21 Mayıs 2012 Pazartesi

Bir "Üniversite" Olarak Bilgi


Bilgi Üniversitesinin reklamı yapmıyorum zaten böyle bir amacımın olması da beklenemez. Sadece Türkiye’nin düşünsel anlamda en ileri liberal üniversitesinden bahsetmek niyetindeyim. Hazır LYS sınavlarına birkaç hafta kala bir üniversitede sadece kantine önem vermeyen adayların nazarını buraya çekmek derdindeyim.

 Üniversite her şeyin üzerinde bir kurumdur, böyle olması gerekir. O ne ait olduğu devletin ideolojisinin bir saç ayağa ne de oligarşik bir biçimde oluşturan hegemonik  fikirlerin ele geçirdiği bir kurum olmamalıdır. Üniversitenin dini yoktur, milliyeti yoktur, davası hiç yoktur. Öğretimini verdiği şeyden başka da bir yönlendirme yapamaz, onun duruşu sadece bilim lehinde olmak zorundadır. O bir fikir ülkesidir. Bu ülkenin salt hedefi bilimdir, bunun tartışmasıdır. Bu gerçek ne yazık ki Türkiye’de hala tam olarak kavranamadı. (İnkilap Tarihi derslerini anımsayalım.) Evren Darbesi ertesinde inşa edilen YÖK üniversitelerin zaten özerk olmayan kurumlarını iyice zincire vurdu. Kendi katı askeri ideolojisini üniversitelere bu kanal ile de uzun yıllar pompaladı. (Gündüz Vassaf iki üç ay evvel Bilgi’de verdiği konferansında o dönemlerde Türkçe yazmak zorunda bırakıldıklarını ve bazı akademisyenlerin arasında başka bir dilde yazmanın ayıplandığını anlatmıştı.) Lisenin serbest kıyafetle gidilen haline dönüştürülen üniversiteler o kadar derin bir yara aldı ki, günümüzde hala kan kaybediyor. Fakat Türkiye’de sayıları gittikçe artan vakıf üniversiteleri uzun vadede bu yaranın pansumanın da boş rolü almak için en uygun aday. Neden mi? Çünkü kurulan üniversiteler ilk olarak sürerliliğini öğrencisinin ödediği paradan alan bir mali güce sahip. (Zorla harç toplamıyor, istekli olarak verilen bir bedel üzerinden ve bunun oluşturduğu beklentilere göre bir muvazeneye sahip.) Bu da demek oluyor ki, devlet üniversitelerine göre özerk olma yolunda bir adım önde. Diğer bir noktaysa vakıf üniversitelerinin uluslar arası kuruluşlara ve kurumlarla daha çabuk entegre olabilmeleri. Bu da onlara resmi ideolojilerden sıyrılma ve devlet-üstü bir platforma oturmada çok büyük katkılar sağlıyor. Kabuğuna sinmiş devlet üniversiteleri yerine uluslar arası öğretim ve fikir ilişkilerinden korkmayan bir karakter alıyor bu sayede vakıf üniversiteleri.

Bilgi, bu avantajlarını çok iyi kullanan bir vakıf üniversitesi. Özerk olabildiği kadarıyla bunu tesis eden güçlü bir kurumsal altyapıya sahip. Üniversitesine kabul ettiği öğretimcilerin geniş portföyü (siyasi düşünce vb.) ve bunu bilinçli olarak inşa etmesi bu duruşu hem tamamlıyor hem de devamlılığının sağlanmasında elzem bir rol oynuyor. Düşünsel anlamda bu “bırakın konuşsunlar” liberal tavrı bugün Bilgi Üniversitesini Türkiye’nin en özerk üniversitelerinden biri yapıyor. Öğrenciyi eritmeden, sindirmeden bir özne olarak ona değer veren bir yaklaşımla kurumlarını bunun üzerinden idame ettiren Bilgi Üniversitesi, salt bu niteliğiyle bile Türkiye için çok büyük bir kazanımdır.

20 Mayıs 2012 Pazar

Anton Çehov Yeniden


Çehov hikayelerine deyim yerindeyse birkaç yılın ardından bir kez daha sardım. Arada sırada dönüp yeniden sanki ilk defaymış gibi okuduğumuz yazarlar vardır. Benim için bir iki isimle birlikte Anton Çehov da bu kategoriye koyulacak yazarların başında geliyor. Köpeğiyle Dolaşan Kadın hikayesinin adını verdiği ve otuz yedi seçkin öykünün bir arada bulunduğu İş Bankasından çıkan kitabı öneririm. Kitap 1883-1903 yılları arasında yazılan seçkin öykülerini içeriyor. Mesela; Bahis, Siyahlar Giymiş Keşiş, Sinir Bozukluğu ve Sıkıcı Bir Öykü gibi benim için diğerlerinden bir adım daha ön plana çıkan hikayelerin de kitapta bulunduğu söylemeliyim.

Çehov hikayeleri konuyu merkeze almayan fakat zamana ve onun etkilerini derinlemesine işleyen öykülerdir genelde. Bazılarında çok uzun yılları rüzgar gibi, bazılarındaysa birkaç dakikalık bir anı sayfalarca anlattığına rastlarız Anton Çehov’un. Kişi analizleri, değişen zaman ile değişen ruhlar, tutkular, tahassüsler, diyaloglar ve monologların ustaca kurgulanması ve tüm bunların ötesinde yaşama karşı yer yer bıyık altından bir Çehov tebessümü. Bu büyük Rus her şeyden önce insanı anlamak derdinde bir yazar olarak, hikayelerinde öyle anlamlı anları koca ömürlerden alıp kullanır ki, anlattığı şahsı siz bir çırpıda kavramış olursunuz, önünüze serilir sadece bir cümlenin Çehov’un sihirli kaleminin had safhaya çektiği gücüyle. Kısacık fakat öz bir tümcede İoniç’in topu topu iki yılda yaşadığı değişimleri tasvirini anımsayalım… Çehov için söz söylemek zor, çünkü onun hikayelerinin keskinliğine ve netliğine onun ölümünden sonra henüz ulaşan olmadı, kim bilir insanlık tarihi boyunca hiç olamayacak. Lev Tolstoy’un onun sanatı hakkında söylediği şu kelam bir münevveri başka bir münevverin daha iyi anladığını bir kez daha gösteriyor bizlere:

"Bir sanatçı olarak Çehov, kendine özgü bir ekoldü. O, hayatın sanatçısıydı. Eserlerinin bir üstünlüğü de, Rus olsun olmasın herkesin onları anlayabilmesi ve anlatılanlarla kendini özdeşleştirebilmesiydi. Bu en önemli şeydir. Çehov, mesajlarına bakmaksızın yalnızca kendi gözlemlediği şeyler üzerine yazdı, ne gördüyse ve nasıl gördüyse onu anlattı. İçtendi, bu ise büyük bir erdemdir. İçtenliği sayesinde yeni yazma biçimleri; kanımca tüm edebiyat dünyası bakımından tamamen yeni biçimler yarattı. Dili kullanışı alışılmışın dışındaydı. Onu ilk okuduğumda dilinin bana garip ve beceriksiz geldiğini anımsıyorum. Ama ona alıştıkça hayran kaldım ve hiç alçakgönüllülüğe kaçmadan diyebilirim ki, teknik söz konusu olduğu sürece o benden çok daha üstündür. O tektir... O, eserlerini tüm yüreğimizle defalarca okuyabileceğimiz nadir yazarlardan biridir. Bunu ben kendi deneyimimden biliyorum.’’

