur. Öğretimini verdiği şeyden başka da bir yönlendirme yapamaz, onun duruşu sadece bilim lehinde olmak zorundadır. O bir fikir ülkesidir. Bu ülkenin salt hedefi bilimdir, bunun tartışmasıdır. Bu gerçek ne yazık ki Türkiye’de hala tam olarak kavranamadı. (İnkilap Tarihi derslerini anımsayalım.) Evren Darbesi ertesinde inşa edilen YÖK üniversitelerin zaten özerk olmayan kurumlarını iyice zincire vurdu. Kendi katı askeri ideolojisini üniversitelere bu kanal ile de uzun yıllar pompaladı. (Gündüz Vassaf iki üç ay evvel Bilgi’de verdiği konferansında o dönemlerde Türkçe yazmak zorunda bırakıldıklarını ve bazı akademisyenlerin arasında başka bir dilde yazmanın ayıplandığını anlatmıştı.) Lisenin serbest kıyafetle gidilen haline dönüştürülen üniversiteler o kadar derin bir yara aldı ki, günümüzde hala kan kaybediyor. Fakat Türkiye’de sayıları gittikçe artan vakıf üniversiteleri uzun vadede bu yaranın pansumanın da boş rolü almak için en uygun aday. Neden mi? Çünkü kurulan üniversiteler ilk olarak sürerliliğini öğrencisinin ödediği paradan alan bir mali güce sahip. (Zorla harç toplamıyor, istekli olarak verilen bir bedel üzerinden ve bunun oluşturduğu beklentilere göre bir muvazeneye sahip.) Bu da demek oluyor ki, devlet üniversitelerine göre özerk olma yolunda bir adım önde. Diğer bir noktaysa vakıf üniversitelerinin uluslar arası kuruluşlara ve kurumlarla daha çabuk entegre olabilmeleri. Bu da onlara resmi ideolojilerden sıyrılma ve devlet-üstü bir platforma oturmada çok büyük katkılar sağlıyor. Kabuğuna sinmiş devlet üniversiteleri yerine uluslar arası öğretim ve fikir ilişkilerinden korkmayan bir karakter alıyor bu sayede vakıf üniversiteleri.

Bilgi, bu avantajlarını çok iyi kullanan bir vakıf üniversitesi. Özerk olabildiği kadarıyla bunu tesis eden güçlü bir kurumsal altyapıya sahip. Üniversitesine kabul ettiği öğretimcilerin geniş portföyü (siyasi düşünce vb.) ve bunu bilinçli olarak inşa etmesi bu duruşu hem tamamlıyor hem de devamlılığının sağlanmasında elzem bir rol oynuyor. Düşünsel anlamda bu “bırakın konuşsunlar” liberal tavrı bugün Bilgi Üniversitesini Türkiye’nin en özerk üniversitelerinden biri yapıyor. Öğrenciyi eritmeden, sindirmeden bir özne olarak ona değer veren bir yaklaşımla kurumlarını bunun üzerinden idame ettiren Bilgi Üniversitesi, salt bu niteliğiyle bile Türkiye için çok büyük bir kazanımdır.

20 Mayıs 2012 Pazar

Anton Çehov Yeniden


Çehov hikayelerine deyim yerindeyse birkaç yılın ardından bir kez daha sardım. Arada sırada dönüp yeniden sanki ilk defaymış gibi okuduğumuz yazarlar vardır. Benim için bir iki isimle birlikte Anton Çehov da bu kategoriye koyulacak yazarların başında geliyor. Köpeğiyle Dolaşan Kadın hikayesinin adını verdiği ve otuz yedi seçkin öykünün bir arada bulunduğu İş Bankasından çıkan kitabı öneririm. Kitap 1883-1903 yılları arasında yazılan seçkin öykülerini içeriyor. Mesela; Bahis, Siyahlar Giymiş Keşiş, Sinir Bozukluğu ve Sıkıcı Bir Öykü gibi benim için diğerlerinden bir adım daha ön plana çıkan hikayelerin de kitapta bulunduğu söylemeliyim.

