25 Ocak 2013 Cuma

Cesaret ve Düşünebilmek


Size sorsalar bir insanın yapabileceği en zor iş ne deseler, düşünebilmeyi ilk sıraya kaç kişi koyardı. Dikkat edilirse “düşünmek” demiyorum, bir kabiliyet olarak “düşünebilmek” eylemini seçiyorum. Bu o kadar zor bir şey ki, vücut enerjimizden en büyük payı alan beynimizi gerçekten kullanabilmek çok ama çok az kişinin üstesinden gelebildiği bir hal.

İnsanlığın büyük çoğunluğu gündelik hayatında düşündüğünü zannederek yaşıyor; Akşam ne yemek yapayım? Bugün eve nasıl döneyim? Mesainin bitmesine kaç saat kaldı? Neriman acaba benim altımı mı kazıyor? Bu akşam eve geç dönersem ne olur? Yarın hastaneye erkenden mi gitmeli? Necip bey terfi mi almış? Bunu yazarsam bir sıkıntı olur mu? Şu son ihaleyi de bize verirler mi? vs. (Düşünmek eylemini sınırı ne kadar sığ ve geçici, zamana odaklı, çıkarcı, bencil. Ya da düşünmek midir tüm bu misaller. Gündelik hayatın tuzağı mı yoksa?)

Düşünmek o kadar güç ki, kendi kendimizi düşündüğümüzü sanarak tatmin ediyoruz genellikle. Kimimiz bundan uzaklara kaçıyor, başka şeylere sığınıyor, kendini uyuşturuyor. Kimimiz bol bol okuyor, düşünmekten ürkerek kaçtığı için bir başkasına sığınıyor, kapısında dileniyor, kendini başkasının kollarına atıyor. Kimimiz hayata bırakıyoruz her şeyi, bir bilinmezlik ve umursamazlık,  evreni yaratıyoruz. Kimimiz okula gidiyor,  ders dinliyor, düşündüğünü zannetmek için ya da bazen bazı özel anlarda sınavdan iyi bir not almak için düşünmeyi deniyor, ama kendine yeteceği kadar, çoğunluğu ezberliyor, sınavdan sonra iyi bir not alışmışsa tatmin oluyor, bana bu kadarı kâfi diyor, çıkarı için öğrendiği çıkarına olan durumu bertaraf ettikten sonra zihninden uçup gidiyor.

Düşünmek o kadar zor ki, işte bu yüzden ezelden bugüne sadece birkaç yüz kişi ebedi kalabiliyor. Bu ıstıraba dayanabilecek bedenler sağ çıkabiliyor bu savaştan. Bu o kadar zor bir erdem ki, baş ağrısı, sonuçsuzluk duygusu, yetersizlik açısı veriyor. Sonunda vaat ettiği bir fikir, somut olmayan zihinde şekillenmiş soyut bir fikir.  Ödül sadece fikir. Fakat  “fikir” insanı insan eden şey aslında. Başka bir canlıda olmayan, insan hariç tüm canlılardan azade bir şey işte bu fikir.

Demek ki insan “düşünebilen” bir canlıysa, fabrikada seri halde üretilmiş ama kenarda bekleyen otomobiller gibiyiz. Yetenek bireyden bireye değişken olsa da standart fakat cesaret çok azımızda mevcut.

Ben de yok mesela.

23 Ocak 2013 Çarşamba

Obama ve Sosyal Demokrasi


Neo-conların özellikle 1980’den sonra şekillendirdiği ABD politikası yeni muhafazakârlık ile liberalizmin birlikteliğiyle ”komünizm tehlikesi”  korkusuyla Sovyet Rusya ile mücadele etmiş ve 2001’den sonra bu muhafazakâr korku politikalarıyla terörizm tehlikesine karşı şahin politikalar geliştirerek işgallerine gerekçeler yaratmıştı. Bu politika son oğul Bush dönemine kadar uyum politikaları ile öyle ya da böyle geldi.