6 Mayıs 2012 Pazar

Demirkubuz'dan Dostoyevski'ye 107 Dakikalık Saygı Duruşu


Zeki Demirkubuz’un Dostoyevski’den etkilendiğine ve senaryoyu bu etki ile kaleme aldığına kuşku yok. Raskolnikov (Suç ve Ceza) ya da Alexandr Petroviç’i (Ölüler Evinden Anılar) hatırlatacak kendi içi muhasebelerinde boğulmuş bir memurun filmde başköşeye oturtulduğu ve kısa bir periyot dahilinde Dostoyevski’nin romanlarında daima bir alt metin olarak sunduğu ve eserini bunun üzerine inşa ettiği varoluşçuluk felsefesi ekseninde irdelendiği bir yapım Yer altı. Adından anlaşılacağı üzere Yeraltından Notlar'dan esinlenilerek geliştirilmiş  senaryosu aradan yüzyıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen değişmeyen varoluş sorunsalının sinemadaki temsilcisi gibi.

The Assassination of Jesse James’ı (2007) aratmayacak, psikolojik gerilimin ve zihin mücadelelerinin kaliteli tutulduğu sahneler mevcut filmde. Diyaloglar bu gerilimi açığa çıkarmak için çok akılcı kurgulanmış ve üzerinde epey düşünülerek kaleme alınmış. Bilhassa oteldeki kutlama gecesi sahnesi bu manada çok dikkat çekici. Zihinlerin ve duyguların mücadelesi, olmamış fakat başkarakterin olmasını istediği diyalogların bütün sahne ile hiç aksamadan tüm hale getirilmesi de alkışlanmayı hak ediyor. Günümüzde çoğu Hollywood filminde basit ve gerçeklikten uzak karşılıklı konuşmalar düşünüldüğünde bu yapımın sadece bu niteliğiyle bile bir adım öne çıktığını belirtmek gerekir. Monologlarınsa yine Engin Günaydın’ın sesiyle Dostoyevski’den yapılan alıntılarla (tabi bunlar başkarakterin öz düşünceleri gibi verilmiş) filmin en can alıcı sekanslarına yerleştirilmesi de yapımın gelişmiş monolog kullanımını anlatmak için yeterli olacaktır. Zaten temel argüman seyirciye bu monologlar vasıtasıyla yansıtıldığı için tabii olarak bunun üzerine yoğunlaşılması şarttı, nitekim Zeki Demirkubuz bu başarılı monologların niteliyi üzerine gerek senaryo yazımında gerekse filmin çekimi esnasında özenle çalışmış, sanatının hakkını klasik edebiyattan paylar alarak vermeyi bilmiş.

Oyunculuklara değinmeden hemen önce casttan bahsetmeli. Seçimler deyim yerindeyse cuk oturmuş. Özellikle bu uyum Engin Günaydın’ın canlandırdığı  yazma heveslisi, bohem Anakaralı memur karakteri Günaydın için alışageldik fakat tam yerinde bir tabirle biçilmiş kaftan. Bu rol için Türkiye sinemasında başka bir ismi uzun yollu düşünmeme rağmen aklıma gelmedi. Çünkü filmi izlediğinizde çizilen bu karakteri Günaydın’dan başkası boyayamazdı diyorsunuz. Bazı filmler, bazı şarkılar gibi sadece bir isim için yaratılırlar, onun üstüne kimse çıkamaz, o eser ona ait olur ya, bu rolde az önceki yargıma misal olarak Engin Günaydın’ın üzerinde çok şık duruyor.

Gündelikçi Türkan karakteriniyse genelde sit-komlardan izlemeye alışık olduğumuz Nihal Yalçın canlandırıyor. Evet, onunda Günaydın kadar olamasa da rolünü yakaladığı söylenebilir. Yalçın’ın rol ile uyumu ve canlandırma başarısı ayakta alkışlanamasa dahi, elleri kızartacak kadar uzun alkışlanmayı hak ediyor desek sanırım teşbihte hata yapmamış oluruz. Akılda kalmayı hak eden diğer bir isimse “hüzünlü bir fahişe”yi canlandıran Nergis Öztürk, fazla sahnesi olmamasına rağmen  kırılma noktalarındaki çıkışlarıyla gözden kaçmıyor.  Özellikle başkarakterin iç muhasebelerinin, kendini değiştirme çabasının ve yeni bir kimlik arayışının en buhranlı dönemlerinde su yüzüne çıkan varoluşsal gerilimlerinin en sıklaştığı sahnelerde, yardımcı oyunculuğuyla başkarakter Muharrem’i bütünleyen fahişe karakterini fevkalade bir oyunculukla canlandırdığını gönül rahatlığıyla abartıya kaçmamış olarak ifade edebiliriz.  Bilhassa bu yapımdaki oyunculuğunun niteliğini tahayyül etmeniz için bir sahne var ki kısaca bahsetmeli. Otel odasında yüzüne vuran mum ışığının oluşturduğu yanal ışığın gölgesi altında, saçlarını aheste hareketlerle taradığı ve yüzünde çok ince, belli belirsiz fakat derin bir hüznü yansıttığı o sahne, bu filmdeki oyunculuğunun zirve noktasıydı. Filmden çıktıktan sonra muhayyilemde yeniden hissederek canlandırabildiğim tüm sahnelerden en önde geleniydi.

Görüntü yönetmeni Türksoy Gölebeyi fotojenik kompozisyon ve kadrajlara eğilmesine rağmen Nuri Bilge’nin filmlerinin yanında sönük kaldığını belirtmeliyim. Bir Zamanlar Anadolu’da sadece yol sahnelerdeki geniş açı “fotoğraf”ları ya da Üç Maymun’daki Tren sahnesinde kompozisyon ve kadrajı anımsayınca birkaç adım daha geriden geldiği anlıyoruz Yeraltı’nın. En azında Ankara’da yapılan dış mekân çekimlerinde daha özenli çalışılsaydı, bu eksiklik görülmezdi ve yapım büyük bir zaafının üzerini örtmeyi başarırdı diye düşünüyorum. Gerçekten ben “Sanat filmi” adı altındaki yapımlarda kendi adıma buna son derece değer veririm ve Yeraltı beni bir iki “kare” yi saymazsak hemen hiç tatmin etmedi bu anlamda. ( Fahişe’nin Muharrem’in yanına geldiği gece, kırılmış cam parçalarının ardından yapılan geniş açı çekim ve Muharrem otelden çıktıktan sonra buğulanmış taksi camından dışarıyı izlediği sahne.)

