4 Ağustos 2011 Perşembe

Fotoğraf-ı Azam İstanbul'da

Dünya’da çekilmiş en iyi portre fotoğrafı hangisidir? Tartışmasız Afgan Kızıdır. Soruyu şu formla da sormak mümkün dünyanın en iyi portre fotoğrafçısı kimdir? Bu isim de hiç tartışmasız Steve McCurry’dir tabi ki.

Steve McCurry ve Ben
Steve fotoğrafta özellikle portre fotoğrafçılığında yeni bir soluk ve sestir. Renkler ve ışık kullanımı kendine hastır. Doğal ışığı büyülü bir şeye çevirir ve onu mükemmel komposizyonu ile tamamlar. İnsana saygılı ve duyarlıdır, bazen izin alarak fotoğraflar o kimseyi bazen tüm çıplak doğallığıyla. Kılık değiştirerek o bölgeye uyum sağlar ve sessiz çalışır, göze batmaz. Gideceği yerin tarihini ve geleneklerine iyi çalışır ve bunlara olabildiğince özen gösterir. Yargılamaz ya da acındırmaz, sadece derin bir hissedişle yansıtır, gözler önüne serer. Dikkat çekmez, olabildiğince göze batmayan küçük ebatta bir makine ve çok az aksesuarla çalışır. Sanatına âşık bir sanatkâr ve -benim deyimimle- fotoğraf-ı azamdır.

Afgan kızını hepimiz biliriz. Bu fotoğrafa bakıpta gözünü hemen ayırabilmek ne mümkün. O gözler, kızgın bakışlı ve korkak gözler, koparılmış isyankar, fakat aynı zamanda yardım dileyen gözler. Saf ve vahşi bir güzellik. Kırmızı bir başörtüsü, yırtık pırtık ama bu vahşi güzelliğe engel değil… Güzellik tanımını yeniden yazdıran bir fotoğraf Afgan kızı. Her fotoğrafçının ilham almak için arada sırada baktığı ve sonra kederlendiği bir fotoğraf. İlham veren ve ilham kıran bir fotoğraf. Portre fotoğrafların “nirvana”sı olan bir fotoğraf Afgan kızı.

Steve McCurry’nin sadece Afgan Kızına sahip olduğunu düşünmeyin. Dünya’nın her köşesinde yakaladığı nice mükemmelleri daha var. Amerika’dan Asya ve Afrika’ya kadar bizleri ihya eden nicelerinin sahibi fotoğraf-ı azam.

Steve National Geographic’in ağır toplarından biri. Zaten Afgan Kızını da bir saha görevi sırasında çekiyor. Afganistan’a gönderildiği 80’li yılların ortalarında Sovyet işgalindeki topraklara vardığında, Afgan halkını yansıtıyor Natıonal Geographic’in sayfalarına. Ezilmiş Afgan kadınının sessiz feryatlarını dile getiriyor, acı çeken ve bıkkın bir halkın sesi oluyor. Riskli ve gelecek vad eden bu görevini “tam anlamıyla” başarıyor Steve. Ardından diğer bir riskli görev olan Kuveyt ‘e gidiyor 1991’de.Tank savaşlarının ve hava da uçan mermilerin arasında inanılmaz fotoğraflar yakalıyor. Onun için özel bir stüdyo hazırlansa bundan daha iyisini yakalayamaz dedirditiyor kimilerine. Bundan sonra da risk içeren görevlerden de uzak kalmıyor tabi. İç çatışmaları ve vahşetleri fotoğraflıyor. Fakat Steve McCurry sessiz sedasız ve dingin görevlerde de fevkaladeleşiyor. Zaten en sert ortamlarda bile dingin fotoğraflar yaratan bu sanatkâr, dinginlik, sessizlik ve öz bir hissedişle harmanladığı sokak ve yaşam fotoğraflarıyla harikalar yaratıyor.”Dünya böyle bir yer miydi?” sorusunu zihinlerde belirginleştirir her karesiyle.