Obama’nın geliştirdiği politikalara bakarsak; patronlar yerine orta sınıfı, şahin politikadan ziyade yumuşak dış politikayı, sabit oran stabilinde vergilendirme yerine daha adil bir vergilendirmeyi, daha kapsayıcı bir sağlık reformunu öngörüyor. Bu da demek oluyor ki ABD’de daha müdahil bir devlet güç kazanıyor. Bilhassa 1980’den sonra minimal müdahale düzeyinde tutulmaya çalışılan hükümet Obama yönetimi ile daha da ön plana çıkıyor.

Bunun son tezahürü ise Obama’nın silah sahipliğine kısıtlamalar getirmek niyetiyle bazı reformlar için girişimde bulunması. Devlet, Amerikan anayasasında da geçen nefsi müdafaa için silah sahipliğine kısıtlamalar getirmek amacıyla adım atıyor, sisteme toplumun çıkarı hasebiyle dokunuyor ve onu şekillendiriyor. Zaten büyük “liberal-muhafazakâr” patronajın Obama’ya karşı son seçimlerde Romney’i desteklemiş olmasının altında yatan neden, Obama’nın ABD’nin alt-orta sınıflarına, işçisine, eşcinseline, siyahisine, hispaniğine yani devlete daha çok ihtiyacı olan kesimlere seslenmesi.

Ekonomik işleyişte artan hükümet düzenlemeleri, Anglo-amerikan topluluk yerine genel ABD’linin sosyal ve siyasal isteklerini ön plana çıkartan Obama yönetimi, şu andaki gidişatıyla Bush’tan epey ayrı bir yolu, belki ABD tarihinde yeni bir döneme gidecek yolu açmaya çalışıyor.

Obama, ABD’nin sonunu getirebilecek bir Gorbaçov olmasa da, minimal devletten toplum çıkarına daha müdahil bir ABD’yi vaat ederek bize, sosyal liberal ya da Avrupa'dan farklı ABD tipi bir sosyal demokratik çizgiye göz kırpan  hükümet politikasını yeğlemiş gibi görünüyor.


19 Ocak 2013 Cumartesi

Güneş Gözlüğü Takmak


Yıllardır anlamadığım bir şey şu cenazelerde güneş gözlüğü takmak. Cenazede ağlayan gözlerini insan neden gizlemek istesin ki, ne kadar doğal bir hal bu hâlbuki. Güneş gözlüğü ardına sığınan ağlamaktan şişmiş gözleri güneş gözlüğü ile saklama fikri, aslında kişinin pekte üzülmediğini gösterir. Mesela çok üzüldüğünüz bir olayla karşı karşıya kaldığınız bir gününüzü anımsayın, dünyayı unuttuğunuzu, zamanın bile farklı aktığını hatırlayacaksınız... Yoğun duygularınız sizi hayattan koparır atar. Bu yüzden şişmiş gözlerini, solgun yüzünü dert etmezsiniz, bunu aklınızdan dahi geçirmezsiniz. Güneş gözlüğü takanlar rol yaptığının anlaşılmamasını isteyen “üzgün kimseler” olacaktır böyle bir vaziyette.

Bugün Birand’ın Kanal D binasının önünde düzenlenen cenaze merasimi fotoğraflarına baktım. Güneş gözlüğü takanlar vardı. Ama bir fotoğraf vardı ki dünyadan kopmuş katıksız acının, nasıl görünüyorum takıntısından uzak, saf bir acının vesikasıydı bu fotoğraf. Sadece acısıyla baş başa kalan insanının bu yoğunlukla her türlü sosyal baskıdan sıyrılmasının resmiydi.

Bu nedenle acının yüksek dozda etki ettiği zihinler evden çıkarken güneş gözlüğünü yanına almaz, alamaz. Çünkü o kendini bile unutmuştur o anlarda.

18 Ocak 2013 Cuma

Fransa ve Uluslararası Siyasette Kimlik Bunalımı


Fransa’nın Mali’ye müdahalesi sürpriz oldu. Meğer hiç değilmiş. Avrupa’da Almanya’nın gerisinde kalan, dünya siyasetinde nüfusunu kaybetmeye başlayan –yaklaşık 100 yıldır-, Afrika’da Çin ile rekabet edemeyen bu eski emperyalist ülkenin Mali’ye müdahalesi sanki ben de varım demek için gibi.