Bir Dosteyvski sevdalısı olarak, öncelikle, her şeyden evvel bu büyük Rus yazarı okumak ve anlamak lazım Yer altı filminden tat almak için. Filmin birkaç dakika içinde sezilebilecek Dostoveyskiyen (“şekspiryen”den bir uyarlama denemesi) bariz bir üslubu var. Zeki Demirkubuz’un saygı duruşu niteliğinde kaleme aldığı ve yönettiği bu filmde birçok yerde bu usta kalemden  alıntılar olmasına rağmen sanırım her şeyin üstünde şu cümle yükselerek hakikate el sallıyor:
Gerçek her şeyin anasıdır ve üstündedir. Zavallı egolarımızın bile.”

Bir Gece Yarısı Sabahattin Aliyi Hayal Etmek


Bu sarışın, hafifçe tombul adamı Konya’nın uçsuz bucaksız sarı, kurak ovalarında, sanki başkaca bir renk hatta ton yokmuş gibi aynı rengi alarak yerden yükselen toz bulutundan sakınmak için cebinden çıkardığı mendilini yüzüne siper ederken ya da Sinop’un yürekleri kedere boğan sisli gökyüzünde uçan hür martıları, yuvarlak çerçevesiz gözlüğünden yansıyarak, piposunu ciğerlerine çeke çeke taş mahpushane duvarlarının ardından izleyen bu kalbi hayal ediyorum. Sonra Kaz dağlarında hararetlendiğinde ceketini sol koluna alan ve sağ eline yerden bulduğu uzunca bir dalı değnek yaparak, tenha dağ yollarında yavaş fakat emin adımlarla meskenini aşındıran bu adamı onu gözden kaybolana dek izliyorum. Ardından Berlin’in yağmurlu, soğuk ve kasvetli, kâh aydınlık kâh karanlık sokaklarında gri, uzun paltosuna sarılmış dolaştıktan sonra, buğulanmış gözlükleriyle, Goethe ya da Schiller’in bir kitabını almak hasebiyle, tatlı bir heyecan içerisinde çamurlanmış, küçük ayakkabılarını silerek kitapçısına giren bu meraklı adamı tahayyül ediyorum. Muhayyilem bir an bulanıyor ve bir an çok kısa bir an boş kalan yeri Karanfil sokağındaki şirin evlerinde kızını kucağına alarak ona hikâyeler okuyan bu adamın, o sevecen babanın gök mavisi gözlerindeki tahassüsüsün sevecenliği kaplıyor. Fakat bu epey kısa sürüyor, duygularım o imajı aklıma getirerek tüm keyfimi ürkütüyor. Ah, hatırlamasaydım, keşke sonunu bilmiyor olsaydım diyorum. Zihnimi kaçmak için ne kadar ikna etmeye çalışsamda perdenin arasından iğrenç suretini gösteren bir imge tüm bunların üzerine ite kaka, kirli elleriyle çıkarak bu tatlı hayallerden zoraki koparıp atıyor beni. Istıranca dağlarında, güneşli bir nisan sabahı yeni yeşillenen otları mide bulandırıcı bir tezatla kızıla boyarak akan koyu kırmızı kanının üzerinde yüzükoyun uzanmış bu adamın vaziyetinin ve ölmeden az önce elinden düşerek ölü bedenin yanında onu taklit etmek istercesine uzanan siyah deri çantanın suretinin, bir an bile olsa, bir miligram bile olsa zihnime zehrini zerk etmesini istemiyorum. Kaçıyorum, faydası dokunmuyor, yakamdan yakalayarak buyurgan emirleriyle muhayyelimin tüm sınırlarını arsızca ve benden hür olarak işgal ediyor.

27 Nisan 2012 Cuma

Ağustos Akşamı


Sabahtan beri insanları kavurmanın verdiği utangaçla iyice kızıllaşmış gün ışınları, kırmızı ışıkta bekleyen arabaların ve kurtuluşa ermeye çalışan asfaltın üzerine muzipçe vurarak ayrılık vaktine kadar zaman geçirmenin telaşındaydı. Ağustos ayının bu sıcak gününde sıkışan trafikten nemalanmaya çalışan Çingene kızı bir eli belinde diğer elindeyse artık iyice içi geçmiş çiçeklerle sürücülerin dikkatini çekmeye çalışmakta, bir yandan da sakızını kırmızı dudaklarının arasından arada bir göstererek bıkmış ve umursamaz, ağzında yayarak çiğnemekteydi. Bu kızın alışılagelmedik bir güzelliği vardı. Esmer ve uzun yüzüne tezat oluşturan capcanlı çakır gözleri günün tüm yorgunluğuna rağmen etrafa rikak nazarlar atıyor, kırmızı ve dolgun dudakları hafifçe çatlamış olmasına rağmen tüm işvesiyle arabalardaki arsız gözlerin dikkatini çekmeyi başarıyordu.

Kırmızı ışık yeniden yandı. Kız elindekileri satmak için arabaların arasında dolaşırken çiçek alacağını hiç tahmin etmediği ve bu nedenle pas geçtiği siyah araba tarafından motor gürültüleri arasında belli belirsiz boğuk bir ses duydu. İçinden emniyet kemerinin tombul göbeği üzerinden bin bir çabayla geçtiği ve sıkışan vücudunu kurtarmak için kemeri hışımla çıkartarak camı açan esmer, şişman bir erkek başı uzandı:

-Hiişştt! Kız çiçeklerin ne kadara çiçeklerin?


Çingene kızı çiçekli eteğinin altından kah gözüken kah saklanan küçük terlikli ayaklarıyla sekerek siyah arabanın yanına geldi. Açılan cama doğru hafifçe eğildi ve elindeki çiçekleri koklayarak:

-10 liracık, alacan mı? dedi ve güven verici bir tebessümle adamın kanlanmış ve siyah gözlerine baktı. Fiyatın olduğundan daha fazla söylemişti. Araba yeni ve pahalı bir modeldi ve bu herifte para var diye düşünmüştü. Adam ise bunun ayrıdına varmış, dökülmekte olan saçlarının bezediği kafasını sallayarak memnun olmamış gibi yüzünü buruşturdu ve sesini de buna göre nizam vererek:

-Pahalıymış, beşe ver alayım


Kız karşısındakinin sıkı bir pazarlıkçı olduğunu anlayarak makul fiyatı ağzında sakızın yerini değiştirip bir süre ön dişleriyle ezdikten sonra kabul edileceğinden kuşkusuz söyledi:

-Yedi ver senin olsun, hem kime alıyorsan hoşuna gider, taptaze benim çiçekler, hadi ama ışık yanacak çabuk karar ver. 


