10 Kasım 2013 Pazar

Yüzleşme, özür ve Türkiye

Koordinatör Asena Günal'a göre “Bir Daha Asla! Geçmişle Yüzleşme ve Özür” sergideki soykırım örnekleri, kanlı geçmişiyle yüzleşmeyen Türkiye’yi hatırlatıyor.

Şükürler olsun ki, bugüne dek hiçbir soykırım manzarasına şahit olmadım. Ancak, kimsenin tanık olmasını dileyemeyeceğim bu insanlık suçunun yarattığı korku ve endişe ile birlikte gelen o soğuk ürpertiyi Bosna savaşının katliamlarıyla simgeleşmiş Srebrenitsa'yı ziyaretimde yaşamıştım. 

Yan yana dizili binlerce mezarın altında yatanlar, tüm dillerin anlatmakta yetersiz kalacağı bir korkunun yerleştiği yardım dileyen gözleriyle sanki bana bakıyordu. Öfkemin aman vermeyen eşliğinde üzüntüyle saatlerce dolaştım. Boşnak Müslüman işçilerin, yıllarca yan yana çalıştıkları arkadaşları tarafından anlamsız bir kinle katledildiği, soykırımın müzelerinden biri haline dönüştürülmüş fabrikaya gittim. Ölüm sessizliğinin ortasında, katliamın sesini, öldürülenlerin çığlıklarını yanı başımda hissettim. 

Aradan geçen yaklaşık iki yıldan sonra bu kez İstanbul’da, aynı yakıcı hissi vermekten bir hayli uzak olsa da katliamlar ve soykırımlarla dolu dünya tarihinden küçük bir kesit sunan bir sergideydim: “Bir Daha Asla! Geçmişle Yüzleşme ve Özür”.
Soykırım belgeleri 

15 Aralık 2013’e kadar açık olan “Bir Daha Asla! Geçmişle Yüzleşme ve Özür” sergisiyle ilgili proje dâhilinde iki de kitap hazırlandı. Serginin tamamlayıcısı niteliğindeki katalog, sergiye ev sahipliği yapan Depo'dan ücretsiz edinilebilir. 

Sergi kapsamında ele alınan vakaların ayrıntılı olarak incelendiği metinlerle beraber, geçmişle yüzleşme üzerine çalışan yazar ve akademisyenlerin katkılarının yer aldığı kitap ise Bir Daha Asla!: Geçmişle Yüzleşme ve Özür adıyla İletişim Yayınları tarafından basıldı. 

Sergide özel olarak incelenen vakaların yanı sıra, günümüze kadar dilenmiş olan resmî özürlerin kapsamlı bir haritası da yer alıyor. Elazar Barkan ve Graham G. Dodds'un danışmanlığında hazırlanan, tasarımcı ve sanatçı Mahir M. Yavuz'un görselleştirdiği bu özel proje, resmî özürleri, tarihsel bağlam ve mekân ilişkisi üzerinden ele alıyor.
Türkiye neden yok?

Günün erken saatlerinde geldiğimden, Tophane Tütün Deposu’ndaki serginin doğal olarak o günkü ilk ziyaretçisiydim. 

Üç katlı binanın iki katı, Açık Toplum Vakfı veAnadolu Kültür tarafından ortaklaşa gerçekleştirilen sergiye ayrılmış vaziyetteydi. Özel bir ışıklandırma ile aydınlatılan Almanya'nın tarihe geçen eski şansöylesi Willy Brandt'ın Varşova Gettosunun önünde diz çöktüğü o ünlü fotoğraf dikdörtgen biçimindeki salonun tam ortasındaydı. Sağında Srebrenitsa Katliamı, solundaysa Kanlı Pazar için özür dileyenİngiltere Başbakanı David Cameron'ın videosunun döndüğü Britanya bölümü yer alıyordu. 

Diğer köşelerde; ABD'nin Amerikalı Japonlardan özrü ve belgeleri, Fransa'nın bir türlü gelememiş özrünün tarihi arka planının fotoğraflarla gösterildiği kısım, Bulgaristan'ın Türklere yaptıklarının anlatıldığı birkaç videonun yer aldığı panolar ve boş bir duvar. Sergiye adını veren yüzleşme ve özür sözcükleri olunca salonda genişçe bir yer kaplayan boş duvarın Türkiye'ye mi ayrıldığı sorusu geçti aklımdan. 

Yakın Türkiye tarihinin kanlı geçmişinde önemli yer tutan Ermeniler, Aleviler ve Kürtler ile 6-7 Eylül olaylarında Rum ve Yahudilerin başlarına gelenleri düşününce, bu çalışma Türkiye’de yaşayanlar için olanlarıyla değil olmayanlarıyla konuşulacak bir sergiydi.

Geçmişle yüzleşme deneyimlerini ve özür dileme eylemini, toplumların ortak demokrasi kültürünü oluşturma mücadelesi bağlamında ilişkisel olarak ele almaya çalışan “Bir Daha Asla! Geçmişle Yüzleşme ve Özür” sergisi tam da bu nedenle Türkiye'de çok önemli bir misyonu üstleniyor. Dünya tarihinden sekiz vakaya yakından bakarak geçmişte yaşanan hak ihlalleri, katliamlar, soykırım ve insanlık suçlarıyla devletlerin nasıl yüzleştikleri, hangi süreçlerden geçtikleri, nasıl özür diledikleri ve dilenen özrün anlamı üzerine düşündürtmeye çalışan serginin teması olan geçmişle yüzleşme ve özür, nasıl bir toplumda yaşamak istediğimiz ve nasıl bir ortak gelecek kurmak istediğimizle de ilgili. 

Ele alınan vakaların ayrıntılı olarak incelendiği metinlerle beraber, geçmişle yüzleşme üzerine çalışan yazar ve akademisyenlerin katkılarının yer aldığı İletişim Yayınları tarafından basılan sergiyle aynı adı taşıyan kitabın editörü ve bu önemli çalışmanın program koordinatörü Asena Günal sorularımızı yanıtladı.

Kitap boyunca birçok ülkeden vaka incelemeleriyle karşılaşıyoruz ve çalışma bitmemiş bir hava taşıyor. "Sanki sıra Türkiye'de" der gibi bir ifade var. Amaç bu soruyu okuyucuya sordurmak sanırım değil mi?
Aslında evet, uluslararası örneklere bakmanın yararlı olacağını düşündük. Türkiye'nin de yapması gereken şeyler olduğuna inanıyoruz. Bu soykırımları ve katliamları yapanların bulunması, yargılanması ve cezalandırılması da hesaplaşmanın bir parçası. İşte bunun için bazı vicdan mekânları, hafıza mekânları kurulmasının uygun olacağını düşündük. Tüm bunlar bize geçmişi hatırlamak için imkân sağlayacak girişimler. Biz Türkiye de bunu yapsın diyoruz. 

"Türkiye var. Şili'ye baktığımda 12 Eylül darbesini hatırlıyorum."

Kitapta ve sergide Türkiye yok ama aslında var. Ben Şili'ye baktığımda 12 Eylül darbesini hatırlıyorum. Avustralya'daki Aborjinlerin beyazlaştırılmasını Türklerin Kürtlere yaptıklarıyla bağdaştırıyorum. Kimi ülkelerde yaşanan toplama kamplarında Aşkale'yi görüyorum mesela. Aslında kitapta bahsi geçen tüm vakalar Türkiye'yi anlatmadan hatırlatan şeyler. Bu nedenle sergideki görselleri seçerken bile Türkiye'yi hatırlatacak olanları seçtik. Sizin de bildiğiniz o ünlü Kanlı Pazar fotoğrafı Gezi'yi anımsatıyor. Bizim amacımız tüm anlatmaya çalıştıklarımızın akabinde siyasette yaşananların sivil toplumun ne kadar gerisinde olduğunu yansıtabilmek. Bu çalışmayla "Sen de adım at artık Türkiye" diyoruz kısacası.

Kitapta hukuk, psikoloji, felsefe gibi çok çeşitli alanlardan uzman isimlerin imzası var. Neden?
Soykırım, katliam gibi konular hukukun, psikolojinin, sosyolojinin, felsefenin de çalışma alanında olduğu için, zaten bu konuyla ilgili çalışmalar yapan bu isimleri özellikle seçtik.

Makalelerin arasında Yıldız Ramazanoğlu'nu da rastlıyoruz.

Evet, geniş bir kitleye seslenmek istedik. Daha önce bu konuda yazan, bilinen insanların yanı sıra AKP çizgisine daha yakın kitleye de seslenmek istiyoruz. Ben Yıldız Ramazanoğlu'nun da olmasını istedim özellikle. Çünkü İslami perspektiften baktığımızda da özür çok önemli bir yere sahip. Öte yandan güncel siyaset konusunda yazan Yetvart Danzikyan'ın da bir makalesi var kitapta. Bilgi Üniversitesi'nde görev yapan ve bu tür konularla ilgilenen Hukuk profesörü Turgut Tarhanlı ile psikoloji doçenti Murat Paker’den de destek aldık.