Dün sergisi açıldı İstanbul Modern’de. Kodak ürettiği son Kodachrome filmi McCurry’e vermiş ve o da bundan bir sergi gerçekleştiriyor. Düşünün bir, sadece son 36 kare ve çektiğiniz herkes için tek bir kare hakkına sahipsiniz.(Birkaç ismin birkaç fotoğrafı da var.) Çok ince ve stresli anlar yaşamış olmalı fotoğraf-ı azam. McCurry kendisi için önemli olan insanları ya da başka bir ifadeyle çekmekten keyif alacağı yüzleri fotoğraflamış.36 karede ünlü isimler da var. Bir kabilenin üyesi olan “dışarıdan” alelade olarak nitelendirebileceğimiz bir insanda ya da yerdeki bir grafiti de. Çektiklerini not almıştım çalakalem. Şöyleydi:

1-Robert De Niro  (Başka bir üstadı fotoğraflamış Steve, Üç fotoğrafı vardı sergide De Niro’nun.)
4-Amir Khan (Bollywood büyük yönetmeni ve oyuncusu)
5-Dhavari’nin en büyük çayhanesi
6-Hindistan’ın İleri Gelenlerinin ve Tanrılarının Heykellerinin Üretildiği Bir Atölye
7-Shenaz Treasurywala (Ünlü Bollywood oyuncusu)
8-Nandita Das (Bollywood’un güzel oyuncusu)
9-Shekhar Kapur (Bollywood oyuncusu.)
10-Amitabh Bachchan
11-Rabari Kabilesinin Yaşlısı 1 (Hindistan)
12-Rabari Kabilesinin Yaşlısı 2 (Sergideki en güzel fotoğraflardan biriydi.)
13-Rabarili Kadın(Tanıtımda kullanılan güzel Rabari kadını, serginin gözbebeği)
14-Rabarili Kadın 1
15-Rabarili Kadın 2
16-Rabari Kızı
17-Rabari Kabilesinden Gezgin Büyücü.(Gözler enfesti.)
18-Rabari Kabilesinden Gezgin Büyücü 2
19-Rabari Kadını
20-Rabari Çocuğu
21-Ara Güler (Üstadın fotoğrafı da çok karakteristik işlenmiş.)
22-New York’un 7. Caddesinden Bir Sokak Sanatı
23-Grand Central Station (USA, Anlatılmaz izlenir bir fotoğraf)
24-Washington Square Park’ta Kitap Okuyan Bir Kadın
25-Washington Square Park’ta Bir Sokak Sanatçısı
26-Elliot Erwitt (Magnum’un Ağır Toplarından )
27-Steve McCurry (Kendisini çektirmiş galiba ya da tripod da kullanmış olabilir.)
28-Mahatma Gandhi Heykeli
29-Stephan Colbert Söyleşisini Dinlerken (Kansas, USA)
30-Sabah 5.45’te Bir Adam Parsons’taki Toplum Merkezinde Uyurken
31-Son Kare de Son Kodachrome’un Yıkandığı Yer Olan Kansas’tan

(Sayıyı tam tutturamadım çünkü bazı isimlerin bir-iki fotoğrafı var, fakat genel itibariyle fotoğraflanan konu ve insanlar bu kadar.)

Ben 3 Ağustos’ta gittim sergiye açılış gününde ve Steve McCurry’de oradaydı. Röportajlar bittikten sonra yanına yaklaştım ve tebrik ettim,  kendisinin Türkiye’de de tanındığını ve takip edildiğini söyledim. İlgili, kibar ve sevecen bir edayla tebriklerimi kabul etti.  Adamcağızın çevresi sergiye gelen insanlar sardı daha sonra, biz iyi ki, erken gitmişiz oraya da bir efsanenin sesini duyabildik.  İnanın başka hangi isimle karşılasam böyle heyecanlanırım bilmiyorum. Efsane bir isimle birkaç dakika geçirmek gerçekten keyif vericiydi.

Sergi yazının başında da belirttiğim İstanbul Modern alt katta, hiç gezilmeyen bir fotoğraf sergisinin hemen bitişiğinde.  Az kalsın unutuyordum fotoğrafları Nikon F6 ile 35 mm sabit odaklı Nikkor lensle çekmiş.  Sergi de o da sergileniyor. Eylül başına kadar açık sergi, Steve McCurry orada mıdır hala zannetmiyorum ama gitmekte fayda var erkenden bilginize sunulur. Ne olur ne olmaz.