Adam istediği fiyatı aldığı için memnun cüzdanının içerisinden bütün bir beşlik ve  kot pantolonun sıkışık cebinden iki tane birlik madeni parayı çıkardı ve kıza uzatırken sinsi bir gülüş ile:

-Çok güzel kızsın, akşam nereye gideceksin? İstiyorsan gel benle


Parayı kızın avucuna tutuştururken ince esmer kolunu bileğinden yakalamış ve tahrik etmek istercesine söylemişti bu lakırdıyı. Önce kız vaziyeti idrak etmeye çalışarak bir süre cevap veremedi. İnsan bazen karşısında birdenbire peyda olan beklenmedik bir davranışla karşılaşınca istemsiz duraklar ve ne diyeceğini bilemez ya, işte Çingene kızı bu vaziyette birkaç saniye sakızını çiğnemeyi unutarak büyüyen çakır gözbebekleriyle olduğu yerde dikildi. Adam ise kendinden emin  iğrenç  sulanan ağzıyla talepkar:

-Olmaz mı güzelim? Ne olacakmış. Bak bende para da var. Yeriz, İçeriz. Sonra… 


Adam kızın bu şaşkınlığının nedenini anlayamamıştı. Fakir ve işlevi görünen bu kızcağızın arada bir de arabalara “hizmet” verdiğinden emin olduğu için alelade bir tutum içindeydi bu yüzden. Çingene kızı ise kuruyan damağını ıslatmak için önce yutkundu ve ardından elindeki paraları cama fırlatarak sert bir küfürle cevap verdi:

-Or*pu çocuğu, sen beni or*sp* mu sandın? S*t*r *it


Küfürleri savururken bir yandan arabanın lastiğine tekme atıyor ve sesini çevreye duyurmak için avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Bu kadar sert bir çıkışı beklemeyen adam, açık araba camlarından kızın küfürlerini duyarak o yöne doğru bakan sürücülerin kızgın bakışlarını kalın  ve terleyen ensesinde hissetti. Korkudan kısılan cılız bir ses ile kıza okkalı bir küfür savurduktan sonra yeşil ışığın yanmasını beklemeden nispet yaparcasına ani bir kalkışla yolun karşısına geçti, birkaç saniye sonra süratle gözden kayboldu.


3 Nisan 2012 Salı

Etkin Bir Muhalefete Olan Açlık

Çok güçlü bir iktidarın karşısında, onun icraatlarını denetlemek ya da eleştirmek için nicelik olarak çok büyük olmasa da, nitelikte gerçekten efektif bir siyasi partiye ihtiyaç her zaman vardır. Diğer bir ifadeyle, iktidar bir icraat yaparken, o kanattan bir eleştiri geldiği zaman, durmaya mecbur olmasını gerektirecek güçlü bir kadroya sahip muhalefet partisi bir ülke için çok elzemdir. Bunu beceremeyen deyim derindeyse artık yersiz ve samimiyetsiz eleştiriyle “yalama” yapmış bir muhalefet partisi ülkede demokrasi adına çok kötü bir tablonun ortaya çıkmasına sebebiyet verebilir. Kısacası “muhalefet yapmayı bilen” yerinde ve zamanında çıkışlarıyla iktidarı frenleyip, diyalog ortamını tahsis ve idame ettirebilen her manada güçlü bir denge ağırlığına yani muhalefet partisine sahip bir ülkede eğer iktidar onları fiziksel güç ve baskı ile susturmuyorsa demokrasi dallanır budaklanır, onun adına iyi şeyler gelişir.

Bugün Türkiye’nin en büyük sorunu da işte burada. Öncelikle MHP ve CHP gibi iki eski muhalefet partisini ele alalım. MHP “Türk”e takmış durumda, iktidar Türk’ü zedeleyecek ya da “birliği ve bütünlüğü” bozacak bir eylemde "bulunduğunda"  yaygarayı koparıyor. Bu durumlar ise genelde “şehit günlerinde “ meydana geliyor. BDP ile girdiği Türkçü polemiklerle demokrasi adına yarardan çok zararı dokunuyor. Farkında olarak ya da olmayarak “kriz” ortamından faydalanarak varlığını sürdürmeye çalışıyor. Hanginiz MHP’nin sözcüsünün ya da genel başkanının ağzından salt demokrasi için bir talep ya da eleştiri duydunuz, Türkiye’nin demokratikleşmesi adına neler öngörüyorlar, MHP bunun üzerinde akılcı bir söylem geliştirdi mi bu güne kadar… CHP ise Kılıçdaroğlu ile girmeye çalıştığı –mecbur bırakıldığı- demokrat bandı kah tutturuyor kah tutturamayıp Kemalist tavrına geri dönüyor. Onların bu tutumları da iktidar gözündeki itibarlarını yerle bir ediyor. Özellikle yıllarca militarist tavrın siyasetteki temsilcisi olan CHP, artık yer yer “demokrasi için” demeyi başarıyor, fakat bu çizgide istikrarlı bir biçimde gidemedikleri ve “hala” Kemalist tutumun el verdiği ölçüde buna yaklaştıkları hesaba katıldığında, bu muhalefet partisi de itibar görmenin en başat faktörlerinden biri olan “tutarlı ve samimi eleştiri” niteliğinden sapıyor ve kendi içinde bile diyalog kurmayı bir türlü gerçekleştiremiyor. Eğer CHP, AKP’nin tutunmaya çalıştığı ve onu yer yer bir koz olarak kullandığı demokrasiye sırf bu zorlama ile yaklaşıyorsa, çok geç kalınmadan CHP’nin bir revizyona ihtiyacı var diyebiliriz.Mesela en azından oklarından birini “demokrasi” olarak değiştirmeyi düşünmelerini tavsiye ediyorum.(Kemalizm sonuçta bu bir “din” değil, ideoloji hiç değil, sadece zamansal bir siyasi pratikler bütünüdür.) BDP ise beceremediği bir “Kürt temsili” ile PKK’nın sözcülüğünden kurtulup “aydın ve bağımsız bir Kürt hareketini” kurabilmiş değil. Demokrasi sözcüğünü ağızlarına sık sık almalarına rağmen bunun sadece bir göz boyama olduğu, demokrasi, çoğulculuk ve insan haklarından ziyade dağdaki adamlarının çıkarlarını korumak istedikleri gün gibi ortada. Bugün Kürtler eğer liberal demokratik bir platformda haklarını savunmak ve tabi olarak talep etmek istiyorlarsa, kendi içlerinden yeni bir hareketle bunu gerçekleştirmeleri gerekiyor. Aydın, doğurgan, yaratıcı ve diyaloga yanaşan ve bunu kendi için “ana amaç” kabul eden bir gruba şu anda Türkiye’nin ihtiyacı had safhada. Haklar yerine, ekonomik temelli rantın devamını savunmak bu ülkede Kürt muhalefeti için yüz karası bir durum olsa gerek diye düşünüyorum.

Bugün Türkiye’deki en büyük eksiklik etkin ve niteliksel manada güçlü bir liberal demokrat muhalefet partisinden yoksunluktur. Amacı sadece demokrasi olan, bunun içerisine başka çıkar odaklarını katmadan, tamamıyla ülkenin “demokratik çıkarları” na hizmet edecek, iktidar tarafından itibar gören “bu adamlar demişse bir doğruluğu vardır” dedirten, Kemalizm, milliyetçilik vb. temel sığ argümanlara saplanmayan, salt evrensel liberal değerler çerçevesinde, doyurucu ve yoğun programlı bir muhalefet partisinin varlığını düşünmek bile ne kadar heyecan verici. Amacı sadece ve sadece demokrasi olan bünyesinde sosyal demokratlarından da, sol ve sağ “aydın”ların da bulunduğu, kırıcı ve dışlayıcı olmadığı, “ortak liberal paydada” buluşulabilen bir platformun bu ülke için hayalini kurmak çok şey istemek midir? İşte bunu bize zaman gösterecek.