"Özür, bağlayıcı bir niteliğe sahip." 


Yetvart Danzikyan makalesinde özür kelimesinin üzerinde özellikle duruyor ve Türkiye'nin (Ömer Çelik'in açıklaması üzerinden) "oldu bir kere" diyerek ısrarla özür kelimesinden kaçındığını söylüyor. Nedir bu özür kelimesindeki sihir?

Doğal olarak özür kelimesinin bağlayıcı bir niteliği var. Bunun ferdi özürden ayrı bir tarafı olduğunu söylemeye gerek yok. En başta resmi bir ifade bu ve resmi olan özür törensel bir şekilde dileniyor. Dev ekranlar kuruluyor önemli meydanlarda. İnsanlar toplanıyor. Canlı yayında başbakan televizyonda bir özür metni okuyor. Yani bu işin bir ritüeli var. Bu özür aynı zamanda bir sözü de bünyesinde barındırıyor. 'Ben özür diledim' diyerek kenara çekilemiyorsunuz. Özrün hukuki ve maddi gereklerini yapmak durumundasınız.

Kitabın önsözünü İshak Alaton'un yazmasının nedeni nedir?

Aynı zamanda projenin fikir babası olan İshak Alaton’un 6-7 Eylül'de yaşadıkları çok trajik. Nitekim kendisi özür meselesiyle bir zamandır ilgileniyordu. Açık Toplum Vakfı'nın yönetim kurulu başkanı olarak serginin kitaplaşmasını öneren de kendisidir.

Şili'nin Eski Başkanı Patricio Aylwin halkından özür dilerken, "Yalanlar şiddetin bekleme odalarıdır. Bu nedenle de barışla bağdaşmazlar" demiş. Özür barışmanın teminatı mıdır her zaman?
Tabii ki hayır. Biz özre öyle bir anlam yüklemedik. Özür dilendiğinde her şey hallolur gibi bir şey söylemiyoruz. Özür bu manada her şeye ilaç değil. İçinde cezalandırma, hakikat komisyonları ve müzeleri de barındıran daha geniş bir alanın parçası. Mesela ne zamanki Britanya, IRA ile barıştı ondan sonra özür meselesi gündeme geldi. Aslında özür barışı mümkün kılıyor değil. Bazen de barış, özrü mümkün kılabiliyor. Birbirine hazırlamak gibi anlaşılmamalı. Özür ve barış at başı gidebilir. İngiltere ve Şili'de hazırlanan samimi raporlardan sonra atılan adımları örnek verebiliriz bu duruma.

Türkiye'de bu yönde raporlar hazırlamak için bir komisyon kurulması lazım o zaman.
Bu zaten Kürt meselesinde çok tartışılıyor. Bir hakikat komisyonun kurulması lazım. Bunun için Hafıza Merkezi adıyla faaliyet yürüten bir sivil toplum kuruluşu var. 1990’lı yıllarda gözlatında kaybedilenlerle ilgili bir veri tabanı, hafıza arşivi oluşturmaya çalışıyorlar. Bunun her alan için yapılması gerekir.

Herkesin suçlu olduğu yerde kimse suçlu değildir

Peki bu bağlamda Tanıl Bora'nın, kitapta yer alan makalesinde bahsettiği "hafıza arşivi" ne demek?
Hafıza arşivi; kim, kime karşı, ne yaptı; onu ortaya çıkarmak demek. “Herkesin suçlu olduğu yerde kimse suçlu değildir” sözünü anımsayacak olursak hafıza arşivi faillerin ortaya çıkarılması, cezalandırılması konusunda çok mühim genel bir çalışmayı ifade ediyor. Kimi özür örnekleri ne yazık ki bu sağlamaktan uzak gibi görünüyor. Yetersiz ve yapmacıklar.

Srebrenitsa'da olduğu gibi mi?

Evet, oradaki annelerden birinden kitapta bir alıntı yaptık. O anne diyor ki; "Bu özür benim için bir anlam ifade etmiyor. Ben oğullarımın, kocamın katillerinin bulunmasını istiyorum." Faillerin ortaya çıkarılmayıp gereken cezanın verilmediği ve onların ellerini kollarını sallayarak normal hayatlarına devam ettikleri bir "özür sonrası ortam" ne yazık ki bir şey ifade etmiyor. Özür, sonrasında yapılması gereken tahkikat ve cezayla birlikte yürümesi gereken bir adım.

Ünlü Alman Filozof Karl jasper,"Dünyada insanlar hakkımızda ne düşünüyor" diyerek özre yöneldiğimizi iddia ediyordu. Reelpolitik olarak değerlendirdiğimizde doğruluk payı taşısa da sizce sorumluluk perspektifinden baktığımızda özür bu denli kolay sınırlandırabilecek tek taraflı bir deneyim midir?
Burada ben daha çok reelpolitik ve etik karşıtlığına değinmek isterim. İnsanların hakkınızda ne düşündüğü sadece reelpolitik bir anlama sahip değil. Etikle de ilgili. Bence burada reelpolitik hesaptan çok etik bir nokta var. Ahlaklı olmak için yapılması gereken şeyler gibi. Aslında bu Elezar Barkan'ın yazısında daha geniş bir biçimde var. O makalesinde "Yeni Uluslararası Moral"den bahsediyor. Bu tanıma göre ulus-devletler bir şeyler yapıp hiçbir şey olmamış gibi davranamazlar, geçmişleriyle yüzleşmek zorundalar. Şu anda yaşanan eşitsizlikleri giderme yönünde bir adımdır bu. Çünkü birilerinden özür dilemek aslında onları eşitin kabul etmektir.

Hatta Willy Brandt'ın yaptığı gibi önünde eğilmektir.

Aynen. Aslında eşit konuma gelmek demokrasiyle de ilgili. Sadece etik ve reelpolitikle değil. Mesela Sırbistan'ın özrü tamamıyla reelpolitik.

Haberin devamı için:
http://www.habervesaire.com/news/yuzlesme-ozur-ve-turkiye-2614.html

28 Ekim 2013 Pazartesi

Dönüşüm-Beden Temsilleri Ekseninde Metin İncelemesi (Yazan: Ekrem Baş)

Gregor Samsa, bir sabah uyandığında kendini dev bir böceğe dönüşmüş şekilde buluyordu. Beden temsilleri çerçevesinde inceleyecek olduğum Franz Kafka’nın bu karakterinin hikayesi tam da böyle başlamaktaydı. Önce acılar içerisinde kıvranıp ailesine durumu belli etmemeye çalışacak, sonrasında müdürünün de -işe gelmemesinden dolayı- evini ziyaret etmesiyle işler iyice rayından çıkacaktı. Tüm bunlar beraberinde Gregor Samsa’nın normal insanlar gibi çalışmasını ve eskisi gibi para kazanıp ailesine katkıda bulunmasını engelleyecekti. O artık bakıma muhtaç iri bir böcekti. Zira bu fantastik olaydan sonra yavaş yavaş ailesinin ona karşı olan tavırları değişecek; önceleri görmeye dayanamayacak, sonra(ekonomik durumları kötüleşip ondan da ümidi kestikçe) ona karşı kızgınlıkları artacak ve öldürmeyi dahi düşüneceklerdi. Gregor’u koşulsuz seven tek kişi olan kız kardeşi dahi, önceleri onun bakımını üstlenmişken, parasal sıkıntıların ucu ona da dokununca tıpkı anne-babası gibi koşullanacak ve onu yalnız bırakacaktır. Dönüşüm’ü bu perspektifte inceleyecek olursak; bir yanda Gregor Samsa’nın böceğe dönüşümü, diğer yandan "toplumun" metaforu olan ailenin ona karşı dönüşümü karşımıza çıkmaktadır.

Gregor Samsa’nın böceğe dönüşmesi öncelikle Karl Marks’ın ‘yabancılaşma’ kavramı ile ilintilidir. Yazımda ‘yabancılaşan beden’ olarak isimlendireceğim ama bu aşamanın üzerinde çok durmayacağım. Fakat yine de bu konuda bazı hususlara açıklık getirmem gerekiyor.

Eserde, Kafka uzun uzadıya Gregor’un çalışma koşullarından bahsetmektedir. Bu koşullar oldukça ağır olmakla birlikte, Gregor’un bu halini bizzat Marks’ın kapitalist pazarın ve kapitalist toplumsal sistemin işçi üzerinde yarattığı yabancılaşma ile açıklamak mümkündür. Bunun sonucu olarak insan kendi doğasına yabancılaşır. Böylece insan kendine, kendi emeğine, ilişkilerine, dünyaya ve yaşama yabancılaşır. Kapitalist pazarın bir unsuru olarak işleyen çarklardan biri haline gelir. Öyle ki; Kafka’nın böcek metaforu tam da buna işaret etmektedir.