1 Ağustos 2011 Pazartesi

Saraybosna (Osmanlı'nın Avrupai Mirasçısı)

Saraybosna
Saraybosna adından anlaşılacağı üzere Bosna-Hersek’in başkenti. Küçük, her anlamda küçük bir şehir Sarajevo. Etrafını çevreleyen alçak tepelerin hakim olduğu  ve güney tarafında yoğunlaşan nüfusuyla ve yerleşimleriyle kaşığı andıran tarihi bir kent.


Saraybosna kadar el değiştiren bir başka şehir daha var mıdır araştırmak lazım. Saraybosna Roma, Bizans, Bulgar, Macar, Hırvat, Osmanlı, Avusturya-Macaristan, Yugoslavya ve daha atladığım nicelerinin egemenliğinde kalmış ve stratejik öneminin acısını hep çekmiş bir kent. Şehri argo tabiriyle adam eden “Osmanlılar”.II. Mehmet şehir ele geçirdiğinde, sadece soyluların şatolarının olduğu imar edilmemiş bir bölgeyle karşılaşmış. Ardından Osmanlı buranın stratejik önemini kavramış, imar faaliyetleri artırılarak sürdürülmüş ve  Avrupa’da Osmanlı’nın kurduğu en büyük şehir olan “Saraybosna” doğmuş.

Miljacka Irmağı
Balkanların Dubrovnik ve Mostar’dan sonra en güzel şehri.Birkaç kültürün egemenliğinde kaldığı için mimari üslup ve tasarımlarla da çeşitliliğe sahip.Osmanlı ve Avusturya tipi yapılar ağırlıkta merkezde, fakat kaşığın tutamacına doğru gidildikçe Yugoslavya döneminde yapılan çok katlı, tipsiz, gri binalara da rastlıyorsunuz.Mimari ve yaşam birkaç yüz metrede bir değişebiliyor.İstanbul'u anımsatan Pera ve Fatih gibi bir mimari üslup ve kültür farkı burada da var.Ferhadiye caddesi mesela çok enteresan bu anlamda.Başçarşı ‘dan–Osmanlı imar bölgesi- çokta uzak olmayan ve devamı niteliğinde uzanıp giden bu cadde üzerinde Avusturya-Macaristan tipi binalar başlıyor ve birkaç km boyunca uzanıyor.Sizde sanki başka bir şehre girmiş gibi bir izlenime kapılıyorsunuz. Üçüncü olarak,Sırp daha 
doğrusu Çarlık Rusya mimarisine yakın kiliselerde mevcut, yalnız bunlar sivil mimaride pek söz sahibi değiller. Genellikle şehrin önemli binalarını etkilemişler denebilir genel itibariyle.


Başçarşı(Tarihi Sebil ve Hüsrev Bey Camii)
Çok güzel bir kütüphanesi var ve bu da Osmanlı döneminin eseri. Bir Sırp kendini bilmezinin Avusturya veliahttı genç Ferdinand’ı vurduğu köprünün hemen bitişinde yer alan bu enfes Kütüphane, 90’lı yıllarda patlak veren savaşta harap edilmiş Sırplar tarafından, mutluluk verici haber ise restorasyon çabalarının(!) olması. Şehrin merkezindeki Gazi Hüsrev Bey Camiside görülmeye değer. 16.yy  Sancak Beyi Hüsrev Bey tarafından yapılmış küçük ve iyi bakılmış bir yapı. Avlusunda oturarak ve taze demlenmiş 
Ferhadiye Caddesi
çaylarla yaşlı Boşnaklarla sohbet etmekte alternatifler arasında. Burada yaşadığım bir olayı anlatmadan geçmek istemiyorum. Oraya gittiğimiz günün akşamında avluda otururken, yanımıza uzun boylu, iri kıyım sarışın ve kibar bir bey yaklaştı. Öncelikle selam verdi ve Türkçe devam etti. Dilimizi pek bilmediğinden Almanca bilip bilmediğimizi sordu. Bizde İngilizce konuşabileceğimizi söyledik. Bu kibar bey ile onun baskın Alman aksanıyla İngilizce sohbete başladık. Hayat öyküsünü önümüze açık yüreklilikle serdi. Almanya’da mühendislik okumuş, uzun yıllar orada yaşamış, savaş sonrası emekli olduktan sonra anavatanına dönmüş... İngilizce kalitesinden ve 
Caddede Gece Hayatı
seriliğinden ötürü şaşkındık ve kibar beyin günümüz Türkçesiyle birikimli, çalıntı bir sözcükle entelektüel birisi olduğunun ayrımına çok geçmeden vardık. Nasyonalizmden bahsetti ve işin enteresan tarafı bu sözcüğün Almancasını söylüyor olmasıydı. Israrla bu konu üzerinde durdu. Zekice çıkarımlarıyla ve yaklaşımlarıyla Hitler ve en niyahetinde Boşnak kıyımına değindi. Bir saati aşkın süre muhabbet etmişiz kendisiyle. Hayatımda asla bu mavi gözlü, kibar ve güleç adamı unutamayacağım. Hazır bu tarz anılara girmişken, cadde üzerinde Türk olduğumuzu anlayıp bize çok sıcak davranan esnaftan bahsetmezsem bize bu samimiyeti gösteren Boşnaklara çok ayıp olur. Çay 
Sırp Ortodoks Kilisesi
ısmarlamak isteyenler, yemek teklif edenler, “we love you” ile biten sohbetler ve daha neler.Sağolsunlar. Dünyanın başka hangi ülkesinde bu denli sıcak insanlarla karşılaşırım bilmiyorum ama yakın ilgi göz yaşartacak cinstendi.