24 Mart 2012 Cumartesi

Dalmaçyalı Oyuncak

Çocuk hasta yatığından annesinin yardımıyla kalktı.  Hasta masasının yanında duran dalmaçyalı oyuncağını almak için hamle yaptığı sırada, babası gülen bir yüzle ona doğru uzattı. Birlikte koridora doğru çıktıklarında hastabakıcı mavi gömleği ve küflenmiş hastane yürüteciyle onları karşıladı. Çocuğun sandalyeye oturması gerektiğini söyledi. Yürüyebilecekken böyle bir şeyin yapılıyor olması çocuğu ve ailesini ister istemez üzdü. Hastabakıcı ise hiçbir umursama belirtisi göstermeden kambur sırtıyla, yüzünde bu işi yıllardır yapmış olmanın verdiği bir güvenin soğuk ifadesiyle asansöre doğru sandalyeyi iterek ilerledi. Ailesi de çocuğun yanında yürüyor ve onunla konuşarak dikkatini dağıtmaya çalışıyorlardı… Hastabakıcı asansörün iri kapısını açarak sandalyeyi içeri doğru itti ve önünü kapıya doğru çevirdi. Anne ve babası henüz kapanmakta olan kapıdan ona el sallıyor, korku ve heyecandan ileri gelen tarifi zor karışık duygularını hafifletmek için gülümsemeye çalışıyorlardı. Çocuk vaziyetin farkında bu karışık duygularla tebessüm etmeye çalışırken, asansörün kapısı kapandı ve hastabakıcı alt katlarından birine inmek için çocuğun üzerinden uzattığı iri kolu vasıtasıyla süratle düğmeye basarak hiç ses çıkartmadan eski haline geri döndü. Asansör birkaç inleme ve korkunç mekanik sesiyle aşağı doğru inerken, çocuk paslanmış zemini izliyor, katları bir bir geçtikçe değişen krişlere, kapılara göz gezdiriyordu, her kat geçişlerinde o koridorlardan gelen boğuk insan sesleri içeri doluyor ve bu mütemadiyen devam ediyordu. Bu iniş anı çocuğa çok uzun gelmişti. Sanki yerin dibine iniyorlarmış gibi bir izlenime kapıldı. Cehennemin hep yerin dibinde olduğunu düşünmüştü. Cehenneme mi gidiyorlardı acaba. Çizgi filmlerdeki kasvetli, sıcak ve çirkin zebanilerin olduğu karanlık yerlerin düşünceleri zihnini sardı ki; bu küçük zihin şu anda -korku ve heyecan yüzünden- gerçek ile hayali olanı ayıracak durumda hiç değildi...  Nihayet asansör az aydınlanan uzun bir koridora açılarak durdu. Bu upuzun ve az aydınlamış koridorun kenarlarındaki pencerelerden vuran ışık huzmelerine arada bir rast gelerek ilerlemeye yavaşça ilerlemeye koyuldular. Her bir pencereye yaklaştıklarında çocuk dışarı göz atıyor, birisini ya da birilerini görmek istermiş gibi dikkatle izliyordu. Pencereleri geçtiler, daha loş bir ortama girmişlerdi ve pencereler geride kalmıştı artık. Hani bir yerde idam mahkumlarına ölmeden önce son kez şehri izlettikleri izole ve küçük pencerelerle dolu bir köprü vardır ya, işte küçük çocuğun düşüncelerini de bundan farklı göremeyiz. İdam mahkumu ve çocuk her ikisi de bir bilinmeyene gittikleri için korkuyorlar, çocuk için de bilinmeyen bu olsa gerek; uzun koridorun sonu...  Sandalyenin gıcırtıları, adamın sessizliği ve etraftaki sükût çocuğu oyuncağına sığınmaya itti, elleri arasındaki yüz bir dalmaçyalı köpeğini incelemeye koyuldu. Gözlerini yoldan ayırmak ve köpeğini aldığı mutlu günü anımsamak onu rahatlatıyordu. Babasıyla birlikte oyuncakçıdan almışlardı onu. Köpeğin gülümseyen yüzü ve vücudundaki benekler çok ilgisini çekmiş, onu tercih etmişti, gördüğü anda bir aşktı onunkisi. Birkaç gündür elinden düşürmediği bu oyuncağı şimdi ona güç vermiş, gerçeklikten uzaklaşmasını sağlayarak yüzünü biraz da olsa güldürebilmişti küçük çocuğun. Sandalyenin tekerlekleri ameliyathane kapısına doğru olan dönemeci gıcırtılar çıkararak aldığında çocuk kısmen de olsa girdiği bu kısa düşler dünyasından uyandı. Dünden kalan buruk ve zor gerçekliği sabah olduğunda bir an unutur ve hiçbir şey yokmuş gibi rahatladığımız tam o anda, hüzün perdesinden sıyrılarak kendisini bize hatırlatır ve yüreğimiz dün olduğundan çok daha yanık sızlar ya, işte çocuk o küçük bedeninde buna benzer bir hassasiyet yaşadı bu adi gıcırtıyla... Hastabakıcı öne doğru eğilerek vakur bir edayla kapıyı itti. İçeriye girdiklerinde uzun bir hastane masasının başında duran uzay gemilerini anımsatan büyük bir ışıldak çocuğun dikkatini çekti. Hastabakıcı elindeki oyuncağı masanın kapı tarafında duran metal masanın üzerine bırakmasını söyleyince çocuk istemeyerekte olsa bu emre itaat etti. Oyuncağından ayrılmak çok zordu onun için, sığınaydı arkadaşıydı, o dakika için çevresindeki tek güzel şey, mağarada tek ışık alan aralıktı. Onun için oyuncağını görebileceği beri tarafta parlak bir yere bıraktı masanın üzerinde. Köpeğin gülen yüzünü de kendi yatacağı tarafa doğru çevirdi. Adam sandalyeden inmesini söyledi. Yatağa çıkmaya çalıştı fakat yüksekti, beceremedi. Hastabakıcının iri elleri yardımına koştu, hastane terliklerini aşağı salarak yavaşça dalmaçyalıyı görebileceği vaziyette uzandı. Şimdi bir yandan oyuncağını gözetliyor ve ondan ayrılmış olmanın verdiği buruk hüznü yaşıyordu. Ona dokunmaya ihtiyacı vardı. Bu hastabakıcı da onun farkında olduğu için bilerek bıraktırdığını düşünmeye başladı."Adi herif!" Şimdi onu oradan almaya kalksa nasıl yeniden çıkacaktı buraya. Vazgeçti. Çocuk zihninde bunları kurgularken adam boş sandalyeyi de  alarak odayı terk etti. Bu yalnızlık çocukta garip duygular uyandırıyordu. Adamın gitmesine sevinmişti, ama şimdi ne olacaktı. Ameliyathane masasının üzerinde oturup etrafı inceledi, kendi çevresi büyükçe ışıldağın yardımıyla aydınlanıyordu fakat ameliyathane kapısının küçük aralığından vuran buz mavisi ışığın aydınlattığı kapı girişi hariç her yer kapkaranlıktı. Dışarıda havanın yağmurlu ve kapalı olmasının sebebiydi bu loşluk. İşte o zaman korku kendini iyiden iyiye hissettirmeye başladı. Halbuki şimdi annesi ve babasını görmek için neler vermezdi. Hayır, ağlamayacaktı, güçlü olmaya çalışmalıydı, gözlerinin buğulandığını hissetti fakat kendini tuttu. Annesi ve babasına güçlü ve büyümüş olduğunu da göstermeliydi aynı zamanda. Sonra aklına asansöre binerken gülümsemeleri geldi ve bir an yeniden huzur buldu. Hem ailesi onu kötü bir şey olsa hiç yalnız bırakır mıydı? Kız gibi ağlamamalıydı yeri değildi şu anda bunun.