Ahmet Cemal’in kaleme aldığı Dönüşüm'e sonsöz yazısı da bu düşünceyi desteklemektedir:
...Dönüşüm, hiyerarşi ve otorite düşüncesiyle temellenen, bu amaçla sözü edilen düşünceyi önce aile kurumu içerisinde odaklaştıran toplum içindeki birey ve bedenin tragedyasıdır. Gregor Samsa, dönüştüğü güne deyin çeşitli kölelikler içerisinde yaşamış bir toplum tekidir; iş yerinde köledir; aile içerisinde köledir ve zincirleri içerisinde uslu oturduğu sürece de benimsenip sevilir. Başkaldırı bilinçaltında başlar; bu bilinçaltı kendine uygun formu yaratır: Gregor Samsa’nın böceğe dönüşmesi gerçekte artık başkalaşmasıdır. Böceğe dönüştüğü andan başlayarak, toplum ve ailesinin ona ilişkin -onu tutsak kılan- beklentileri, artık sonuçsuz kalmaya yargılıdır; böceğin iğrençliği, çizgisi sürüyle uyuşmayan bağımsız bireyin iticiliğiyle özdeştir. Anlatıda toplumu simgeleyen aile, önceleri ümidini yitirmez; yeni Gregor’a hareket alanı sağlayabilmek için odasının biraz boşaltılması gerekmektedir. Ama anne buna karşı çıkar ve ilginç olan karşı çıkış gerekçesidir:

‘’Bence en iyisi, odayı eskiden nasıl idiyse aynen öle korumaya çalışmamızdır. Böylece Gregor yine aramıza döndüğünde her şeyi eskisi gibi bulur, arada olup bitenleri unutması da o ölçüde kolaylaşır.’’

Burada -sözde anne sevgisiyle- Gregor’un unutması istenen onun gerçek anlamda bağımsız olabildiği zaman parçasıdır; Gregor sürüye dönebilmek için böceklikten çıkmalıdır ve sürüyle yeniden uyum sağlayabilmesi için böcek olduğu dönemi unutmalıdır. O zaman yine annesine ve babasına uyabilecektir; içinde yaşadığı topluma eskisi gibi ‘hizmet’ edebilecektir. Gregor’un yeniden ‘insan’ olmasından artık ümit kesildiğinde kız kardeşinin söyledikleri, bu durumu daha da vurgular:

‘’Buradan gitmeli... tek çare bu, baba. Ama onun Gregor olduğu düşüncesini kafandan atman gerek. Bizim asıl felaketimiz, bunca zaman bu düşünceye inanmış olmamız. Fakat o nasıl Gregor olabilir ki? Gregor olsaydı eğer, insanların böyle bir hayvanla birlikte yaşamalarının olanaksızlığını çoktan anlar ve kendiliğinden çıkıp giderdi...’’
Kafka’nın gülmece öğesi de burada bizi karşılamaktadır; Çünkü sözü edilen ‘hayvan’, asıl ya da olması gereken insandır...

İkincisi ise beden ve doğa arasındaki amansız hegemonik mücadele. Bu hususta Gregor Samsa’nın böceğe dönüşümünü anlayabilmek için bazı kuramsal açıklamalara ihtiyaç duyabiliriz; beden ile doğa arasındaki hegemonya mücadelesi göçebe ve yerleşik toplumlarda farkı tezahür etmektedir. Toplum ve iktidarın tarihsellikte biriktirdiği her türlü kültürel, hukuki -vb- katman; bedeni kanonlaştırmak (dizgileştirme), içinde bulunduğu yapıya uygun bir forma sokmak ister. Bu, başarıya ulaşır ise doğanını beden üzerindeki hegemonyası kurulmuş olur. Bu noktada bedenin bu hegemonyaya nasıl reaksiyon göstereceğini düşünmek gerekir. Yerleşik toplumda beden, hegemonyayı kabul etmiş görünmektedir. Uygarlık adına, birer giysi olan davranışlar dahi doğa tarafından dizayn edilmiştir. Sözgelimi, doğa; bedeni her türlü groteskliğe ve taşkınlığına karşın onu ‘deli’ olarak yaftalamakla tehdit eder.

Meydanlar, alışveriş merkezleri, metro istasyonları tekrar tekrar idealize ettiği insanı inşa ederek kurallı topumu oluşturacak olan bireyi peydah ederler. Zira, iktidar önce bu ilişkisizlik mekanlarında insanları ayrıştırıp yarattığı kapalı bedenlerle onları bireyciliciğe iter, sonrasında toplama merkezlerinde tekrar bir araya getirip onlara yapma kimlikler biçer. Bu sürerliğe başka sistemlerin de eklemlenmesiyle ortaya çıkan ‘bireycilik’, içerisinde barındırdığı birçok oryantalist perspektifler ile, son tahlilde bize bireycilik diye bir şey olmadığını gösterir. Toplumsal ağlardan kopuk olan insan modeline işaret ediyordu bu kavram... Anthony Gides’in ‘’kişi, ontolojik varlığını rutin içinde aradı, gönülsüz eklemlendiği rekabetlerde kendini, yine kendini ararken buldu,’’ sözü de buna işaret etmektedir.

Kafka’nın düşüncelerini geliştirdim: ‘’Büyük Fransız Devrimi’nden önceki gibi bir akım. O zaman doğaya dönelim, deniliyordu.’’

‘’Evet!’’ diye başını salladı Kafka. ‘’Ama bugün daha ileri gidiliyor. Yalnız söylenmiyor, yapılıyor da. Hayvana geri dönülüyor. Böylesi, insanca yaşamaktan çok daha kolay. Herkes sürüye katıldığından ötürü güven içerisinde, kentlerin yollarından geçip işe, yemliklerin başına ve eğlenceye gidiyorlar. Tıpkı büroda olduğu gibi, sınırları iyice çizilmiş bir yaşam. Böylesi bir yaşamda mucizeler değil, yalnızca kullanma talimatları, doldurulacak başvuru formları ve kurallar var. Özgürlükten ve sorumluluktan korkuluyor. O nedenle insanlar, kendi yaptıkları parmaklıkların ardında boğulmayı yeğliyorlar.’’
[Franz Kafka’nın Gustav Janouch’la konuşmalarından, 1920-23]

Göçebe toplumun var ettiği beden ise doğanın hegemonyasını kabul etmemektedir. Göç olgusuyla birlikte statik mekân, katman ve bedeni forma sokacak standardizasyon kurumlarının oluşması çok zordur. Dişlerinin beyazlığını göstermek için ağzını sonuna kadar açan grotesk bedeni ‘deli’ olmakla tehdit edecek yapılarında olamayacağını söyleyebiliriz böylece. Yağmur mevsiminin sonunda Nijerya’nın Sahel steplerinde yaşayan Wodaabe Göçebe Halkı’nın Gereewol adında olan eş seçme törenlerindeki, makyaj yapan erkeklerin gözlerini ve ağızlarını açabildikleri kadar açıp dans etmeleri buna iyi bir örnektir. Doğa üzerinde sürekli yer değiştiren beden ve toplum(ki toplum da bir bedendir) için bir "akış"tan bahsedebiliriz. Toprak parçasına sadık olmadan üzerinde sürekli hareket eden bir nevi ‘kayan’ bedenlerin yüzlerindeki "ahlak-tanımaz kayış"ı da böylece anlamlandırabiliyoruz. Fakat Gregor Samsa elbette bu dünyaya ait değildir. O yukarıda bahsettiğim yerleşik-kent toplumu içerisinde kemikleşmiş bir bedenin kişisidir.

Ailesinin günden güne Gregor’dan nefret eder konuma geçmesini de anlamaya çalışmamız gerekmekte. Gregor’un bu böceğin içinde bir yerlerde saklı olduğu ve her an geri gelebileceği umudu zayıfladıkça, ailesinin gözünde giderek bir ucube kıvamına ulaşmaktadır Gregor. Bu durum bizi Johann Lavater’in fizyognomi çalışmaları üzerine düşünmeye götürüyor. Lavater, insanların dış görünüşüne bakarak ruhsal durumlarını kestirmeye çalıştığı gibi, bedenin parçalarının şeklinden, renginden ve diğer özelliklerinden; insanın ahlak ve doğasına dair bilgilere ulaşmayı amaçlıyordu. Gregor’un ailesi tıpkı bir fizyognomist gibi onu gözlemliyordu. Ona karşı olan koşullu bağlılıkları(eve para getiren oğul), bu koşulların gerçekleşememesiyle zamanla son bulacak ve bu böceğin bir "yoz beden" olduğuna, onun artık Gregor’u kendi potasında eriterek yok ettiğine inanacaklardır.