Libya’ya ilk müdahale eden ülke yine Fransa’ydı. Özellikle bölgede bir ABD ile rekabet söz konusu. Libya’da gördük bunu. Sarkozy’nin yaptığı hamle ABD’nin sıkıştırmasıyla NATO şemsiyesi altına alınmıştı.

Çin, ABD ve kısmen de Rusya’dan sonra askeri anlamda Fransa kendini iyi bir yere konumlandırmak niyetinde. Ortaçağın şövalyeli, 19. Asrın Napolyonlu Fransa’sı 21.yy’da konumunu ya da daha doğru bir tabirle beynelmilel devlet kimliğini yeniden şekillendirmenin sancılı eşiğinde.

Türkiye ile içerik açısından çok farklı olsa da, aynı sıkıntıdan mustarip Fransa; “Ben nerede olmalıyım?” "Anlı şanlı tarihe sahip bir ulus olarak neler yapmalıyım?”, “21. Yy ’da kendime uluslararası siyasette nasıl bir rol biçmeliyim?”,” Bu çağda dostum kim, düşmanım kim ve ben kimlerle işbirliğine gitmeliyim?” gibi soruları soruyor. Bu bağlamda yeniçağ Fransa’nın kimlik bunalımının sonuçlarına ve bu sancıların gürültü, kanlı, savaş ortamlarına mı gebe olacak. Bakıp göreceğiz.


17 Ocak 2013 Perşembe

Haber Kanalları Birand'ın Vefat Haberi


Sabah Birand’ın vefat haberi neredeyse tüm sabah programlarında verildi. Kanaltürk işi biraz daha abartarak magazin programında bir anma videosu bile yayınladı. Üzülmüştüm, hemen 32.gün’de stajer arkadaşım Beril’i aradım. Vefat haberini ilettim. Bu esnada gözüm haber kanallarındaydı. Önce yayın grubunun kanallarını açtım, Kanal D, CNN Türk. Ardından diğer önemli haber kanallarını hızlıca bir taradım, NTV, AHaber, TRT Haber, Habertürk. Hiçbirinde Birand’ın vefatıyla ile ilgili bir şey yoktu. Geç kaldılar diye düşünüyordum. Üstelik takip ettiğim ve nispeten güvendiğim haber siteleri de vefat haberini bir bir girmişti.

Ancak öyle olmadığını 11.30’a doğru anladım. Haber kanalları doğru olanı yapmıştı. Güvenmediği, teyit etmediği haberi vermemişti. Hemen ardından henüz vefat etmediği ancak yoğun bakımda olduğu haberleri, vefatı bildirenlerin yerlerine dolduruldu copy-pastçi haber sitelerinde. Düştükleri hatanın farkındaydılar, fakat olan olmuştu artık.

Bülent Arınç’ın, Birand ziyareti sonrası as olanı öğrendim. Birand vefat etmemişti, ancak müşahedeye alınmıştı. Durumu iyiydi, Arınç yalan haberlere karşı uyarıyordu.

Haberi teyit ne kadar da önemli bunu bir kez daha tatbik etmiş oldum. Hız uğruna gerçekliği feda edenler utansın. Ama nerede.

(Keşke yanlış bir haber olarak kalsaydı.)

11 Ocak 2013 Cuma

Çevremize Dokunmalıyız.


Toplumlar üzerine genel geçer bilgilere sahibiz.  Belli kalıplar dahilinde bellediklerimiz dışına çıkamıyoruz. O ya da bu denilince aklımıza gelenler aslında gerçeklerden son derece uzak olabiliyor. Oryantalizmin bize bu sundukları bağlamında Türkiye’de bu ön-kabuller had safhada. Doğunun kendisini yine doğudan öğrenmek yerine neo-oryantalist pompalamalarla yine Batıdan öğreniyoruz.(Batı Doğu'yu hala araştırıyor çünkü, ya biz.) Onların bize sunduklarına gerçek olması bile gerçekmiş gibi itham ediyoruz.