Çok geçmeden yüzleri maskeli üç-dört doktor ameliyathane kapısından içeri girdi ve onla yetişkin bir erkek gibi konuşturarak heyecanını yatıştırmaya çalıştılar. Doktorların gözlerinden başka hiçbir yerleri gözükmüyordu. Bu hal çocuğu bir an ürküttü, mamafih çok uzun sürmedi çünkü doktorların ses tonları çok sakin ve babacandı. Adını sordular, anaokuluna gidip gitmediğini sordular, sevdiği çizgi filmleri sordular… Çocuk bunlar iyi adamlar diye düşündü çocukça erken kanısıyla ve konuşmaya başladı çok geçmeden. Çocukların insanları bir bakışta seçtikleri söylenir, kimileri onlar insanları hemen anlıyor derler. Acaba büyüdükçe aptallaşıyor muyuz ne? Kim bilir… Onlar hazırlıklarını çocuğun dikkatini dağıtırken tamamlarken, çocukta artık iyice rahatlamış, kısmen doktorların pohpohlamalarıyla, kısmen de korkuyu unuttuğundan buruk korku gittikçe silinmeye başlamış yerini çocuksu, saf bir cesarete bırakmıştı. Nitekim gülmek ile ağlamak nasıl kardeşse, korku ile cesarette o kadar yakın dostluklardır. Korku bir süre sonra o bedeni ele geçiremediyse yerini yakın dostu cesarete bırakır, bu özellikle küçük bir çocuksa geçişler daha da bir süratli olur… İçlerinden sesinden ve kırışık gözlerinden en yaşlısı olduğunu tahmin ettiği doktor narkozun hazırlanmasını beklerken çocukla bir ideaya girdi. İğneye dayanıp on saniye uyumazsa o kazanacak, yok hayır uyursa doktorlar kazanacaktı. Bu yaşlı doktorun hilesi işe yaramıştı, iğne korkusu olabileceğini tahmin ettiği bir çocuğu yumuşatmak için iyi bir yöntemdi bu. Genç doktor narkoz şırıngasının havasını aldıktan sonra çocuğa doğru dönerek, ondan geriye doğru saymasını söyledi. Yaşlı doktorun göz kırpma işaretini aldıktan sonra şırıngayı enjekte etmeye başladı. Çocuk ondan geri sayarken, birdenbire çok keskin ve ani bir şekilde uyku haline geçmişti. Bu o kadar hızlıydı ki bugün o çocuk ölümün hep öyle birdenbire ve kesintisiz olacağını düşünür. Farkındalık dışı bir geçiş der buna… Aaa! Bu arada o çocuk hiçbir zaman o dalmaçyalı oyuncağını göremedi, o masanın üzerinde  unutulmuş ve bir daha babasının aramasına rağmen bulunulamamıştı. Şimdi genç yaşlarındaki o çocuğun içinde bir uhdedir hala bu sevimli, beyaz oyuncak.

22 Mart 2012 Perşembe

"Bu Macerayı Çok Güzel Bir Şekilde Yaşadım."

Bir İsmail Cem Anlatısı
-Fotoğraf sanatçısı, siyaset adamı, yazar ve gazeteci olarak İsmail Cem-

Fotoğrafı bilen ve yaşayan bir kişinin insana duyarsız olması beklenemez. “Fotoğraf, insanları insanlara, insanı da kendisine tanıtan araçtır.” Bu yaklaşımla olayları anlamlandırabilen kimse siyasi hayatında da bunu gözetir ve uygular. İsmail Cem’de işte tam olarak buna vakıf bir entelektüel-siyasiydi. Siyaseti kendi için değil toplum için yapmak, sosyal bir sağduyuya ve vicdana sahip olmak. Nasıl söylemeli, siyasi hayatını aydın kimliğiyle ile bu kadar başarılı yürüten başka politikacı görmüş müdür bu topraklar? Cem kafasındaki aydın siyasetçiyi şöyle anlatıyor Ben böyle veda etmeliyim de; Zaten bence yazarların, siyasetçilerin hayatın zorlu tarafıyla mücadele edenlerin mutlaka bir noktada sanat duyarlılığı olması lazım. Çok iddialı olmak şart değil, elbette ama ya sanatla ilgilenmeli; mesela heykel konusunda ciddi bir izleyici olmalı yahut çok iyi bir sinema izleyicisi olmalı ya da fotoğraf gibi daha kolay bir alanda öyle büyük iddialarla değil de hiçbir komplekse kapılmaksızın kendi yaratıcılığını ortaya koymalı.

Cem hayatında fotoğrafa çok önem vermiş, deyim yerindeyse onda bir iptila halini almış bu. Hastalığının seyri değişip, günlerinin büyük kısmını evde yatağında geçirmeye başlayınca müdavimi olduğu National Geographic’te doğa belgesellerindeki hayvanların fotoğrafları televizyondan çekmeye başlamış. Fotoğrafa, sanata bu kadar tutkun bir ruh için ne büyük bir ıstırap. Sağlığında New York’u, İtalya’yı, Hindistan’ı ve dünyanın dört köşe bucağını gezen Cem için bu günler çok zor geçmiş olmalı.