Gregor zamanla duvarlarda gezinmeye başlayacak, ulu orta yerlere pisleyecek, hatta böylece kendisini daha iyi hissedecektir. Bu aslında, onu gözlemlerken şekillendirmeye de çalışan aile(iktidar)’ye karşı grotesk bir başkaldırıdır. Çünkü grotesk beden, iktidarın istediği kapalı bedenin aksine; gözenekli geçirgen yapısıyla; çok da ‘yasal uygarlık’ telaşı olmayan evrenin akışıyla sürekli ilişki içinde bulunan bedendir. Üstelik Gregor’un bu yeni biçimi, yirminci yüz yılın Sosyal-Darwincileri olan Ernst Kretschmer ve William H. Sheldon ikilisinin, insanın evrimsel gelişimine göre belirledikleri beden tip ve mizaçlarından da hiç birine uymamaktaydı. Temelinde ırkçı düşüncelerin yattığı bu fikirlerin yanında, Gregor’un ailesinin ondan kurtulma niyeti; bize özellikle Ari Irkı İdeolojisi’ne inananların tahayyülü olan ‘toplumdaki yoz bedenleri teşhis edip, ortadan kalma’ projesini anımsatmaktadır.

Tüm bu bilgi ve yorumlar ışığında, Gregor’un bir böceğe dönüşmesinden ziyade, ailesinin ona karşı nasıl dönüştüğü ve bu dönüşümün arka planında yatan dinamiklerin de Kafka için ne denli önemli olduğu açıkça belirtilmesi gereken hususlardır kanımca.

Kafka'nın Elyazısı
"Son konuşmamızda bana, Ottomar Starke’nin Dönüşüm için bir kapak resmi hazırlayacağını yazmışsınız. Bunu okuyunca küçük ama sanatçıyı ‘Napoleon’dan tanıdığım kadarıyla, herhalde çok gereksiz bir korku uyandı içimde. Yani Starke gerçekten bir kitap resimleyicisi olduğundan, doğrudan böceğin resmini yapmaya kalkışabilir gibi geldi bana. Sakın yapmasın böyle bir şey, lütfen! Niyetim, böylece onun yetki alanını kısıtlamak değil, öyküyü doğal olarak daha iyi bildiğim için, kendisinden yalnızca bir ricada bulunuyorum. Böceğin resmi yapılamaz. Dahası, uzaktan bile gösterilemez. Böyle bir niyet yoksa eğer ve dolayısıyla isteğimde gülünç kaçıyorsa – daha iyi. Ricamı iletir ve desteklerseniz size çok müteşekkir kalırım. Resimleme için benim öneride bulunmama izin verilseydi eğer, o zaman anneyi, babayı ve Müdür beyi kapalı kapının önünde gösteren veya daha da iyisi, anneyi, babayı ve kız kardeşi aydınlık odada, yandaki karanlık odada açılan kapıyı da açık dururken sahneleri seçerdim."
[Kafka’dan Kurt Wolff Yayınevi’ne, Prag, 25 Ekim 1915]

Bu yazımda öncelikle Gregor Samsa’nın bir böceğe dönüşümünü kurgusal ve kuramsal olarak anlamaya çalışırken, Gregor’un yaşadığı köle hayat(lar)ını dönüşümün sebeplerinden biri olarak değerlendirerek, onun yeni formunu ‘yabancılaşan beden’ diye isimlendirip Marks’ın penceresinden anlam yüklemeye çalıştım. Fakat dönüşümü bununla sınırlı tutmak eksik-tanımlı, cüretkâr olacaktı. Akabinde bir başkaldırıdan, bilinçaltında başlayan bir başkaldırıdan bahsettim; elbette bu bilinçaltı kendine uygun formu yarattı: "yeniGregor. Bu başkaldırıyı; yerleşik toplumlardaki beden üzerine hegemonya kurmuş olan her türlü iktidarın, onu kanonlaştırma -belki de sistem adına işlevsel bir meta, pragmatist bir nesne- formuna sokma girişimlerine grotesk bir tavır olarak tanımladım. Çünkü o, tam da böyle bir kent hayatı sürmekteydi ve Kafka bu ayrıntıları okura aktarmakta oldukça cömert davranmıştı. Kafka’nın yayın evine yazdığı mektupta tarif ettiği kitap resmini düşündüğümüzde de tekrardan anladığımız; Gregor’un ailesinin tıpkı bir fizyognomist gibi onu gözlemlemesi, Gregor’un geri gelmemesi ve ona karşı olan koşullu sevgilerinin(koşulların gerçekleşmemesiyle) son bulması olayları; aynı zamanda ailesinin de ona karşı bir dönüşüm yaşadığının göstergesiydi. Onu gittikçe yoz beden olarak görmeleri, yeri geldiğinde ondan kurtulmak istemeleri; iktidarın her türlü grotesk tavrı ortadan kaldırma isteminin metaforuydu elbet. Nihayetinde yeni Gregor, Sosyal-Darwincilerin ortaya koydukları hiçbir tip ve mizaca uygun olmayan -sözüm ona- bir yoz bedenden ibaretti onlara göre. Ailesinin, bu durum ve olaylar karşısındaki amacını ise; "Ari Irkı" ideolojisine gönderme yaparak; Gregor Samsa ve ailesi arasındaki rekabeti "beden-doğa" metaforları üzerinden anlatmayı denedim.
Ekrem Baş

6 Eylül 2013 Cuma

Suriyeli Çocuklar ve Yeni İstanbul

Dün kapının önünde top oynayan çocuklara rastladım. Beni görünce soğuk ve ürkek bakışlarla süzdüler. Gözlerinde, sorgulayan bakışlarında derin bir güvensizlik ve sığınmışlık vardı. Aralarında anlamadığım bir dilde telaşlı konuşmaya giriştiler bir lahza beni fark edince. Karara varmış olacaklar ki sus pus oldular. İsteksizce oyunlarını bıraktılar. Yanımdan kaçarcasına sessizce uzaklaşmaya başladılar. Zeytin gözlü ve samimi bakışlı en küçüklerinin kısa kesilmiş saçlı başını sevdim yanımdan geçerken. Dudaklarında utangaç bir gülümsemeyle koşarken kıkırdıyordu.

Bu çocuklar aylardır bizim evin önündeki parkta oynuyorlar. Geçmişlerini ülkelerini kavuran savaşa emanet bırakıp, İstanbul'da yeni bir hayat kurmaya çalışan Suriyeli elit ailelerin çocukları bunlar. Elit çünkü burada ev tutabilmiş, tutunabilmişler. Parklarda yaşamıyorlar. Her şeyden habersizmiş gibi yapıp oradan oraya koşturarak, bağırarak, isyan ederek eğleniyorlar. Aileleri de onlarla birlikte. Fakat onları fazla göremiyorum. Saklanıyorlar sanki.  Kimi zaman apartmandan çıkarken rast geliyorum yaşlılarına. Suç işlemişcesine anlayamadığım bir edayla boyunları büküp yanımdan uzaklaşıyorlar.

Genç kızlar biraz daha mutlu görünüyor. Minibüste yeni yeni öğrendikleri bozuk Türkçeleriyle "şurdan bir kişi alır mısın" diyorlar muzipçe. Kim bilir belki burada kendilerini daha özgür hissediyorlardır. Savaştan kaçıp  Türkiye'de yeni bir hayat kurma hayali, belki iyi bir Türk erkeğiyle evlilik ya da  okuyarak iyi bir işe girmek, hulasa daha insanca bir hayatın özlemi var dileklerinde .Yol boyunca Suriye onların gönüllerinde artık çok gerilerde kalmış gibi aralarında yüksek, umut dolu bir sesle konuşuyorlar. Çekingen fakat meraklı bir hal seziliyor hareketlerinden.

Bugün İstanbul yeni göçmenlerini bünyesine katıyor. Yeni bir şehir doğuyor yavaş yavaş. İstenilen bu mudur bilinmez ama her şehir gibi İstanbul'da şekil değiştiriyor. Bu bir evrim gibi. Şehirlerin evrimi. Kovulan Rum, Ermeni ve Yahudilerin yerini Afrikalı siyahiler, savaş mağduru Suriyeliler, iş umuduyla çalışmaya gelen Türkmenler, Özbekler, Gürcüler dolduruyor. Büyük şehrin umudu karın doyurmasa bile bu insanlara hiç olmasa da bunu vadediyor

Ve 2010'ların İstanbul'u bu evrimin eşiğinde her geçen gün büyüyor.

7 Ağustos 2013 Çarşamba

THE LAST OF US

Sevgi, insanı sevilenden gayri herkesi mahvetmeye gebe olabilir mi? Ya da sevgi için bir cana kıymak insanı kötü yapar mı? Sevginin yaratmakla mükellef olduğu kötülük acaba hakiki kötülük müdür? İyi ve kötü arasındaki farkın ayırt edilemez olduğu durumlar mümkün müdür?