Çehov hikayeleri konuyu merkeze almayan fakat zamana ve onun etkilerini derinlemesine işleyen öykülerdir genelde. Bazılarında çok uzun yılları rüzgar gibi, bazılarındaysa birkaç dakikalık bir anı sayfalarca anlattığına rastlarız Anton Çehov’un. Kişi analizleri, değişen zaman ile değişen ruhlar, tutkular, tahassüsler, diyaloglar ve monologların ustaca kurgulanması ve tüm bunların ötesinde yaşama karşı yer yer bıyık altından bir Çehov tebessümü. Bu büyük Rus her şeyden önce insanı anlamak derdinde bir yazar olarak, hikayelerinde öyle anlamlı anları koca ömürlerden alıp kullanır ki, anlattığı şahsı siz bir çırpıda kavramış olursunuz, önünüze serilir sadece bir cümlenin Çehov’un sihirli kaleminin had safhaya çektiği gücüyle. Kısacık fakat öz bir tümcede İoniç’in topu topu iki yılda yaşadığı değişimleri tasvirini anımsayalım… Çehov için söz söylemek zor, çünkü onun hikayelerinin keskinliğine ve netliğine onun ölümünden sonra henüz ulaşan olmadı, kim bilir insanlık tarihi boyunca hiç olamayacak. Lev Tolstoy’un onun sanatı hakkında söylediği şu kelam bir münevveri başka bir münevverin daha iyi anladığını bir kez daha gösteriyor bizlere:

"Bir sanatçı olarak Çehov, kendine özgü bir ekoldü. O, hayatın sanatçısıydı. Eserlerinin bir üstünlüğü de, Rus olsun olmasın herkesin onları anlayabilmesi ve anlatılanlarla kendini özdeşleştirebilmesiydi. Bu en önemli şeydir. Çehov, mesajlarına bakmaksızın yalnızca kendi gözlemlediği şeyler üzerine yazdı, ne gördüyse ve nasıl gördüyse onu anlattı. İçtendi, bu ise büyük bir erdemdir. İçtenliği sayesinde yeni yazma biçimleri; kanımca tüm edebiyat dünyası bakımından tamamen yeni biçimler yarattı. Dili kullanışı alışılmışın dışındaydı. Onu ilk okuduğumda dilinin bana garip ve beceriksiz geldiğini anımsıyorum. Ama ona alıştıkça hayran kaldım ve hiç alçakgönüllülüğe kaçmadan diyebilirim ki, teknik söz konusu olduğu sürece o benden çok daha üstündür. O tektir... O, eserlerini tüm yüreğimizle defalarca okuyabileceğimiz nadir yazarlardan biridir. Bunu ben kendi deneyimimden biliyorum.’’

6 Mayıs 2012 Pazar

Demirkubuz'dan Dostoyevski'ye 107 Dakikalık Saygı Duruşu


Zeki Demirkubuz’un Dostoyevski’den etkilendiğine ve senaryoyu bu etki ile kaleme aldığına kuşku yok. Raskolnikov (Suç ve Ceza) ya da Alexandr Petroviç’i (Ölüler Evinden Anılar) hatırlatacak kendi içi muhasebelerinde boğulmuş bir memurun filmde başköşeye oturtulduğu ve kısa bir periyot dahilinde Dostoyevski’nin romanlarında daima bir alt metin olarak sunduğu ve eserini bunun üzerine inşa ettiği varoluşçuluk felsefesi ekseninde irdelendiği bir yapım Yer altı. Adından anlaşılacağı üzere Yeraltından Notlar'dan esinlenilerek geliştirilmiş  senaryosu aradan yüzyıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen değişmeyen varoluş sorunsalının sinemadaki temsilcisi gibi.