İran delince akıllara gelen bu çerçevede çok kısıtlı. Dilimize yeni sözcükler kazandırmış, edebiyatımızı şekillendirmiş, derin İran kültürünü sadece batının bize sundukları ile “var ediyoruz.” Önemli metinleri Farsçadan çevirmek yerine İngilizce’ye çevrilmiş olanları Türkçe’ye çeviriyoruz. Rejimler her ne olursa olsun, ortak kültür potasında yetişen iki köklü kültür birbirine sırt çevirmiş vaziyette.

İran’ın şiirini, edebiyatını bilmiyoruz. Geleneklerinden bir haberiz. Batı İran edebiyatına ve diline bizden daha çok önem veriyor, İran Enstitüleri ABD'de bile var. Bu açıdan yeni bir uyanış şart. Oryantalizmin bugünlere kadar süren kara bulutlarından sıyrılmanın zamanı. Kültürlere değer biçerken bu “bela”nın öldürücü, yok edici etkisinden bir an önce kurtulmalı ve çevremize dokunmaya başlamayız.Başkalarının bizim için dokunmasını beklemekten öteye geçmeliyiz. Merak etmeliyiz.

Aynı durum Yunanistan için de geçerli. Yemeklerimize sirayet eden, İstanbul’u İstanbul yapan Yunan kültürüne de lensi bozuk gözlüklerimizi bir kenara bırakarak bakmalıyız. Bizans bir düşmandan öte, mimarimizi, devlet yapımızı, şehirleşmemizi etkileyen bizim için en az Yunanlılar kadar önemli bir imparatorluk. (Ortaylı Osmanlı için 3. Roma der mesela.)Okullarımızda Bizans Tarihi'nin adı bile geçmiyor. Toplumun büyük kısımı Bizans'ı Cüneyt Arkın filmlerinden biliyor, "Kahpe Bizans"…Bellenenlerin dışına çıkmalıyız. Yüzyıllarca komşu olduğumuz Rumları ve onların kültürlerini muhafazakâr-milliyetçilere  ya da globalleşme adı altında kültür katliamcılarına  yok ettirmemeliyiz.( Derler ki, yurt dışına çıktığınızda en çok Yunanlılarla anlaşırsınız. Bunun doğru olduğuna bu sene ABD’de şahit oldum. Çok benzeriz fakat bir o kadar da uzağız bu nasıl olabiliyor. Siyaset uğruna kültürlerin katliamı.) Çevremize dokunmalıyız, Rumca çevirileri artırmalıyız, okullarda bölümler açmalıyız. Çevremize dokunmalıyız. Mağaraya vuran gölgelere değil, mağaranın önüne bakmanın vakti gelmedi mi?

İran ve Yunanistan iki dev kültür, batı Avrupa’yı ve onun ardılı ABD’yi ayran budalası gibi izlerken, dibimizde bizi biz yapan bu iki değere yeni bir revizyon ile yaklaşmalıyız. Şunu öğrendim ki, biz birbirimizi anlayamazsak başkaları anladıklarını satar. Ey Romalılar, Kültürel devrim zamanı!

Çevremize dokunmalıyız.

Bu yazı bağlamında Taraf gazetesi Telesiyej bölümünde Amin Maalouf ‘un son kitabı Doğu’dan Uzakta üzerine yapılan röportajdan bazı can alıcı alıntılar;

Batı, tarihin bir yerinde dünyayı eline geçirdi ve kendi bakış açısını da dünyaya kabul ettirdi... Farklı kültürden insanların bir arada yaşayabildiği Doğu Akdeniz Medeniyeti yok oluyor.

Batı’nın (başta ABD olmak üzere) dünyayı ele geçirmesinin küresel tezgâhı içinde her şeyden önce hedeflenen yeryüzü bölgelerinin sahip oldukları medeniyetlerin kültür ve değerleri yerine kendi medeniyetinin ve modernitesinin kültürünü, değerlerini, yaşam tarzını ve de kendi zihin modelinin ikâme etmesi yatmaktadır.


4 Ocak 2013 Cuma

Gölde Kazlar


2013’ün ilk yazısını umutla yazıyorum. Temenni  yazıları  genelde sıkıcı olur ama önümde uzanıp duran, karanlık, belirsiz geleceğin  neler sunacağını bilemediğimden niyetim en azından kendi tarihime şu bloğum vasıtasıyla not düşmek.