Video oyunlarında aslında pek önemsenmez hikâye. Genelde belli yaş gruplarına hitap ettiği düşünülen oyunlarda oynanabilirlik ve grafik kalitesi başat unsurlardır. Ancak nitelikli oyunlarda –ki bunlar artık sanat mertebesindedir- tüm oyun boyunca sorgulanan bir ana fikir etrafında gelişen hikâye örgüsü hemen göze çarpar. Bu oyunlar insana özgü olanı elinden geldiğince sorgulamanın peşindedir. Kimileri siyasi eleştiriler getirir bıyık altından sisteme ( Metal Gear Solid 4), bazıları bize karanlıkta kalan hisselerimizi vahşice hatırlatır (Heavy Rain), ya da giriş paragrafında sorgulananları yürekten hissetmemizi sağlayan The Last of Us gibi şaheserler vardır ki  bunlar unutulmazlar arasında yerini alır.

The Last of Us, tüm bu derin suallerin minvalinde hayata tutunmaya çalışan Ellie ve Joel’in sıradışı yolculuk öyküsü. Nitekim bu öykü daha doğrusu bunun işlenişi ile oyun sanatında bir devrim yapıyor The Last of Us.

Öyle pek farklı gözükmeyen sıradan denebilecek konseptiyle bir kıyamet sonrası Amerika’sındayız. Her yer salgın sonrası yerle bir olmuş. Etrafta virüs gibi insandan insana kan yoluyla bulaşan bir mantar türünün, beyinlerinde üremesi sonrası beden kontrollerini kaybederek gün geçtikçe saldırganlaşan insanlar cirit atıyor. Aynı zamanda birkaç kişiden mürekkep çeteciler acımasızca insan avındalar. Diğer yandan ordu karantina bölgelerinde ateş böcekleri adı verilen ve amaçlarının dünyayı bu illetten kurtarmak olduğunu söyleyen silahlı bir grup ile çatışma halinde. Tek kelimeyle insanlığın unutulduğu bir dünya burası. Bu hengâmenin içerisinde 50’li yaşlarındaki Joel ile 14 yaşındaki Ellie’nin öldürerek hayatta kalma mücadelesindeyiz.

Az öncede belirttiğim gibi sıradışı bir senaryo yok oyunda bu anlamda. Ama hikâyenin işlenişine ve karakterlerin yaratımına gelindiğinde işler değişiyor. Nedir peki bu kalitenin nedeni? Ellie ve Joel’in arasında geçen diyalogların sahiciliği, alışılageldik Amerikan kendini beğenmişliğinden uzak doğal jest ve mimikler, oyun boyunca dozu düşmeyen yalnızlık hissinin ve zaman zaman korkunun bu manada akışa dâhil edilmesi, abartıya kaçılmadan verilen aksiyon dozu, iki ana karakterin geçmişinin ve mizaçlarının ustaca kurgulanışı, doğal insan davranışları ile oyuncunun rahatça empati kurulabilmesine imkan sağlaması ve en mühimi tüm bunların göze sokulmadan dozaj dozaj hikayeye harmanlanması. Liste uzayıp gider. Zaten usta hikaye yazarlarına dönüp şöyle baktığımızda onları konularından ziyade bunu nasıl anlattıkları klasik yapar. Nitekim The Last of Us bunu oyun sanatında bir kez daha doğruluyor.

Hikâyeden bahsederek oynamak isteyen dostların keyfini kaçırmak niyetinde değilim ama oyunda zaman zaman karşılaştığımız acı anlardan birinden bahsetmeden geçemeyeceğim. Bunun gibi onlarca olduğu için aflarına sığınıyorum. Oyunun kanalizasyonda ilerlediğimiz bir bölümü var. Burada karanlık odalardan birine girdiğimizde fenerimizin ışığı zemine yazılmış They didn’t Suffer yazısına denk geliyor. Bu yazının bir-iki metre ilerisinde cesedi çürümüş bir adamın hemen yanı başına bıraktığı bir nota denk geliyoruz. Notta etraflarının enfeksiyonlular tarafından sarıldığını dile getiren ve bu nedenle dönüşmektense kendinin ve çocuklarının canına kıyan bir babanın son cümlelerini okuyoruz. Hemen yanı başında üzeri gri bir bezle örtülmüş ve sadece bilek kemiklerinin belli belirsiz göründüğü minicik spor ayakkabılarıyla küçük çocukları görüyoruz. İç burkan bir sahne.

Oyunda girdiğimiz kimi terkedilmiş evlerde bazı günlük parçaları buluyoruz. Bu kağıt parçalarında salgın sonrası insanların başlarından geçenlere şahit oluyoruz. Çocuklarını erzak için evde yalnız bırakmak zorunda kalan bir annenin geride kalan yavrularına ikazlarına, ya da birileriyle birlikte yola çıkma kararı aşamasında olan ev ahalisinin çaresizliklerle dolu cümlelerine rastlayabiliyoruz. Böylelikle oyun bizlere diğer insanların başlarından geçenleri yeniden yaşama fırsatı sunuyor. Bazen bu insanların cesetleriyle karşılaşabilmemiz de hikâyeyi çok farklı boyutlara taşıyor.

Oyundaki kimi süprizler işleyişteki vurucu noktaları oluşturuyor. Yolda karşılaştığımız bizim gibi hayatta kalmaya çalışan insanlarla yaşadıklarımız, ani saldırılar, kapana kısıldığınızda çıkış yolları aramak, girdiğimiz oteller ve hastanelerde karşılaştıklarımızla tempo yukarılara taşınabiliyor.

Hikâye üzerine daha fazla bir şeyler söyleme niyetinde değilim. İşin tadını kaçırmamak için olabildiğince homurdanarak yazmaya çalıştım. Oyunun grafikleri de ayrı bir unsur bu kalitede. Öncelikle karakter tasarımlarımdan bahsetmeliyim. Joel ve Ellie’nin yüz modellemeleri çok başarılı: yüzdeki kırışıklar, saçlardaki sahicilik, karakterler konuşurken ya da olaylara tepki gösterirken yüzün aldığı biçimlerdeki inandırıcılık, aşınmış elbiseler, yürüme ve koşma modellemelerindeki gerçeğe sadakat ve daha niceleriyle nitelikli bir karakter modellemesine sahip The Last Of Us.

Çevre modellemeleri de ondan aşağı kalır nitelikte değil. Mesela yıkılmış bir ev veya yıllarca kullanılmamış bir oda tam olması gerektiği gibi gözüküyor veya terkedilmiş sokaklarda çürümüş bisikletler, arabalar, ot bürümüş ev cepheleri gerçekte olsa bundan farklı olmazdı dedirtiyor. Detaylardaki dikkat ve özen çevre modellemelerini şu ana gördüğüm en iyisi yapmayı başarıyor. Diğer yandan ışığın kullanımı da bu çevre dizaynlarını bir üst perdeye taşıyor. Alan aydınlatmaları, camlardan süzülen ışık huzmeleri, suyun üzerindeki yansımalar, gölgelendirmelerdeki hassaslık ve eklenebilecek pek çok detaylı çalışma ile realist yağlı boya tablolardakini aratmayacak görsellikte bir iş çıkmış ortaya.

Sesler ve bilhassa seslendirme çok profesyonel. Konuşmalar yüzeysel değil, vurgu ve seslerdeki tokluk ya da tizlik çok iyi dengelenmiş. Mesela Joel heyecanlandığı ve panik yaptığı bir durumda sesindeki telaşı ve paniği hemen hissediyorsunuz. Karakterin sesi tizleşiyor ve kısılıyor. Bunu her iki karakterin seslendirmeni içinde söyleyebileceğimiz için mükemmel bir dublaj çıkmış meydana. Seslendirme sanatçıları Troy Baker ve Ashley Johnson ayakta alkışlanmayı hak ediyor bu nedenle. Çevreden gelen sesler de yine kaliteli kaydedilmiş. Akan suyun sesi, duvarın arkasında bağırıp çağıran bir hastalıklı ya da at sürerken atın homurtuları ve nal sesleri kulak tırmalamıyor. Silah sesleri de tüm bunlardan aşağı kalır nitelikte değil. Özellikle tüfek seslerindeki gerçekçilik kulak doldurur cinsten. Hepsi olması gerektiği gibi yerli yerinde seslendirmeler.

Oyunda vuruş hissi çok başarılı. Birini vurduğunuzda tepkisini hemen hissedebiliyorsunuz. Silahın tepmesi, elde sallanması, şarjör değiştirme süresi hepsi gerçekte olacağı gibi. Ayrıca bir insana ateş ettiğinizde merminin türüne göre hasar alması çok iyi düşünülmüş. Pompalı bir tüfekle kolunu ateş ettiğiniz bir düşmanın kolu kopabiliyor ya da attığınız bir çivili bir bomba sonrası bir çeteci havaya uçarak bacağını kaybedebiliyor. Okla vurduğunuz birisiyse bir süre hareketsiz kaldıktan sonra yere yığılıyor. Karpuz gibi yere yığılan gerçek dışı bir fizik motoru bu oyunu katledebilirdi. Fakat The Last of Us’ın ekibi çok güzel bir fizik motoru tasarlamış ve bunu mükemmel uygulamış.