The Assassination of Jesse James’ı (2007) aratmayacak, psikolojik gerilimin ve zihin mücadelelerinin kaliteli tutulduğu sahneler mevcut filmde. Diyaloglar bu gerilimi açığa çıkarmak için çok akılcı kurgulanmış ve üzerinde epey düşünülerek kaleme alınmış. Bilhassa oteldeki kutlama gecesi sahnesi bu manada çok dikkat çekici. Zihinlerin ve duyguların mücadelesi, olmamış fakat başkarakterin olmasını istediği diyalogların bütün sahne ile hiç aksamadan tüm hale getirilmesi de alkışlanmayı hak ediyor. Günümüzde çoğu Hollywood filminde basit ve gerçeklikten uzak karşılıklı konuşmalar düşünüldüğünde bu yapımın sadece bu niteliğiyle bile bir adım öne çıktığını belirtmek gerekir. Monologlarınsa yine Engin Günaydın’ın sesiyle Dostoyevski’den yapılan alıntılarla (tabi bunlar başkarakterin öz düşünceleri gibi verilmiş) filmin en can alıcı sekanslarına yerleştirilmesi de yapımın gelişmiş monolog kullanımını anlatmak için yeterli olacaktır. Zaten temel argüman seyirciye bu monologlar vasıtasıyla yansıtıldığı için tabii olarak bunun üzerine yoğunlaşılması şarttı, nitekim Zeki Demirkubuz bu başarılı monologların niteliyi üzerine gerek senaryo yazımında gerekse filmin çekimi esnasında özenle çalışmış, sanatının hakkını klasik edebiyattan paylar alarak vermeyi bilmiş.

Oyunculuklara değinmeden hemen önce casttan bahsetmeli. Seçimler deyim yerindeyse cuk oturmuş. Özellikle bu uyum Engin Günaydın’ın canlandırdığı  yazma heveslisi, bohem Anakaralı memur karakteri Günaydın için alışageldik fakat tam yerinde bir tabirle biçilmiş kaftan. Bu rol için Türkiye sinemasında başka bir ismi uzun yollu düşünmeme rağmen aklıma gelmedi. Çünkü filmi izlediğinizde çizilen bu karakteri Günaydın’dan başkası boyayamazdı diyorsunuz. Bazı filmler, bazı şarkılar gibi sadece bir isim için yaratılırlar, onun üstüne kimse çıkamaz, o eser ona ait olur ya, bu rolde az önceki yargıma misal olarak Engin Günaydın’ın üzerinde çok şık duruyor.

Gündelikçi Türkan karakteriniyse genelde sit-komlardan izlemeye alışık olduğumuz Nihal Yalçın canlandırıyor. Evet, onunda Günaydın kadar olamasa da rolünü yakaladığı söylenebilir. Yalçın’ın rol ile uyumu ve canlandırma başarısı ayakta alkışlanamasa dahi, elleri kızartacak kadar uzun alkışlanmayı hak ediyor desek sanırım teşbihte hata yapmamış oluruz. Akılda kalmayı hak eden diğer bir isimse “hüzünlü bir fahişe”yi canlandıran Nergis Öztürk, fazla sahnesi olmamasına rağmen  kırılma noktalarındaki çıkışlarıyla gözden kaçmıyor.  Özellikle başkarakterin iç muhasebelerinin, kendini değiştirme çabasının ve yeni bir kimlik arayışının en buhranlı dönemlerinde su yüzüne çıkan varoluşsal gerilimlerinin en sıklaştığı sahnelerde, yardımcı oyunculuğuyla başkarakter Muharrem’i bütünleyen fahişe karakterini fevkalade bir oyunculukla canlandırdığını gönül rahatlığıyla abartıya kaçmamış olarak ifade edebiliriz.  Bilhassa bu yapımdaki oyunculuğunun niteliğini tahayyül etmeniz için bir sahne var ki kısaca bahsetmeli. Otel odasında yüzüne vuran mum ışığının oluşturduğu yanal ışığın gölgesi altında, saçlarını aheste hareketlerle taradığı ve yüzünde çok ince, belli belirsiz fakat derin bir hüznü yansıttığı o sahne, bu filmdeki oyunculuğunun zirve noktasıydı. Filmden çıktıktan sonra muhayyilemde yeniden hissederek canlandırabildiğim tüm sahnelerden en önde geleniydi.