Nasıl bir yılı niyetliyorum. Klasik bir ifade ile sağlıklı. Evet, sağlık her şeyin başı, bedenimizin bir şeyler yapabilmesi için sağlıklı olmak şart. Aynı zamanda bununla birlikte zihinsel sağlıkta çok önemli. Yani motoru zorlayabileceğimiz bir zeminden yoksunluk, lastiği patlamış arabayı sürmeye benzer. Maazallah yoldan çıkıverirsiniz. Sonra düşünsel anlamda kendimi geliştirebileceğim olanakları bulabileceğim yeni bir yıl istiyorum. Bana kapalı olan düşünce kapılarını açmak, kah benim için bir keşif, kah unuttuğum, halı altına süpürdüğüm bilgi yığınlarını yeniden değerlendirebileceğim keskin bir yıl.

Ardından önümü öngörebileceğim fırsatlar, yeni insanlar, yeni ortamlar, alanlar ile karşılaşmak ki bu bazen tesadüfi olacak, bazense benim zorlamalarım ile.

Ailemin, hayatımdaki insanlarında sağlığı, sıhhati. Ailemde huzurun devamını görmek istiyorum. Mutluluk anlık bir kavram ama huzur hayatın arka planında ruhlarımıza eşlik ederek çalan bir müzik gibi. Bu nedenle elde etmesi çok güç ama elde tutması kolay bir his, duygu bu.

Piyango zaten çıkmadı. Ama manevi kazancın yanında maddi kazancı kim istemez. Kazançlı bir yıl olsun diyorum.

Rahmetli dedeme sormuştum. Dede demiştim. Yaşın 76, ömrün nasıl geçti, anlatsana. Dedem dudağını bükmüş, elini de hiç, beyhude demek istercesine hafifçe sallamıştı. Onun vefat edeli neredeyse üç sene oldu. Uzunca ve dolu dolu geçmiş bir ömrün, tek bir el hareketiyle mükemmel anlatımıydı bu. Bir saniye kapsayacak bir el hareketi an geliyor koca üç çeyrek yüzyıllık bir ömrü şıp diye tasvir edebiliyor, nasıl olabiliyor bu?

****

Fakat kalbimden yaptığım şu alıntıyı,

Elimde gücüm olsa hiç okumaz, çalışmazdım. Meşelerle dolu büyük bir ormanın içinde barok mimari ile inşa edilmiş güzel bir ev yaptırırdım. Büyük şık bir bahçe, bir iki köpek, bir at, evimin hemen aşağısında kalan gölde birkaç ördek. Yüksek tavanlı evimin yüksek tavanlı genişçe bir odasını da güzel bir kütüphane yapardım. Televizyon yok, telefon yok, gazete yok. Benden gayri dünyada savaş çıksa haberimin olmayacağı kendi oluşturduğum münzevi bir evren… Belki yaşım ilerledikçe resim yapmayı öğrenirdim. Fotoğraf da çekerdim misal, sadece ve sadece kendim için. Sevdiğim bir kadın da olmalı tabi. Yalnızlık dediysek o kadarda değil... Kendi tarımımı yaptığım bir bahçede, zeytin, limon ve portakal ağaçları, domates, biber, patlıcan, üzüm salkımlarını görmek isterdim. Arıcılık yapardım mesela. Sabah erkenden kalkar, uzunca bir yürürdüm, köpeklerim de peşimde, dilleri dışarıda kırağı yağmış toprağı patileriyle ezerek oradan oraya koşuştururlardı. Yemeğimi gramofon müziği eşliğinde yerdim... Elimden geldiğince yazardım, ne yazardım bilmiyorum ama yine de yazardım lakin yine kendim için. İnancımın tüm vazifelerini yerine getirmeye çalışırdım, belki namaza başlardım, bu konuda derinleşirdim. En yakın köye bile en az 50 km uzaktaki bu evimde günün her anını gelecek için değil, o an için yaşardım, tadını alırdım. Şarabın tadını dilimde dolaştırırdım. Bir tane teleskop alırdım, ayı, yıldızları, yüzlerini bana şehirdeki gibi saklamayan yıldızları izlerdim. Sonra bir sabah gün doğmadan hemen önce huzur içinde gözlerimi, yüksek tavanlı odamın duvarına astığım gölde kazlar adını koyduğum tabloma son bir kez bakarak kapamak isterdim…

kalbimin tüm hücreleriyle yaşamak isterdim.