Oyunun yapay zekâsı konusunda kimi eleştiriler okudum. Zaten ne yapacağını kendisi de bilmeyen akıl sağlığını kaybetmiş ve kudurmuş bir köpek düzeyine inmiş hastalıklıları saymazsak, diğer düşman insan unsurlarının yapay zekâsı iyi düzeyde. Ancak zaman zaman tekleyebiliyorlar. Nereye gideceğini şaşıran insanlara rastladım oyunda. Ama bunun haricinde alarm durumuna geçtiklerinde sizi gerçekten arıyorlar ve bulduklarında çok zorlayıcı olabiliyorlar. Ben naçizane yapay zekânın biraz daha zorlayıcı olması gerektiği kanaatindeyim. Ömrünü insan avında geçirmiş çetecilerin daha kurnaz olması gerekirdi diye düşünüyorum. Bu manada bir geliştirme paketi yayınlanırsa hiçbir sorun kalmayacaktır.
Oyunda eksik noktalarda biri de sıkıştığımız bir yerden çıkış yoluna ulaşmaya çalışırken hep aynı tip bulmacaları kullanıyor olmamız. Burada çeşitlendirmeye gidilebilirdi. Zaman zaman zorlayıcı ve dikkat isteyen bulmacalar ve güzergâh bulmalar olsaydı daha iyi olurdu. Bu noktada tekrara düşüldüğünü belirtmeliyim.

Eksiklikleri elbet olacaktır ama artıları ile The Last of Us oyun dünyasında şu ana kadar yapılan tüm oyunlar içerisinde çok rahat ilk ona girmeyi başarıyor. Eskiden bir tabir vardı ve bu tabir şimdilerde anlamını yitirmeye başladı. Ama bu oyun için cuk oturacaktır. Film gibi oyun..
The Last Of Us kurgusu ve yapısı itibariyle girizgâhta sorduğum soruların cevaplarını arayan bir yapım. Yanıtlarını veriyor. Fakat bu yanıtlara katılıp katılmamak sizin elinizde. Joel’e saygı duyup duymamak sizin inisiyatifinizde. Onun tercihlerini bencillik mi addedersiniz ya da sevdiğini ikinci kez kaybetmek istemeyen yorgun bir babanın çırpınışları mı dersiniz. İşte buna vereceğiniz yanıt bu sorulara vereceğiniz cevapları da belirleyecektir.

 Alın, oynayın ve oynatın. Ama +18 ibaresine dikkat ederek yapın bunu. Küçük yaştaki çocuklar için içeriği nedeniyle uzak durulması gereken bir oyun.







20 Temmuz 2013 Cumartesi

Siyaset benim mutluluğum için var

Siyaset hele ki günlük olunca bazen çok saçma görünmeye başlıyor.  Birbirlerini tan vakti geçmeye çalışan horozlar gibi biri burada diğeri şurada durmadan ötüyor. Siyasetin an be an hayatımızı farkında olmadan kontrol ettiğinin farkındayız. Somut gerçekleriyle her an etrafımızda. Ancak siyasilerin günlük söylemleri, siyasi köşe kapmacaları bizi ne kadar ilgilendiriyor? Kendi seçmenini memnun etmek için atılan karşılıklı yemler ve rövanş sebepleri sabah uyandığımda benim hayatımda nasıl bir değişime neden oluyor?

Kuru gürültü baş ağartır. Can yakar. Benim mutluluğum için politika yoksa niçin var?

Geçen Google’da ülkelerin gelişmişleri ile ilgili tablolara göz gezdiriyordum. Ordusu, ihracat-ithalat rakamları, büyüme oranları. Şu sonuca varmak uzun sürmedi: Bir ülke vatandaşını ne kadar mutlu edebiliyorsa o kadar güçlüdür. Bireyin mutluluğuna odaklanan siyaset o ülkeyi müreffeh kılar. Yoksa vatandaşından canını feda etmesini isteyen devlet değil.

Mesela bir ülkeyi şehirleri ele verir. İstanbul’da yaşayan herkes bu şehrin ne kadar yorucu bir megakent olduğunu bilir. Trafik, çarpık kentleşme, gürültü, şiddet vs. Mutlu olmanın zor olduğu bir yerdir burası. Zengin olman gerekir mutluluk için. Orta direğe bir şey sunamaz. Onlar da bir AVM’den diğerine mutlu olmaya çalışır. Ne yapsın zar! Ama şöyle nüfusu birkaç milyonluk bazı şehirler vardır. Bu şehirlerin bağlı bulunduğu ülkelerin ordusu öyle kuvvetli değildir, küçüktürler,  dünya siyasetine yön vermediklerini görürsünüz. Ama insanı “sağlıklı” bir şehirde yaşar. Bisikletiyle isteği yere gidebilir. Sineması AVM’de değil sokaklardadır. İstediği her yere rahatça gider. Metrosu, tramvayı vardır.Öyle evden çıkınca trafiğin kurbanı olmaz insan. Suç oranı düşüktür. Gece yaşam suskunlaşır. Mimarisiyle büyüler. Kısacası mensubu mutludur bu şehirlerin. Ülkesi kendisi için yaratılmıştır. O ülkesi için değil.

Siyaset benim için yoksa niçin var?

Son bir aydır büyük bir bıkkınlıkla izliyorum şehrimi. Hürrem gibi bir tükenmişlik sendromu içinde gibiyim. Kaçasım var. Ama burada kalmaya zorunluyum. Onun için son bir aydır adam gibi haber izlemiyorum. Tarih okuyorum. Hem de böyle romantik olanlarından. Bir tarihçi bu işle ilgilenenlerinin çoğunun şu anda olan şeylerden kaçarak bu bilime merak sardığını söylemişti. Çok doğru. Bir numaralı panzehir Tarih. 
Ayrıca ps3’te Last of Us gibi mükemmel bir oyunla haşır neşirim. Aşikâr ki bu da bir kaçış. Sonra bunun bir incelemesini yapmak istiyorum blogta ayrıca. Bakalım.

İki kez tatile çıkmama rağmen hala kurtulamadım bu kaçış isteğinden.
Niye yazdım bunları peki? Şöyle ki, beni kaçıran ve bugün şehrime yabancılaştıran ne? Yine siyaset. Geçmiştekilerin öngörüsüzlüğü, şimdikilerin çığırtkanlıklarının bedeli bunlar.


Uzun lafın kaymağı, siyaset benim mutluluğum için var.

22 Mayıs 2013 Çarşamba

150 Senelik Sürgünün Yıl Dönümünde Türkiye’de Çerkezler


Üstlerinde ‘21 Mayıs 1864 Sürgün’ yazan tişörtleri ve ellerinde Çerkes bayraklarıyla Çerkes gençler Taksim’deki Rusya Konsolosluğu önünde toplanmış. Fevri değiller. Sessiz sedasız protesto ediyorlar Rusya’yı. Çevreden gelip geçenler alakasız gözlerle gruba bir an göz atıyor ve dudak bükerek birer birer uzaklaşıyor. Az sayıda insan var kapıda. Fakat hemen hepsinin yüzünden atalarının bir buçuk asır önce yaşadıklarının derin izleri okunabiliyor. Bir acı nasıl bu kadar uzun sürebiliyor diye düşünüyorum? O an pek anlamıyorum onları.  Ama dudak büküp, ilgisiz de uzaklaşmıyorum yanlarından.

Aksine içlerinde en ateşli olanın yanına yaklaşıyorum. Uzun boylu, sert görünümlü biri Ergun Sinduk. Rusya’nın onlara ne yaptığını, neden burada toplandıklarını soruyorum. “ Bizi yurtlarımızdan sürdü. Yüzbinlerce Çerkes’i yerle yeksan etti” diyor.  Bir buçuk asır önce yaşanan bir olayı nasıl hala nasıl protesto edebildiklerini anlamadığımı söylüyorum. Kızıyor. “Bu öyle bir olay ki” diyor. “Bizi bugün Türk yaptı. Biz sadece vatanımızdan koparmakla kalmadı, aslımızdan da etti”.

Tolstoy’un Hacı Murat’ını okurken rastlamıştım ilk kez Kafkaslara. Hacı Murat ve Şeyh Şamil isimlerini de ilk kez orada duymuştum. Ardından Lermontov’un ölümsüz karakteri Peçorin’in seyahat anıları ilgimi biraz daha celp etmişti. II. Katerina’dan Stalin’e oradan da günümüze kadar uzanan kanlı bir destandı bu topraklar. Çarlık Rusya’sının isyancılar ve başıbozuklar dediği,  Sovyetlerin Almanya ile işbirliğiyle suçlayarak hain ilan ettiği halklar topluluğuydu Kafkasya.  Rahat yüzü görmemişlerdi bir türlü.