Görüntü yönetmeni Türksoy Gölebeyi fotojenik kompozisyon ve kadrajlara eğilmesine rağmen Nuri Bilge’nin filmlerinin yanında sönük kaldığını belirtmeliyim. Bir Zamanlar Anadolu’da sadece yol sahnelerdeki geniş açı “fotoğraf”ları ya da Üç Maymun’daki Tren sahnesinde kompozisyon ve kadrajı anımsayınca birkaç adım daha geriden geldiği anlıyoruz Yeraltı’nın. En azında Ankara’da yapılan dış mekân çekimlerinde daha özenli çalışılsaydı, bu eksiklik görülmezdi ve yapım büyük bir zaafının üzerini örtmeyi başarırdı diye düşünüyorum. Gerçekten ben “Sanat filmi” adı altındaki yapımlarda kendi adıma buna son derece değer veririm ve Yeraltı beni bir iki “kare” yi saymazsak hemen hiç tatmin etmedi bu anlamda. ( Fahişe’nin Muharrem’in yanına geldiği gece, kırılmış cam parçalarının ardından yapılan geniş açı çekim ve Muharrem otelden çıktıktan sonra buğulanmış taksi camından dışarıyı izlediği sahne.)

Bir Dosteyvski sevdalısı olarak, öncelikle, her şeyden evvel bu büyük Rus yazarı okumak ve anlamak lazım Yer altı filminden tat almak için. Filmin birkaç dakika içinde sezilebilecek Dostoveyskiyen (“şekspiryen”den bir uyarlama denemesi) bariz bir üslubu var. Zeki Demirkubuz’un saygı duruşu niteliğinde kaleme aldığı ve yönettiği bu filmde birçok yerde bu usta kalemden  alıntılar olmasına rağmen sanırım her şeyin üstünde şu cümle yükselerek hakikate el sallıyor:
Gerçek her şeyin anasıdır ve üstündedir. Zavallı egolarımızın bile.”

Bir Gece Yarısı Sabahattin Aliyi Hayal Etmek


Bu sarışın, hafifçe tombul adamı Konya’nın uçsuz bucaksız sarı, kurak ovalarında, sanki başkaca bir renk hatta ton yokmuş gibi aynı rengi alarak yerden yükselen toz bulutundan sakınmak için cebinden çıkardığı mendilini yüzüne siper ederken ya da Sinop’un yürekleri kedere boğan sisli gökyüzünde uçan hür martıları, yuvarlak çerçevesiz gözlüğünden yansıyarak, piposunu ciğerlerine çeke çeke taş mahpushane duvarlarının ardından izleyen bu kalbi hayal ediyorum. Sonra Kaz dağlarında hararetlendiğinde ceketini sol koluna alan ve sağ eline yerden bulduğu uzunca bir dalı değnek yaparak, tenha dağ yollarında yavaş fakat emin adımlarla meskenini aşındıran bu adamı onu gözden kaybolana dek izliyorum. Ardından Berlin’in yağmurlu, soğuk ve kasvetli, kâh aydınlık kâh karanlık sokaklarında gri, uzun paltosuna sarılmış dolaştıktan sonra, buğulanmış gözlükleriyle, Goethe ya da Schiller’in bir kitabını almak hasebiyle, tatlı bir heyecan içerisinde çamurlanmış, küçük ayakkabılarını silerek kitapçısına giren bu meraklı adamı tahayyül ediyorum. Muhayyilem bir an bulanıyor ve bir an çok kısa bir an boş kalan yeri Karanfil sokağındaki şirin evlerinde kızını kucağına alarak ona hikâyeler okuyan bu adamın, o sevecen babanın gök mavisi gözlerindeki tahassüsüsün sevecenliği kaplıyor. Fakat bu epey kısa sürüyor, duygularım o imajı aklıma getirerek tüm keyfimi ürkütüyor. Ah, hatırlamasaydım, keşke sonunu bilmiyor olsaydım diyorum. Zihnimi kaçmak için ne kadar ikna etmeye çalışsamda perdenin arasından iğrenç suretini gösteren bir imge tüm bunların üzerine ite kaka, kirli elleriyle çıkarak bu tatlı hayallerden zoraki koparıp atıyor beni. Istıranca dağlarında, güneşli bir nisan sabahı yeni yeşillenen otları mide bulandırıcı bir tezatla kızıla boyarak akan koyu kırmızı kanının üzerinde yüzükoyun uzanmış bu adamın vaziyetinin ve ölmeden az önce elinden düşerek ölü bedenin yanında onu taklit etmek istercesine uzanan siyah deri çantanın suretinin, bir an bile olsa, bir miligram bile olsa zihnime zehrini zerk etmesini istemiyorum. Kaçıyorum, faydası dokunmuyor, yakamdan yakalayarak buyurgan emirleriyle muhayyelimin tüm sınırlarını arsızca ve benden hür olarak işgal ediyor.