Saraybosna havalimanı şehre bir tramvay mesafesinde. Bu hatta 1885’te kurulmuş  Avusturya döneminde ve Avrupa yarımadasında ilklerden biri. Havalimanı diyorduk, evet, fazla uzak değil merkeze liman, zaten küçük bir şehirde ne kadar uzak olabilir. Konaklamadan da bahsetmem gerekli, zira oteller pahalı ve sayıları da epey az. Önceden rezerve etmekte fayda var. Tatil kitapçığı havasına dönmekten kurtulmak için kendi 
Başçarşı
gözlemlerim ışığında devam edeyim en iyisi, ipin ucu kaçıyor çünkü.Kütüphane demiştik, köprüyü ve camii de laf arasında iliştirmiştim. Hıristiyan unsurlara gelince, Sırp Ortodoks kilisesi de görülmeye değer, bahsettiğim caddenin tam ortasında yer alan bu muazzam yapı, özellikle geceleri ışıklandırıldığında mükemmel bir görselliğe bürünüyor. Diğer bir önemli kilisede Miljacka nehrinin yukarısında ve rakım olarak daha yüksekte yer alan Saint Antony Fransız Kilisesi. Bordo  renge boyanmış ve benim bilgilerine bakmayı unuttuğum çok güzel bir Katolik Kilisesi. Sinagog da varmış şehirde İstanbul’a döndükten sonra duyduk var olduğunu. Şu kadar bir bilgi verebilirim. Zamanında epey Yahudi de yaşamış bu 
Kaleden Gece Görünüm
topraklarda ve hala da az da olsa varlar.Çoğu  savaş öncesinde terk etmiş bu Bosna'yı.  Meydandaki sebilden bahsetmeli laf arasında.16 yy’da yapılmış o da yanlış anımsamıyorsam ve ahşaptan inşa edilmiş. Bizim III. Ahmet gibi bir şey düşünmeyin, fakat gürül gürül akan tatlı Saraybosna suyunun tadının da hakkını yemeyeyim. Bir inanca göre bu sudan içen bir daha gelirmiş Saraybosna’ya. Suya bir şey falan mı atıyorlar diye düşünmüştüm ilk duyduğumda.


Yemek yemekte sıkıntı çekmedik, giderseniz siz de pek çekmezsiniz.Başçarşının hemen her tarafında Boşnak börekçileri var. Irmak kenarında olan bir tane vardı adını unuttum şimdi.(Bir daha yanımda not defteri taşıyacağım, böyle olmayacak çünkü.) Siz siz olun sakın böreğinize kaymak(yoğurt) ilave ettirmeyin ,(Bana ne oluyorsa keyfiniz bilir.) satır kıymalısını tattım ben ve ağır geldi, beğenmedim pek. Köfte de yiyebilirsiniz Başçarşıda. Bizim Tekirdağ’ı andıran bir tadı var köftenin ve gerçekten lezzetli. Yemekten sonra bakır fincanlarda ve lokumla servis edilen kahvesini öneririm. Türk kahvesine benziyor ama daha lezzetli ve daha kıvamlı bir tadı var. Başçarşıdan kütüphane tarafına doğru yürürken yolun sol tarafında kalan -küçük- kahvehaneyi kime soransız gösterir. Kahvehanenin sahibi yaşlı bir Boşnak ve kahvesinin kokusunu daha yolun başından alabilirsiniz.