İsmail Cem için entelektüel terimini kullanmamın diğer önemli bir dayanağı ise ilki 1970 senesinde sonuncusu ise 2007’de yayınlamış olan sayısı 16’ya ulaşan el emeği göz nuru kitapları. Robert Koleji mezunu ve Lozan’da hukuk eğitimi alan Cem’in bildiği iki dilin de faydasını unutmamak lazım. Türkçe ’ye çevrilen kitapların sayısı şimdiki kadar olmadığı dönemlerde akademik düzeyde yabancı dil konuşup, okuyabiliyor olmak İsmail Cem’in birikim dünyasına çok büyük katkıları olmuş. Bir başucu kitabı niteliğindeki Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi’ni henüz 30 yaşındayken kaleme alan Cem, vefatına kadar özellikle sosyal demokrasi ya da demokratik sosyalizm üzerine Türkiye’deki en nitelikli eserleri ortaya çıkarmayı başarmış bir isim aynı zamanda. Salt sosyal demokrasiye ve Türkiye’nin bu açıdan analizine odaklandığı Sosyal Demokrasi ya da Demokratik Sosyalizm Nedir,  Ne Değildir’i ise Paris’te yüksek lisans yaparken 40’lı yaşlarındayken yazar. Okuma ve yazma aşkı o kadar ileri seviyededir ki 1995 senesinde kaleme aldığı bir anlamda kendisini tanımladığı şiirindeki ikinci satırda hayat bulur bu tutkusu.

Masamın üzerinde,                                                                                                                                                                    Dünden kalan işler,                                                                                                                                 Tamamlanmamış yazılar,                                                                                                                           Okunmayı bekleyen kitaplar                                                                                                                                    Ve anılar ve umutlar…   

İsmail Cem yazılarını sadece kitapları için yazmadı. Uzun yıllar gazetecilikte yaptı aynı zamanda. Gazeteciliğe ise kuzeni Abdi İpekçi’nin yanında başlar, söylemeden atlanmaması gereken diğer bir anekdot da İsmail Cem’in İpekçi soyadını yazılarında ve haberlerinde kullanmamaya başlaması. Gazeteciliğe giriş yaptığı 1963 senesinde o zaman Milliyet gazetesinin başında Abdi İpekçi vardır ve İpekçi, Cem’in yazılarında soyadını kullanmasını istemez. Bu torpil ve kayırma korkusu nedeniyle Cem, yazılarını İsmail Cem adıyla imzalamaya başlar ve bu bir alışkanlık halini alınca İpekçi soyadı unutulup gider. Cumhuriyet gazetesindeki görevinden sonra TRT genel müdürlüğüne atanır. Kanalı bir halk üniversitesine dönüştürme ve devlet memuru zihniyetinden sıyırmaya çalışan Cem’in önüne sudan sebeplerden engeller çıkartılır. Her ne olursa olsun 1975 senesinde kanal Avrupa'nın en iyi 5.  Televizyon Kanalı seçilir. Fakat Türkiye’deki siyasi çevrelerin tezgâhladıkları oyunlardan bıkıp usanır. Ancak kolay  pes etmez. Görevinden Cumhurbaşkanlığı tarafından ihraç edildiğinde “hak ve hukuk” için Danıştay’a başvurur. Danıştay kararı bozar. Göreve yeniden döndüğünde ise TRT’den artık iyice soğumuştur ve toplumun İsmail Cem’e desteğine rağmen artık başka dönüm noktasına gelinmiştir. Haluk Şahin, Hıfzı Topuz ve Mehmet Barlas ile birlikte yaşarlar bu dönemi. (Şahin’le  “İsmail Cem ve TRT Yılları” üzerine yaptığım röportaja yazının sonunda yer vereceğim.)

Söylemeden de geçmek olmaz kısa da sürmüş olsa Paris’e yerleşmek zorunda kalır bu ara dönemde Cem. İpekçi’nin suikastı ertesi ortaya çıkartılan kendisine yönelik aslı olan saldırı tehlikesi üzerine Paris’e gider. Kendisi ise şöyle anlatır o yılları, Giderken, durum biraz normalleşsin geri döneriz diyordum. Ama hiç değilse bir sene kalmayı planlıyorduk. Çocuğumuzu okula başlatacaktık. Nitekim öyle de oldu. Tabii sudan çıkmış balığa dönüyor insan… Çok acele bir kararla, birden memleket değişiyor, ortam değişiyor, koşullar değişiyor. Fakat kendi deyimiyle bu “sürgün” yılları kültürel anlamda çok fayda sağlar İsmail Cem’e. Yüksek lisansını siyaset sosyolojisi dalında yapar, UNESCO’da iş bulur ve bu sayede es dönemini en iyi şekilde değerlendirmeyi bilir. Gelecek yıllar için farkında olmadan altyapısını güçlendirir bu olumsuzluklara rağmen. Aktif siyasete göz kırpmaya başlamıştır artık.

İsmail Cem’i çoğumuz siyasi kimliğiyle tanırız ve öyle de anımsarız. Türkiye siyasi tarihinde sosyal demokratik fikre onun kadar her mecrada adanmış başka bir isim yoktur. Hem teorik anlamda uzun yıllar boyunca inşa ettiği fikirsel alt yapısı hem de siyasi kariyeri boyunca hep bu düşünce eksenindeki siyasi tavırlarıyla en önemli sosyal demokratımızdır Cem. Ben sosyal demokrasiyi çok ciddi bir mücadele, hayatımızın belki en önemli olayı, en büyük mücadelesi olarak görmüşümdür hep der her fırsatta. Solda değişmek ve yenilenmek üzerine söyledikleri ise çok dikkat çekici çıkarımlardır bu duruşun tasvir bağlamında; Mesele değişmek değil; mesele değişmemek… As olan yenileşmek yeniyi aramak kendini yenilemek; özünü, temelini, inançlarını koruyarak bu özü, temeli, ideayı, ideolojiyi, inancı hayata aktaracak, yöntemleri yenileştirmek; mesele budur. Mesele budur, işte bu iki sözcük Cem’in  siyasi hayatında daima belirgin ve baskın olarak kalmıştır. Ne istediğini bilir, ne olması gerektiğini bilir, ilkeli fakat muhafazakarlıktan uzak temel prensiplerden ayrılmadan yalnız “yenileşerek” gelişmeyi ve geliştirmeyi ön görür. Bu hevesle 1987 seçimlerinde meclise SHP’den girmeyi başarır. İnançla işine sarılır fakat umduğunu pek bulamaz. Cem bu yıllarda daha iyi şeylerin yapılabileceğini fakat bir türlü yapılamadığını, fırsatların kaçtığını söyler. O süreci şöyle izah eder, Özellikle Sayın İnönü’nün 1986’da genel başkan seçilmesinden sonra çok iyi kullanılmalıydı. Bu bir yenilenme süreci olmalıydı SHP açısından, SHP-SODEP’in birleşmesi açısından… Biz o noktada, sosyal demokrasinin asıl misyonunun yenilenmek olduğunu ortaya koymalıydık bu maalesef yapılamadı.