27 Nisan 2012 Cuma

Ağustos Akşamı


Sabahtan beri insanları kavurmanın verdiği utangaçla iyice kızıllaşmış gün ışınları, kırmızı ışıkta bekleyen arabaların ve kurtuluşa ermeye çalışan asfaltın üzerine muzipçe vurarak ayrılık vaktine kadar zaman geçirmenin telaşındaydı. Ağustos ayının bu sıcak gününde sıkışan trafikten nemalanmaya çalışan Çingene kızı bir eli belinde diğer elindeyse artık iyice içi geçmiş çiçeklerle sürücülerin dikkatini çekmeye çalışmakta, bir yandan da sakızını kırmızı dudaklarının arasından arada bir göstererek bıkmış ve umursamaz, ağzında yayarak çiğnemekteydi. Bu kızın alışılagelmedik bir güzelliği vardı. Esmer ve uzun yüzüne tezat oluşturan capcanlı çakır gözleri günün tüm yorgunluğuna rağmen etrafa rikak nazarlar atıyor, kırmızı ve dolgun dudakları hafifçe çatlamış olmasına rağmen tüm işvesiyle arabalardaki arsız gözlerin dikkatini çekmeyi başarıyordu.

Kırmızı ışık yeniden yandı. Kız elindekileri satmak için arabaların arasında dolaşırken çiçek alacağını hiç tahmin etmediği ve bu nedenle pas geçtiği siyah araba tarafından motor gürültüleri arasında belli belirsiz boğuk bir ses duydu. İçinden emniyet kemerinin tombul göbeği üzerinden bin bir çabayla geçtiği ve sıkışan vücudunu kurtarmak için kemeri hışımla çıkartarak camı açan esmer, şişman bir erkek başı uzandı:

-Hiişştt! Kız çiçeklerin ne kadara çiçeklerin?


Çingene kızı çiçekli eteğinin altından kah gözüken kah saklanan küçük terlikli ayaklarıyla sekerek siyah arabanın yanına geldi. Açılan cama doğru hafifçe eğildi ve elindeki çiçekleri koklayarak:

-10 liracık, alacan mı? dedi ve güven verici bir tebessümle adamın kanlanmış ve siyah gözlerine baktı. Fiyatın olduğundan daha fazla söylemişti. Araba yeni ve pahalı bir modeldi ve bu herifte para var diye düşünmüştü. Adam ise bunun ayrıdına varmış, dökülmekte olan saçlarının bezediği kafasını sallayarak memnun olmamış gibi yüzünü buruşturdu ve sesini de buna göre nizam vererek:

-Pahalıymış, beşe ver alayım


Kız karşısındakinin sıkı bir pazarlıkçı olduğunu anlayarak makul fiyatı ağzında sakızın yerini değiştirip bir süre ön dişleriyle ezdikten sonra kabul edileceğinden kuşkusuz söyledi:

-Yedi ver senin olsun, hem kime alıyorsan hoşuna gider, taptaze benim çiçekler, hadi ama ışık yanacak çabuk karar ver. 