      
   Prens Ferdinand'ın Vurulduğu Köprü
Şehitlikler ve Aliya İzzetbegoviç’in anıt mezarı da Başçarşı tramvay durağının hemen üstünde. Duraktan başçarşının zıt istikametine doğru yarım kilometre kadar. Onun biraz daha yukarısında ise tepeye hakim Roma yapımı kale gözünüze çarpacaktır. Gün batımını buradan izleyin. Yalnız şansa bakın ki, bizim çıktığımız gün orada nü fotoğraf çekimleri vardı. Fotoğraf açısından kötü oldu çünkü en güzel açıyı kapmışlardı ve buna sadece üzülen bendim arkadaşlar arasında. Onlar için “şansa bak” zıt bir anlam ifade ediyordu.


Ulusal Kütüphane
Yazmayı unuttuğum epey yer ve gözlemlerim vardır eminim. Hani bana sorarsanız mutlaka gitmeniz gereken bir şehir mi diye, arada kalırım. En azından şunu gönül rahatlığıyla 
söyleyebilirim. Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa’da kurduğu en güzel ve en büyük şehir olan Sarajevo görülmeyi hak ediyor. Sanırım bizden önceki nesillere saygı duruşunda niteliğinde Saraybosna’yı ziyaret etmek. Gidin ve bir fincan kahvesini için.
Lafı Geçenlerin Fotoğrafları

Eski ve Yeni 











 
St.Antony Kilisenin Görünümü


Katledilenler
    
Önerdiğim Kahvehane


Boşnak Kadınları ve Gazi Hüsrev Bey Avlusu



 
St.Antony Fransız Kilisesi




27 Temmuz 2011 Çarşamba

Heinrich Böll

Heinrich’i yıllar önce çok küçükken okumuştum, kitabın elime nerden geçtiğini hatırlamıyorum ama içerisinde kısa hikâyeler olan toplama bir yayındı. Geçenlerde kitapçıda kitapların arasında kampanyaya girmiş olan romanlarını aldım. Kendime şaşıyorum, neden bu aydını göz ardı ettim diye, son birkaç haftadır onun kitaplarıyla yatıp kalkıyorum ve içten içe yeni bir cevheri yeniden, daha uyanık halde keşfetmenin hazzını yaşıyorum.

Aldıklarım arasında ilk okuduğum “İlk Yılların Ekmeği” adlı uzun öyküsü. Savaş sonrası Köln şehrinin yeni  yeni dirilen arka planında yoksul hayatlar ve adından da anlaşılacağı üzerine ilk yılların bulunması zor ekmeği. Hikâye bir tek günde geçiyor, bir pazartesi günü. Fakat yazar geçmişe geri dönüşler yaparak size başkahraman hakkında uzunca bir biyografi okutmuş gibi hissettiyor. Böll’deki çağrışım açılımlarına hayran kaldım. Sözgelimi ufak bir kol saatinden yola çıkarak, size karakterin gizli kalmış, kör duygularını özümsettiriyor, sinema dili tabiriyle yönetmen karakterleri iyi çalışmış dedirtiyor.

Bu hikâyedeki benzetmeleri ve kendine has tasvirleri hayranlık uyandırıcı Böll'ün. Mekânı ve karakterlerin hissiyatlarını birkaç “püf” kelimeyle mükemmel oturtuyor. Mesela şurayı bir dinleyin:”…Ama bir Pazar günü kapıyı birdenbire açan Fundahl’ın yüzünü görünce, bir daha ekmek alamayacağımızı hemen anladım. Büyük karanlık gözleri sert bakıyordu:”Yalnız karne karşılığında ekmek verebilirim, Pazar akşamları karnede geçmez.” Kapıyı çarparak yüzümüze kapattı. Bugün semtteki caz kulübünün konserler verdiği bir kahvehaneye açılan aynı kapıyı… Kan kırmızı plakayı görmüştüm: Dudaklarını trompetlerin altın ağızlıklarına bastırmış sırıtkan zenciler…