27 Aralık 2012 Perşembe

Avrupa'da Asgari Ücretler


Türkiye G20’ye girmiş olmasına rağmen askeri ücret bazında hala geri sıralarda yer alan bir ülke. Avrupa’da Sovyet kalıntısı birçok ülkeyi saymazsak, özellikle Batı Avrupa’ya göre epey gerideyiz. Her zamanki gibi tartışmalara konu olan yeni asgari ücretse geçtiğimiz günlerde -bir yıl içerisinde- 804 TL olarak belirlendi. Ocak 2011’e göre Avrupa ülkelerinin asgari ücretleri Euro olarak şöyle:

Slovenya: 748,10
Türkiye:  384,89
ABD:  940,48
İngiltere: 1.138,54
Polonya:  348,68
Letonya: 281,93
Portekiz:  565,83
Slovakya:317,00
Çek Cumhuriyeti: 319,22
Lüksemburg: 1.757,56
Yunanistan: 862,82
Romanya: 157,20
Malta: 664,95
Macaristan: 280,63
Fransa:  1.365,00
Hollanda: 1.424,40
İspanya: 748,30
Hırvatistan: 381,15
Belçika:  1.415,24
Bulgaristan: 122,71
Estonya: 278,02
İrlanda:  1.461,85
Litvanya:  231,70

İngiltere Sterlin para birimini kullandığı için epey yüksek,  ancak Belçika’nın Hollanda’nın, Lüksemburg’un ve İrlanda’nın nüfusu düşük olduğu için Türkiye ile karşılaştırılması pek doğru olmaz. Mamafih İspanya, Polonya, Fransa Türkiye ile karşılaştırılması en doğru olan ülkeler. Polonya birçok ekonomik tabloda Türkiye ile yakın grafikler çiziyor. Asgari ücrette ise yaklaşık 50 Euro geride. Buna bakarak Türkiye’nin aldanmaması lazım. Çünkü Polonya yıllarca Sovyet yönetimi altında ezildi ve neredeyse bağımsızlığını kaybetti. Polonya’nın Varşova Paktı gereği ekonomik politikalarında neredeyse bir asırlık bu iradesizliği bugünlerine ister istemez yansımış durumda. Bu nedenle Türkiye ile bir karşılaştırmaya tabi tutmak ne kadar doğru olacaktır siz karar verin.

İspanya yani ekonomik krizin bunalımında iktidarını koltuğundan etmiş bu Akdeniz ülkesi 748 Euro ile neredeyse bizim iki katımız. İspanya Türkiye ile ekonomi itibarıyla karşılaştırılması Polonya’ya oranla daha doğru olacaktır.

Fransa, Kıta Avrupası’nda Almanya’nın ardından en büyük güç.  Epey yüksek bir asgari ücreti vatandaşına verebilen bir ekonomiye sahip, 1.365 Euro İspanyanın iki katı bizimse dört katımız. Tabi, sadece bunları kıyaslamanın doğru olmadığını belirtmeliyim. Satın Alma Gücü Paritesinin de bu değerlendirmelerde kullanılması gerekir. Fakat bu tablo matematiksel olarak Türkiye’nin olması gerekenden çok daha geride olduğunu bize gösteriyor. Önümüzdeki 2-3 yıl içerisinde 450 Euro bandının aşılması gerekir.

24 Aralık 2012 Pazartesi

İrlanda ile Yeni Bir Dönem


İrlanda önümüzdeki sene AB dönem başkanı olacak. Oscar Wilde ve James Joyce ile az çok bildiğim bu ülkenin dönem başkanı olacak olması beni çok umutlandırıyor.