Adam istediği fiyatı aldığı için memnun cüzdanının içerisinden bütün bir beşlik ve  kot pantolonun sıkışık cebinden iki tane birlik madeni parayı çıkardı ve kıza uzatırken sinsi bir gülüş ile:

-Çok güzel kızsın, akşam nereye gideceksin? İstiyorsan gel benle


Parayı kızın avucuna tutuştururken ince esmer kolunu bileğinden yakalamış ve tahrik etmek istercesine söylemişti bu lakırdıyı. Önce kız vaziyeti idrak etmeye çalışarak bir süre cevap veremedi. İnsan bazen karşısında birdenbire peyda olan beklenmedik bir davranışla karşılaşınca istemsiz duraklar ve ne diyeceğini bilemez ya, işte Çingene kızı bu vaziyette birkaç saniye sakızını çiğnemeyi unutarak büyüyen çakır gözbebekleriyle olduğu yerde dikildi. Adam ise kendinden emin  iğrenç  sulanan ağzıyla talepkar:

-Olmaz mı güzelim? Ne olacakmış. Bak bende para da var. Yeriz, İçeriz. Sonra… 


Adam kızın bu şaşkınlığının nedenini anlayamamıştı. Fakir ve işlevi görünen bu kızcağızın arada bir de arabalara “hizmet” verdiğinden emin olduğu için alelade bir tutum içindeydi bu yüzden. Çingene kızı ise kuruyan damağını ıslatmak için önce yutkundu ve ardından elindeki paraları cama fırlatarak sert bir küfürle cevap verdi:

-Or*pu çocuğu, sen beni or*sp* mu sandın? S*t*r *it


Küfürleri savururken bir yandan arabanın lastiğine tekme atıyor ve sesini çevreye duyurmak için avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Bu kadar sert bir çıkışı beklemeyen adam, açık araba camlarından kızın küfürlerini duyarak o yöne doğru bakan sürücülerin kızgın bakışlarını kalın  ve terleyen ensesinde hissetti. Korkudan kısılan cılız bir ses ile kıza okkalı bir küfür savurduktan sonra yeşil ışığın yanmasını beklemeden nispet yaparcasına ani bir kalkışla yolun karşısına geçti, birkaç saniye sonra süratle gözden kayboldu.


3 Nisan 2012 Salı

Etkin Bir Muhalefete Olan Açlık

Çok güçlü bir iktidarın karşısında, onun icraatlarını denetlemek ya da eleştirmek için nicelik olarak çok büyük olmasa da, nitelikte gerçekten efektif bir siyasi partiye ihtiyaç her zaman vardır. Diğer bir ifadeyle, iktidar bir icraat yaparken, o kanattan bir eleştiri geldiği zaman, durmaya mecbur olmasını gerektirecek güçlü bir kadroya sahip muhalefet partisi bir ülke için çok elzemdir. Bunu beceremeyen deyim derindeyse artık yersiz ve samimiyetsiz eleştiriyle “yalama” yapmış bir muhalefet partisi ülkede demokrasi adına çok kötü bir tablonun ortaya çıkmasına sebebiyet verebilir. Kısacası “muhalefet yapmayı bilen” yerinde ve zamanında çıkışlarıyla iktidarı frenleyip, diyalog ortamını tahsis ve idame ettirebilen her manada güçlü bir denge ağırlığına yani muhalefet partisine sahip bir ülkede eğer iktidar onları fiziksel güç ve baskı ile susturmuyorsa demokrasi dallanır budaklanır, onun adına iyi şeyler gelişir.