O dönem Almanya için çok zor, savaş sonrası dönem ve ülke yerle bir. Büyük bir inat ve şevkle başlayan Hitler hareketi ve onun doğurduğu savaşın yerle bir olmuş halk ve şehirler üzerindeki etkisi.Ama kesinlikle rant için duygu sömürüsü söz konusu değil bu uzun hikayesinde,Heinrich Böll asla kitabına acındırmıyor ya da sömürü yapmıyor.Sitem ediyor evet, arada bu yıkımın nedeni olan insan ya da insanlara kızgınlığı, eleştirisi var ama asla sizi yıpratmıyor. Eski bir anıdan bahsediyormuş gibi yazıyor, yaşlı bir adamın çocukluğunu ayrıntılarıyla ve alaycı, yorgun gözlerle anlatması gibi işliyor kalemi. Direk yıkımı, açlığı ve başıbozukluğu değil, yara almış ve bu yaraların kanını durdurmaya çalışan insanları, bu kanları emmek isteyenleri, karakterlerin ve onların kendi içlerindeki savaşlarını anlatıyor savaş sonrası Alman toplumcusu Böll. 

Ardından Trenin Tam Saatiydi adlı yapıtını okudum. Bir erin, tren yolculuğu, geçmiş tasavvurları, aşkları ve nihayetinde “yakındaki” ölümü. Üslubu çok güzel, düşünceleri, yani karakterlerinin düşünceleri arasında geçişler yapıyor, konuşmalara sebep olan ham düşünceleri zihinlerden geçerek öyle öz bir hissedişle anlatıyor ki çok şairane, mesela şurayı bir dinleyin:”Şimşek gibi bir hızla, uyanmış olduğu saniyenin binde biri içinde bu ‘yakında’nın kaybolup gideceğini ummuştu gece gibi, sonsuz bir gevezelik, sonsuz bir sigara içiminden sonra hayaleti andıran gece gibi… Ama o burada işte, amansızcasına…

Konusu hakkında kısa, ufakta olsa bir bilgi vermem de gerekir gibime geliyor. Yo! En iyisi birkaç kelime yazayım şuraya da zaten siz anlarsınız.Bu seçtiğim kelimeleri roman boyunca bir nöbetteymiş sayıklıyor baş kahraman Andreas. Tren, asker, soğuk, korku, sakalı uzamış er, tacize uğramış Sarı er, geçmiş, unutulmuş bir silah, içki, sucuklu, tereyağlı sandviç, astsubay, son durak, subay evi, son akşam yemeği, genelev, Schubert ve piyano, Polonyalı fahişe, bir gece, fahişe ve aşk, yitip giden son güneş, vakit, sabah ve bıçak gibi Stryi…

Şu fotoğrafı kimin çektiğini bilmiyorum ama mükemmel
Şimdi Âdemoğlu Neredeydin’i okuyorum. Bitmeden anlatmak olmaz, daha sonra onun üzerine ayrı bir yazı daha yazmak istiyorum. Her eseri okunmayı hak ediyor yazarın, daha yolun başında olmam mutluluk verici. Heinrich Böll’e gelince Köln şehrinde büyüyor ve kitapçılık eğitimi alıyor, çok geçmeden Alman ordusuna giriyor ve 1939’dan 1945’e kadar İngiliz ve Amerikan esiri olarak tutsak kalıyor. Serbest kalıyor 1947’de ilk kısa öyküsü Haberci ve Âdemoğlu Neredeydin’i kaleme alıyor. Üniversiteye devam ediyor ve bir yandan da abisinin marangozhanesinde çalışıyor. Eserlerinde savaş ve militarizmin karşısında yer alan bir tavır takınan Böll, insan hakları ve özgürlük konularında sesini yükseltmekten çekinmemiş bir aydın. Fakat ne yazık ki dünya 16 Temmuz 1985’te bu değerli kalemi kaybediyor. Unutmadan Böll 1972 Nobeli de alıyor ve uzun yıllar (Almanya ve Uluslararası) PEN’in başkanlığını da yürütüyor.