İrlanda ve Türkiye arasındaki ilişkiler aslında sandığımızdan da eski. Büyük kıtlık yıllarında henüz tam anlamıyla kanıtlanamasa da Abdülmecit’in o dönemde (1845-1849) İrlanda’ya yardım ettiği söyleniyor. Şimdilerde ticari münasebetlerde artış göstermiş vaziyette.
Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın ilgili sayfasında ilişkilere son yıllara endeksli olarak şöyle değinilmiş:

“Türkiye-İrlanda ikili ticaretinde, 2011 yılında ticaret hacmi 1,19 milyar Dolar, ticaret açığımız 485 milyon Dolar olmuştur. Türkiye’de faaliyet gösteren İrlanda sermayeli şirketlerin sayısı Mart 2012 itibariyle 289 olup, 2011 yılında İrlanda’dan Türkiye’ye 337 milyon Dolar doğrudan yatırım gerçekleşmiştir. İrlanda’da 213’ü çifte vatandaş olmak üzere, 1.800’ü aşkın Türk vatandaşı yaşamaktadır. İrlanda’dan 2011 yılında 118.620 turist ülkemizi ziyaret etmiştir.”

Ayrıca özellikle Akdeniz’in tatil beldelerinde epey gayrimenkulü olan İrlandalılar Türkiye’yi bu nedenle tanıyorlar. Üstelik İrlanda Türkiye’nin AB üyeliğini destekliyorlar. İşte bu iyi haber çünkü özellikle Kıbrıs Rum Kesimi’nin dönem başkanlığında AB ile ilişkiler durma noktasına gelmiş durumdaydı. Önümüzdeki sene tam üyelik gerçekleşmese bile, vizesiz serbest dolaşım ve benzeri imtiyazlar gerçekleşebilir. Türkiye AB yolunda iyi bir şansı yakalamış gibi gözüküyor.

Bilgi Edinmek Ama Niçin?


Şimdi izah etmek istediğim şeyde herhangi bir alıntı ya da çalıntı yapmayacağım. Bugün trafikte etraflıca düşünmeye çalıştığım bu mevzuyu, sade olarak anlatacağım. Alıntı vermeyeceğim, tanık göstermeyeceğim.

Bilgiyi neden ediniyoruz. Yani ona ihtiyaç duymamızı sağlayan şey ne? Bu sorunun cevabını vermek çok güç. Bunu biraz daha daraltarak, entelektüel bilgi birikimini neden elde etmek istiyoruz gibi kestirmesi biraz daha kolay bir alana sığdıracağım. Üç temel nedene dayandırıyorum bunu.

1-Toplumda itibar elde etmek için, bilginin gücüne sığınarak toplumda statü atlamak, kazanmak niyetiyle. Bacon’ın ifadesiyle bilgi güçtür.
2- Salt maddi kazanç için, bilgiyi para ile satmak, onu satılabilir bir şey olarak görüp üzerinden maddi gelir elde etmek amacıyla
3-Düşünebilmek ve bilince kavuşmak için, bilgiyi zihinlerinin kazanında yakıt olarak kullanmak için.

Hamal
İlkine misal olarak- bizim okulda dahil- hemen her gün karşılaştığımız alelade üniversite hocası tipi verilebilir. (Hepsi için demiyorum ama 10’da 9’u için geçerlidir bu) Asistanlıktan, profesörlüğe zor ve sancılı bir yolda var gücüyle çalışarak bir statü elde etmek iradesiyle okuyan akademik kesimin büyük kısmını içine alan çok geniş bir kümedir. Biz bunu biraz daha geliştirerek “şöhret” adına bilgi edinimi de diyebiliriz. Yani bilgiyi kendisi için olduğu kadar, toplum gözünde de itibar kazanmak niyetiyle edinen insan tipi. Nitekim böyle kimseler yaşadığı dönemde gıpta edilen, her türlü medya programına çağrılıp, iltifatlarla uğurlanan, bilgisiyle göğüs kabartan insanlardır. Fakat böyleleri geleceğe kalamazlar. Çünkü bir şey üretmekten ziyade bir papağan gibi, kaliteli ve uzun ömürlü belleğiyle bilgisini pazara çıkarırlar. Düşünmediği ya da düşündüğünü zannettiği için insanlık için (çağı ile sınırlı kalarak) rafta duran okunmamış bir ansiklopediye benzetilebilirler. Bilgi bu tipler için amaçlaştırılır. Bu da onları düşünmekten alıkoyduğu gibi bu yüzden bilgi hamalı olup çıkarlar. Bilgi yeni bilgileri doğurmak için değil üste belirttiğim üçüncü grubun sığ olarak nitelendirdiği niyet için öğrenilir. Saatlerce kütüphaneden çıkmayan, çıktığında belleğini doldurmuş ve kendini tatmin etmişlerdir böyleleri. Beyinlerindeki hafıza, hemen her gün kullanıldığımız USB belleye benzer.