Bugün Türkiye’nin en büyük sorunu da işte burada. Öncelikle MHP ve CHP gibi iki eski muhalefet partisini ele alalım. MHP “Türk”e takmış durumda, iktidar Türk’ü zedeleyecek ya da “birliği ve bütünlüğü” bozacak bir eylemde "bulunduğunda"  yaygarayı koparıyor. Bu durumlar ise genelde “şehit günlerinde “ meydana geliyor. BDP ile girdiği Türkçü polemiklerle demokrasi adına yarardan çok zararı dokunuyor. Farkında olarak ya da olmayarak “kriz” ortamından faydalanarak varlığını sürdürmeye çalışıyor. Hanginiz MHP’nin sözcüsünün ya da genel başkanının ağzından salt demokrasi için bir talep ya da eleştiri duydunuz, Türkiye’nin demokratikleşmesi adına neler öngörüyorlar, MHP bunun üzerinde akılcı bir söylem geliştirdi mi bu güne kadar… CHP ise Kılıçdaroğlu ile girmeye çalıştığı –mecbur bırakıldığı- demokrat bandı kah tutturuyor kah tutturamayıp Kemalist tavrına geri dönüyor. Onların bu tutumları da iktidar gözündeki itibarlarını yerle bir ediyor. Özellikle yıllarca militarist tavrın siyasetteki temsilcisi olan CHP, artık yer yer “demokrasi için” demeyi başarıyor, fakat bu çizgide istikrarlı bir biçimde gidemedikleri ve “hala” Kemalist tutumun el verdiği ölçüde buna yaklaştıkları hesaba katıldığında, bu muhalefet partisi de itibar görmenin en başat faktörlerinden biri olan “tutarlı ve samimi eleştiri” niteliğinden sapıyor ve kendi içinde bile diyalog kurmayı bir türlü gerçekleştiremiyor. Eğer CHP, AKP’nin tutunmaya çalıştığı ve onu yer yer bir koz olarak kullandığı demokrasiye sırf bu zorlama ile yaklaşıyorsa, çok geç kalınmadan CHP’nin bir revizyona ihtiyacı var diyebiliriz.Mesela en azından oklarından birini “demokrasi” olarak değiştirmeyi düşünmelerini tavsiye ediyorum.(Kemalizm sonuçta bu bir “din” değil, ideoloji hiç değil, sadece zamansal bir siyasi pratikler bütünüdür.) BDP ise beceremediği bir “Kürt temsili” ile PKK’nın sözcülüğünden kurtulup “aydın ve bağımsız bir Kürt hareketini” kurabilmiş değil. Demokrasi sözcüğünü ağızlarına sık sık almalarına rağmen bunun sadece bir göz boyama olduğu, demokrasi, çoğulculuk ve insan haklarından ziyade dağdaki adamlarının çıkarlarını korumak istedikleri gün gibi ortada. Bugün Kürtler eğer liberal demokratik bir platformda haklarını savunmak ve tabi olarak talep etmek istiyorlarsa, kendi içlerinden yeni bir hareketle bunu gerçekleştirmeleri gerekiyor. Aydın, doğurgan, yaratıcı ve diyaloga yanaşan ve bunu kendi için “ana amaç” kabul eden bir gruba şu anda Türkiye’nin ihtiyacı had safhada. Haklar yerine, ekonomik temelli rantın devamını savunmak bu ülkede Kürt muhalefeti için yüz karası bir durum olsa gerek diye düşünüyorum.

Bugün Türkiye’deki en büyük eksiklik etkin ve niteliksel manada güçlü bir liberal demokrat muhalefet partisinden yoksunluktur. Amacı sadece demokrasi olan, bunun içerisine başka çıkar odaklarını katmadan, tamamıyla ülkenin “demokratik çıkarları” na hizmet edecek, iktidar tarafından itibar gören “bu adamlar demişse bir doğruluğu vardır” dedirten, Kemalizm, milliyetçilik vb. temel sığ argümanlara saplanmayan, salt evrensel liberal değerler çerçevesinde, doyurucu ve yoğun programlı bir muhalefet partisinin varlığını düşünmek bile ne kadar heyecan verici. Amacı sadece ve sadece demokrasi olan bünyesinde sosyal demokratlarından da, sol ve sağ “aydın”ların da bulunduğu, kırıcı ve dışlayıcı olmadığı, “ortak liberal paydada” buluşulabilen bir platformun bu ülke için hayalini kurmak çok şey istemek midir? İşte bunu bize zaman gösterecek.