Şeyh Şamil’in II. Aleksandr’la tutuştuğu savaşı kaybetmesinden sonra ivme kazanan Kafkasların “isyancı ve başıbozuklar”dan tasfiyesi 21 Mayıs 1864’te Çerkes Sürgünüyle farklı bir boyut kazandı. Yüzbinlerce Çerkes topraklarından sürülerek Karadeniz’den Osmanlı’ya tehcir etti.  Yolda yüzlercesi hastalıktan ve kötü muameleden dolayı hayatını kaybetti. Osmanlı topraklarına varabilenlerse şanslıydı.  Sadece Çerkesler değil. Çeçenler, Tatarlar, Ahıska Türkleri, İnguşlar ya topraklarından sürüldü ya da katliamlara maruz kaldı. Rusya onlardan boşalan yerlere Kassakları ve Rusları yerleştirdi. Nitekim Rusya Ana ‘teslim olmuş topraklar’ istiyordu.

Yanıma beyaz tenli ve kırmızı rujlu güzel, genç bir kız yaklaşıyor. Elinde üzerindeki yazıyı okuyamadığım bir dergi var. Nazikçe uzatıyor bana. Derginin adı Dimak. Kiril alfabesi ile yazılmış olması ilgimi çekiyor başlığın. Neden Kiril alfabesini seçtiklerini, “düşmanın alfabesini” neden tercih ettiklerini merak ediyorum? Konuştuklarımıza kulak misafiri olan Erdoğan açıklamaya çalışıyor.  O  grubun yaşlılarından biri ve bir öğretmen. “Biz bu alfabeyi Ruslardan değil Doğu Roma sonrasında aldık. Hem bizde onlardan daha fazla harf var”.

Erdoğan Bey derginin başında kendisinin olduğunu söylüyor. Derginin içini göstererek gülümsüyor. “Gördüğümüz gibi iç yazıların hepsi Türkçe”. Türkiye’deki Çerkeslerin ana dillerini bilmediğinden yakınıyor. Aslında kendisinin de pekiyi bilmediği itiraf ediyor. Neden diye soruyorum. “Cumhuriyet Türkiye’si bizi asimile etmeyi çok iyi becerdi. Sanırım en başarılı oldukları halk biziz. Bugün Türkiye’de yaşayan Çerkeslerin yüzde 90’nı dillini bilmez” diyerek cevap veriyor soruma. Ayrıca yarın Kartal’da yapılacak Çerkes Sürgün Anıtı’nın açılışına davet ediyor beni.

Ertesi gün Kartal Belediye’sinin desteğiyle yapılan, Kartal Sahil Yolu’nda üzeri siyah tülle örtülmüş bir anıtla karşılaşıyorum.  Etrafta henüz kimsecikler yok. Çimlerde kermesten alınmış haşhaşlı ev böreklerini atıştıran ve Çerkes Sürgünü tişörtlü gençleri fark ediyorum. Ellerinde Adige Cumhuriyeti’nin yeşil yıldızlı ve oklu bayrakları. Onlara katılıyorum. İçlerinden en konuşkan olanın adı İpek. O da yüzüne beyaz pudra ve dudaklarına kırmızı ruj sürmüş. Kendisi gibi makyaj yapmış diğer Çerkes kızlarından bahsediyorum. Meğerse bu Çerkeslerin güzellik anlayışıymış. Bir Çerkes kızı hoş görünmek istiyorsa böyle süslenmeliymiş. Hoş sohbet insanlar olduklarını fark ediyorum. Onun da sadece babası Çerkes’miş. Annesi ise Türk’müş. Dilini bilmiyormuş. Fakat anadil hakkını da sonuna kadar savunuyormuş. Soru sormama fırsat bırakmadan çabuk çabuk konuşuyor. “Dilimizin anayasal taleplerimiz doğrultusunda anadil olmasını çok isteriz. Dil her şeydir. Biz bu yüzden öğrenemedik. Bugün Kürtler bunu isteyebiliyorsa biz de isteriz.”

Alan kalabalıklaşıyor. Geleneksel Kafkas kıyafetleriyle insanlar sohbet halinde. Kimse Çerkesce konuşmuyor, konuşamıyor. Bir an sonra pankartlar ortaya çıkmaya başlıyor. Demokratik Çerkes Hareketi yazan pankartı tutan top sakallı bir beyin yanına yaklaşıyorum. Tacettin Bey; grubun lideri. Bana tabandan gelen bir Çerkes hareketi ile haklarını almaktan yana olduğunu söylüyor. Nasıl olacağını merak ediyorum. “Biz bilinçsiziz” diyor ve arkadaşlarını göstererek, “Gördüğünüz gibi derneğimiz sadece üç kişiden oluşuyor. Halkımız dilini bilmiyor. Haklarını aramıyor. Anadilde eğitim deseniz tınlamıyor”. Böyle bir durumda tabandan bir hareketle haklarını nasıl alabileceklerini soruyorum. Zeki bir tebessüm yüzüne yayılıyor. “Ben sosyalistim, solun halka inme metotlarını kullanacağız ve biz Çerkes haklarının ancak sol bir hareketle alınabileceğine inanıyoruz, devrimciyiz” diyor.

Ardından tören sonrası ateş yakılacak odunların yığıldığı deniz kenarına doğru ilerliyorum. Çerkes kalpağıyla bir bey, geleneksel kıyafetleri içindeki kızını seviyor. Röportaj yaptığımı görmüş. O da konuşmak istiyor. Samimi ve hissi ses tonuyla bana nereden geldiğimi soruyor. Söylüyorum. Kendisi denizciymiş. İtalya’ya, İspanya’ya mal taşıyorlarmış. Bana da sor diye rica ediyor. Anadilde eğitim hakkında ne düşündüğünü soruyorum. “İnsanlık hakkıdır” diye başlıyor sözlerine ve kendinden emin ekliyor, ” Bir insanının ana dilini konuşup konuşmaması kimsenin alıp verebileceği hak değildir. Bu Allah tarafından bahşedilmiş bir şeydir ve tartışılması söz konusu bile olamaz.” Adige dili eğitimi veren bölümlerin bazı üniversitelerde açıldığını ve bunun anaokulundan itibaren öğretilmesi arzusu olduğunu da belirtiyor Ferruh Bey.  Kendisini nasıl tanımladığını sorduğumda bir lahza düşünüyor. “Ben Çerkes’im ve Türk üst kimliğini kabul etmiyorum” diyor.

Ellinde Türk bayrağı tutan iki kadına yaklaşıyorum. Meral hanım emekli öğretmenmiş. Belli olduğunu söylüyorum. Kahkahaya atarak karşılık veriyor. Yanında arkadaşı var o da öğretmenmiş.  Ses kayıt cihazını çıkarınca bir an tedirgin oluyorlar. Ancak bana  çabuk ısınıp konuşmaya başlıyorlar. Anadilde eğitim ve Çerkes haklarının Türkiye’deki vaziyeti hakkında fikirleri olup olmadığını soruyorum. Meral hanım bölüyor sözümü. “Türkiye’de anadilde eğitim olmaz. Tek bir dil olur. Bakın hepimiz Türk’üz. Ben şahsen Çerkesliği bir memleket meselesi olarak görüyorum.” Bana nereli olduğumu soruyor. Öğretmenlerin o kendine has baskınlığıyla. Samsunlu olduğumu söylüyorum. “Bak” diyor “İşte sen Samsunlusun biz de Kafkasyalıyız ama Türk’üz değil mi ikimizde?” Aklım karışıyor. Ayten hanım da diğerini onaylayacak nitelikte şeyler söylemeye başlıyor. “Bu topraklarda doyuyorsak hepimiz Türk’üz. Düşünsenize o kadar çok isteyen olur ki o zaman işin içinden çıkamayız” diye devam ediyor fikrini kuvvetlendirmek için. Yanıt beklermiş gibi yüzüme bakıyorlar. Bir şey demiyorum. Teşekkür ederek yanlarından ayrılıyorum.

Tören boyunca dernek başkanları sırayla konuşuyor. Belediye başkanının kürsüdeyken “Galatasaray maçı yerine buraya gelmeyi tercih ettim” demesi üzerine çevreden “lütfettiniz” sesleri yükseliyor. Ferruh Bey alaylı bir eda ile gülümsüyor.  Anıtın açılışı yapılıyor. Alkışlar çok cılız kalıyor. Belli ki kimse beğenmemiş. Yanımdaki çocuk, “Bu hiçbir şeye benzememiş ki” diyor.