Ardından ikincisi günümüzde televizyonlarda sıkça rastladığımız “bilmem ne uzmanları” nın ekseriyetle oluşturduğu gruptur. Bilgisini pazara çıkarmasının nihai hedefi salt maddi kazançtır. Kitaplar yazarlar ki yazdıkları en çok satanlar listesine girer. İmza günleri düzenlerler, fanları kitapçıları doldurur. Bu grubun ilkinden ayıran en keskin ayrım statüyü sade ve sadece paraya endekslemiş olmalarıdır. Diğer grubun aksine çok bilmekle değil, çok kazanmakla övünürler. Bilgiyi salt satılan bir meta olarak görürler; bilgi ile pazarda satılan portakal aynı kefeye konur böyleleri için. Ah keşke kitabım tutsa da yeni bir ev alabilsem gözüyle bakarlar. Kitaplarının satış grafiklerini ellerini ovuşturarak takip ederler. Bilgi ise yine bu amaçla bir anlam ifade etmeyen kitaplarını doldurmak için öğrenirler. Düşünmezler, ülke dışındaki  moda akımların içerdeki yegane temsilcisi olmak için gözleri hep dışardadır. Satabileceği bir şey bulduğunda düşünmeden (ne kadar satacağı dışında) ağızı sulanan aç kalmış bir kurt gibi yer yer çevirilerle, zaman zaman cümlelerdeki kelimelerin yerine değiştirerek raf ömrü uzun olmayan süt gibi kitaplar devşirirler. Örnek vermeye gerek yok, kitap sitelerini şöyle bir gezseniz binlerce, onbinlercesine rastlayabilirsiniz.

Üçüncüsüyse bilgiyi yalnızca düşünmek için yakıt olarak gören asil gruptur bu. Sadece bir sonuca ulaşmak ve kendine örtülü olan fikir kapılarını açmak için “araç olarak gören üst insandır” .(Burada üst insanı epey farklı, çok ama çok öznel bir anlamda kullandım.)  Bu çok az ve asil grup bilgiye satmak için değil, statü için değil, düşüncesine ham madde yaratmak için kullanır. Onun için dünya sadece fikirlerden ibarettir. Aydınlatılması için gereken alanlar vardır ve bu alanların aydınlanması için bilgi edinmek bir basamaktır. Böyle insanlar için gerisi öz çıkarımlarını nevi şahsına münhasır bileşik bir hale getirerek yeni fikirlerin kapılarını aralamaktır. Para bu insanlar için içinde bulunduğu toplumda hayatta kalmak için bir alış-veriş gerecidir. Ünü ise önünde bir engel olarak görür. Ün onlar için düşünmelerini engelleyebilecek toplumun yarattığı bir canavardır. Bu nedenle o tip çevrelerden uzak durarak genellikle yalnızlığa sığınmayı tercih ederler. Bu insanlar unutmamak için yazarlar, şiddetli yağan bir yağmurda fikir taneciklerini dört başı mamur bir kapta saklayabilmek amacıyla yazmayı da bir birikim aracı olarak kullanırlar. 

Genellikle içinde bulundukları çağda önemleri kavranmaz, çünkü toplumun geneliyle yücelttiği statü anlayışlarına aykırı hareket ederler. Bu sebeple adları ve yazdıkları gelecek nesillerce dünya döndükçe var edilir. Nitekim dillendirdiklerini kavramak için zamana ihtiyaç vardır.

Diyojen ve Mevlana bu gruba verilebilecek örnekler isimlerdir.