Cem 95’te Kültür Bakanlığı görevine getirilir. Emre Kongar ile Anadolu için çalışmalar yaparlar, 3-4 aylık kısa bir zaman( 7 Temmuz 1995-6 Ekim 1995) diliminde doğu ilerine beş yüz sanatçıyla organizasyon düzenlerler “sevgili müsteşar”ıyla. İsmail Cem batı kültürü etkisinde büyüdüğünü ve eğitildiğini inkar etmez. (Fransız kültürüne kendine her zaman yakın hissettiği söylemiştir.) Fakat doğuya ve değerlerini de bilir, yaşamına entegre etmeye çalışır. Geçmiş noktasında ise çok hassastır, Osmanlı kurumlarına ve toplumuna eğilmemiz gerektiğini, yüzlerce yıldan beri var olan bir devlet geleneğimizin olduğunu, geçmişi iyi okumak gerektiğine her fırsatta dikkat çeker. Toplumsal hafızanın önemini daima tüm siyasi görevlerinde vurgulamıştır. Mesela Kültür Bakanlığı dönemini rastlayan bir olayı da şöyle anlatır, Türkiye ilginç bir memleket… Maalesef toplum hafızası hep iki hep ikinci plana itilmiş. 1995’te Kültür Bakanıyken Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunun 700. Yıldönümü de yaklaşmaktaydı. Kimse farkında değildi Türkiye’de bunun… Emin olun abartmıyorum kimse bunun üzerinde durmuyordu. Biz Kültür Bakanlığı olarak bunu Türkiye’nin gündemine getirdik ve herkes sahiplendi. En azından Osmanlı geçmişimize hak ettiği gibi ışık tutabildik.

Cem dışişleri bakanlığı da yapar. Türkiye-Yunanistan yakınlaşması onun kişisel ilişkilerinin bir sonucudur. O dönemde limoni olan ilişkiler kimi ülkelerle rayına oturur. Dış işleri bakanlığı döneminde çok gezer. Ofisinde oturduğu pek görülmez. Yabancı dillere hakim olduğu için ziyaret ettiği ülkelerin başkanlarıyla şahsi ilişkiler geliştirir. Fakat Cem’in dış işleri bakanlığı dönemi (1997-2002) Türkiye’nin ekonomik ve siyasal açıdan buhran içinde olduğu yıllardır. Bu nedenle dış işlerindeki başarısı dönem içinde pek fark edilmez.

2002’de Hüsamettin Özkan ile kurduğu Yeni Türkiye Partisi başarı elde edemez. Yeni bir parti olduğu ve toplumun eski siyasileri cezalandırarak Ak Parti’ye yönelmesi Cem ve hareketi dışarda bırakır. Eğer ömrü vefa etseydi gelecek seçimlerde mecliste yer bulabilirdi. Çünkü Türkiye’nin İsmail Cem gibi aydın bir siyasetçiye her dönem ihtiyacı olacaktır. Belki yaşasaydı etkin bir muhalefetin inşa sürecinde çok önemli misyonlar üstlenebilirdi.

2007’nin sıcak bir temmuz sabahı akciğer kanserine yenik düşer. Cem’in Zincirlikuyu’da sade bir mezarı var. Girişten pek uzak olmayan bir yerde, çiçekler arasında.

İsmail Cem her anlamda başarılıydı. Ancak bir noktayı söylemeden geçmek olmaz. Cem Türkiye siyasetinde çok farklı bir kulvardaydı ve bu nedenle Avrupa’da olsaydı muhtemelen cumhurbaşkanı olurdu. Fakat Türkiye’de bunu çok istemesine rağmen ömrü vefa etmedi ve bu Cem’in isteyip yapamadığı nadir şeylerden biri olarak kaldı.

Kendi İyiliğin İçin

Büyük amaca ulaşılamasa bile onun için çaba harcamak neticede, bu büyük amaç yolunda pratik manada ülkelere(kişilere) muazzam faydalar sağlar. Yazılan, çizilen ütopik tasvirler her ne kadar ulaşılamaz görünse de onun sadece bir cümlesini dahi olsa yaşanan hayata yansıtabilsek sadece bu bile büyük bir ilerlemedir.

İşte Türkiye Cumhuriyeti için Avrupa Birliği ütopik bir kurum olmasa da birleşik bir Avrupa hayalinin geçmişine dönüp bakacak olursak, o zamanlarda düelloya tutuşan Avrupalı aydınlar için ütopik özellikler teşkil ettiğini görürüz. Sonuçta öyle böyle gerçekleşti, bugün herkesin kanıksadığı bir olay ve kimsenin rüyasına Napolyon gibi girmiyor. Avrupa bunu Hitler ya da Napolyon gibi emperyalist amaçların dışında II. Dünya Savaşı sonrası darma duman olan bir coğrafyanın üzerine devlet egolarını bir kenara bırakarak inşa etti. Buna inanan ve bunun için ter dökenlerin gözünde o yıllarda ne anlam ifade ediyorsa, şimdilerde Türkiye için en azında demokrasi adına bir şeyler söylemeli AB.  

AB bugün Euro krizi fırtınasıyla meşe dalları gibi sallanan ülkeleriyle bir darboğaza girmiş olsa da T.C için çok önemli bir lokomotif olma özelliğinden bir şey yitirmiş değil. Tren için henüz bilet alamamış da olsak, vagonlarından birine asılıp gidebilmek çok mühim hala. Kimilerinin nazarında bir dayatma ve ya emperyalist bir canavar olarak görülen ve bu sebeple yabancı olarak dışlanan uyum reformlarının gerçekleştirilmesi her zaman Türkiye’nin lehine olacaktır. Çünkü toplumca bize bir şeylerin arada bir hatırlatılmasını gerektiren bir yapıya sahibiz. Çoğu zaman “balık hafızamız”  önyargılarımız ve kabullerimiz yüzünden olayları yanlış yorumlayarak, önümüzde peyda olan gelişmeleri göremeyebiliyoruz. Tarihten güncelliğe incelendiğinde görülen “talep”ten yoksunluğumuzda bu gerçeğe eklenince devlet hareket etmedikçe uyumaya devam ediyoruz. AB ise yine tam bu noktada hatırlatıcı-uyarıcı bir mesaj işlevi görüyor, yeri geldiğinde kriter adı altında zorlayıcı tedbirleriyle devletin ve toplumum dikkatini çekmeye başarıyor.

Aynı zamanda AB Türkiye’deki tek tip demokrasi ya da Atatürkçülük dışında da temel demokratik değerlerle tanışmamızı sağlıyor. Atatürkçülük yerine başka şeylerde söyleyebilmeyi gerekli kılıyor. Demokratik-liberal düşünsel miras ve uygulamalarıyla evrensel demokratik yaklaşımlara dolaylı ya da dolaysız olarak işaret ediyor. Bak diyor; burada bu da var, kendine gel, her şeyi kendine benzetme, evrensel değerlere yaklaş.

Bugün Türkiye’nin bunun için çabalaması artık sadece itibar veya askeri vesayetin sindirilmesi için olmamalı. Sözgelimi bu bir “panzehir” olarak görülmemeli, sadece gerçekten istenildiği için çaba harcanmalı. “Bize kalsa” dendiğinde ve netice baş başa kalındığında da demokrasiye sığınılmalı. Konjonktüre göre uluslararası ilişkilerde bir piyon olarak değil, temel istenç haline getirilmeli. Zaten tüm bunları layığıyla yerine getirdiğimizde, vakti zamanında Norveç dış işleri bakanının söylediği gibi “onlar bize girsin” denmeli.