Hemen ardından gösteriler başlıyor. Hava kararmaya yüz tutmuş. Ilık bir meltem esiyor, Yistanbıloka (İstanbul Yolcuları) ezgisinin büyüsü ile birleşerek tüylerimi ürpertiyor. Müzik hissi iletmenin en iyi yoludur kelamını şimdi daha iyi kavrıyorum.  Rus Konsolosluğunun önündeki acıyı yavaş yavaş anlamaya başlıyorum. Ezginin en güzel bölümüne geliyoruz. Bu esnada gözümün önüne sürülen Çerkes kafileleri beliriyor. Pyotr Gruzinskiy’nin tablosunu anımsıyorum. Arkada sisli Kafkas dağları, ön planda sürülen Çerkesler kağnıların üzerinde perişan ve biçare.

Ertesi gün İstanbul Kafkas Derneği Başkanı Ümit Duman’ın Üsküdar’daki ofisindeyim. Nezaketle karşılıyor beni. Hoş bir ses tonu ile elimi sıkıyor. Güleç yüzlü, iyi bakışlı bir adam Ümit Bey.  Geliş niyetimi bir kez daha yeniliyorum. Kendisinden hükümetin politikaları hakkında bilgi almak ve  bu konuda ne düşündüğünü öğrenmek arzusundayım.  Girizgâh olarak hükümetin Çerkes dili konusunda geçtiğimiz yıllarda attığı adımlardan bahsetmesini rica ediyorum. “Geçtiğimiz yıllarda bakanlığın onayı ile seçmeli ders olan Çerkesceyi bir gelişme olarak algılıyoruz” diyor. Ardından yüzü memnuniyetsiz bir hal alarak ekliyor, “Fakat kesinlikle yeterli değil. Hatta dalga geçildi bizimle diye düşünüyoruz.” Neden sorusu yüzümde belirmiş olmalı ki sormadan devam ediyor konuşmasına, “Yetersizdi, göstermelikti”. Peki, bunu size hiçbir katkısı olmadı mı diye sual ediyorum. Cevap veriyor “Bize bir avantaj sağladı. Öğretmen yetiştirme, müfredat hazırlama ve anadile altyapı hazırlama konusunda bize yol gösterici oldu.”  Bana fırsat bırakmadan devam ediyor, ” Bizim arzumuz bırakın seçmeli dersi, ilkokullarda, hatta anaokullarında tüm derslerin isteyen kişiler için Çerkesce verilmesi.”

UNESCO’nun Çerkesceyi yok olan diller arasında gösterdiğinin de altını çiziyor başkan.  “Sahip çıkmalıyız” diyor.  Bunun üzerine Ümit Bey’e Türkiye’deki Çerkeslerin bu konulardaki bilinçsizliği ve ilgisizliğini hatırlatıyorum. Geçen gün yapılan törende en fazla üç yüz kişi olduğunu da cümlemin sonuna ekliyorum. Üzgün bir ses tonuyla cevaplıyor beni. “Türkiye’de Türk asimilasyon politikaları Çerkesler üzerinde çok başarılı oldu. Bu halkımızda bir travma yarattı. Dil bilen Çerkeslerde bile var bu travma. Fakat artık bu korkulardan ve çekincelerden sıyrılıp kimliğimizi yeniden bulmanın vakti geldi. Dünya artık buna izin verecek”. Dünya izin verecek diyerek ben de gülümsüyorum.

Geçen gün törende geri dönüş hayalinden bahseden konuşmacıyı hatırlatıyorum. Geri dönüş deyince bakışları donuklaşıyor. Şimdi sesi daha kısık. “Kafkasya’yı hiç bilmeyen ama Çerkesya mitolojisi ve hikâyeleriyle büyüyen bir Çerkes‘in içinde daima bir Kafkasya hasreti, bir dönüş arzusu vardır” diyor. Dönüş arzusunun olması ilgimi çekiyor. Eklemek istediklerini soruyorum. Çifte vatandaşlık imkânları ve Türkiye-Rusya arasında vizenin kalkması ile Çerkeslerin ve diğer Kafkasya halklarının anavatanlarını daha rahat görebileceklerinin de altını çiziyor ümitli bir edayla.

Röportaj sonrası Üsküdar-Beşiktaş vapurundayım. İstanbul Yolcuları ezgisi kulağımda çalmaya devam ediyor. Çerkesleri taşıyan gemileri görür gibi oluyorum.  Geminin üzerinde kalpaklı Çerkes genci ezgiler söylüyor. İstanbul’a yeni memleketine derdini anlatıyor.



14 Mayıs 2013 Salı

Değişimin Eşiğinde Kâğıthane


İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin imar kararını onaması ertesi arazilerini boşaltmaya başlayan Cendere Caddesi’ndeki depoların nakilleri sürürken Kâğıthane Belediyesi dere çevresi güzelleştirme çalışmalarına başladı. Belediyenin yanı sıra inşaat firmaları da rafta duran projelerini hayata geçirme telaşında.

Kâğıthane Belediyesi yaptığı yazılı açıklamada, dere çevresinin daha yaşanabilir alanlar olarak tasarlandığını, bu nedenle derenin her iki tarafının dinlenme ve spor alanları olarak dönüşüme tabi tutulduğunu, takriben en geç 6 ay içerisinde çalışmaların sona ereceğini belirtiyor.

Artık bölgede tek tük kalan az sayıda depodan Cevahirler Depo’nun sorumlusu Eyüp Cevahir, Çevremizdeki depoların hemen hepsi gittiler. Biz de yavaş yavaş boşaltıyoruz artık diyor. Belediye’nin güzelleştirme projesinin kâğıt üzerinde güzel göründüğünü de sözlerine ekleyen Cevahir,  Fakat burada boy boy alışveriş merkezleri yükseliyor. Hemen şu ilerde bir AVM inşa halinde mesela. Bauhous yapıldıktan sonra zaten bizim işler sarpa sardı. Biz onlarla aynı işi yapıyorduk. Umarım bizden boşalan yerler kâğıt üzerindeki gibi park ve bahçe olur.

Başak Konutları Yönetim Kurulu Başkanı İbrahim Ethem Aksu ise AVM ve inşaat firmalarının yoğun ilgisini konuma bağlıyor. Bundan dolayı Kâğıthane’nin son yıllarda çok değerlendiğini dile getiren Aksu sözlerini şöyle sürdürüyor,  Kâğıthane özellikle Maslak ve Levent’e yakınlığı ile dikkatleri üzerine çekmiş vaziyette. Değerlenen araziler ve artan emlak fiyatları bunun önemli bir göstergesi. Büyük inşaat firmaları gözlerini buraya çevirdiler. NEF’ler bile burayı tercih ediyor. Arsa fiyatları epey arttı. Bizim burada bile beş yıl içerisinde daire fiyatlarında epey bir artış söz konusu.

Dere çevresinin ıslahınınsa inşaat firmalarının arzuları yönünde geliştiğini iddia eden Aksu meseleye, Buraya gelen inşaat şirketleri biraz daha alım gücü yüksek bir zümreye hitap ediyor. Buradan ev alan adam yaşayabileceği düzgün bir çevre ister, park ister, bahçe ister. Depoların çürümüş ve yanmış arabalarını görmek istemez. Belediye bunun bilincinde bu ilgiyi artırmak için yapıyor tüm bunları, ifadeleri ile açıklık getirmeye çalışıyor.

Birçok inşaat firması gözlerini Kâğıthane’ye çevirdi. Yılmaz Ulusoy İnşaat’ın baş mimarı ve inşa halinde olan YUVA Evleri’nin proje sorumlusu Tuluğ Hekimoğlu, Kâğıthane’de birçok boş ve ucuz arazinin bulunduğunu ve bunların değerlendirilmesi gerekliliğini dile getirerek, Kâğıthane’ye birçok ofis yapılıyor. Burada çalışan beyaz yakalıların ikamet edebilecekleri işyerlerine yakın evlere ihtiyaçları olacak.  Biz bunu gördük ve dereye çok yakın bir konumda bir site projesine başladık. Doğal olarak bu projeler üst gelir gruplarına hitap edecek, sözleriyle Aksu’yu onaylıyor.

Kâğıthane’deki bu değişim en çok dar gelir grubunu rahatsız ediyor. Uzun zamandır Kâğıthane’de ikame eden Bakkal Ramazan Sarıkaya Kâğıthane’nin değişimini, Binalar yapılıyor. Eskiden buraya adam gibi otobüs yoktu. Şimdi her şey var. Yeni insanlar için lüks konutlar yapılıyor. Umarım biz de burada kalabiliriz sözleriyle özetliyor.

Özellikle böyle bir dönemde dere çevresi güzelleştirme projesi çok anlamlı görünüyor.  İnşa halinde siteler, AVM’ler, işyerleri ile Kâğıthane hızlı bir dönüşümün içerisinde. Kâğıthane Belediye Başkanı Fazlı Kılıç’ın “varoş Kâğıthane’yi elit bir ilçe haline dönüştürme” isteği derenin hemen yanı başında tüm haşmetiyle yükseliyor.

Abidin Önder Öndeş