Kendi eliyle yazdığı kısa bir otobiyografisine linkten ulaşabilirsiniz.
Onun vizyonuyla şekilleniş derneğinin adresi de:
Bu arada D&R mağazalarında kitapları indirimde(Reklam yapmıyorum, yok öyle bir şey.)

Niccolo Machiavelli

Lisede bir komposizyon yarışması için bir yazı istenmişti benden. Bende YGS sınavında yaptıkları gibi, anlaşılması zor, uzun ve okunması epey güç olan cümlelerle dolu bir yazıyı edebiyat hocama vermiştim. Birkaç gün sonra ders bitti ve hocam beni yanına çağırdı. Öğretici bir kızgınlıkla edebiyatın anlam olduğunu ve meselenin anlaşılması zor cümleler kurmak değil, anlatılmak istenilenin en kısa ve en öz olarak verilmesi olduğunu söyledi. O gündür bu gündür ne zaman içimden bir şeyler yazmak gelse kulağıma küpe ettim, hocamın bu öğüdünü.

Niccolo Machiavelli 1469-1527
Acaba Niccolo Machiavelli’nin de başından buna benzer bir olay geçmiş midir bilinmez ama o gün hocamın bana verdiği nasihatı en etkin uygulayan aydınlardan biri İtalyan yazar. Siyaset ve felsefe üzerine ne zaman bir kitabı okumak için heveslensem, okuyabilmek için epey çaba harcıyorum. Bazen sanki bilerek böyle karmaşıklaştırıyorlar gibime geliyor. Çünkü bir çıkarımda bulunan kimse bunu aktarabilmek için kolaylaştırma yolunu seçmelidir diye düşünüyorum. Yanılıyor muyum?Machiavelli'nin beni doğruladığını duyar gibiyim.

İşte bu nedenle ne kadar geç okudum diye kafayı yediğim bir eser Prens. Avrupa’da modern siyaset biliminin kurucusu sayılan Machiavelli’nin bir hükümdar nasıl olmalıdır sorusunu irdelediği harikulade bir yapıt. Makyavelciliğin kutsal kitabı da denebilir.

Prens devlet yönetme sanatının Batı’da yapılan ilk incelemelerinden biri.(Doğuda Nizamülmülk'ün siyasetnamesinden yüzyıllar sonra) Yazar  karşısındakine -sanki geleceğin prensi olmak isteyen birine- önerilerini sunuyor.(Zaten bu amaçla yazılmış.) Machiavelli babacan ve kibirden arınmış bir tavırla ve çok duru bir dille bunu gerçekleştiriyor 16 yüzyıla adımını atarken insanlık.Eserin neden yazıldığını inanın onun kadar net açıklayamayacağım.Niccolo Prens’i yazma amacını şöyle açıklamış: … Bu konu hakkındaki görüşleri elimden geldiğince derinlemesine irdeliyor, prensliklerin doğası nedir, ne tür prenslikler vardır, nasıl ele geçirilirler, nasıl elde tutulurlar, nasıl yitirilirler onu işliyorum…


Prens bir siyasetçi profili çiziyor demiştim. Kendi kuracağım cümlelerin onun kadar özetleyici olamayacağı kanısındayım. Sözün sahibinden alıntılarla devam etmek istiyorum. Kitabın 15 bölümden: (İnsanların, Özellikle Prenslerin Övülmelerine ya da Yerilmelerine Neden Olan Şeyler Üzerine) 

…o yüzden, prensin devletini yitirmesine yol açacak kusurların kötü ününden kaçınmayı bilecek kadar öngörülü olması gerekir ve mümkünse,  devletini yitirmeyecek olanlardan da kaçınmalıdır, ama kaçınamıyorsa, fazla dert etmeden bunlara kendini verebilir. Şu da var ki onlar olmaksızın devletini korumakta güçlük çekeceği kusurların adını lekelemesine aldırış etmesin, çünkü her şeyi iyice gözden geçirirse, erdem gibi görünen bir şeyin, peşinden gidildiğinde, yıkımına yol açacağını, kusur gibi görünen başka bir şeyin ise, peşinden gidildiğinde, güvenliği ve esenliğiyle sonuçlanacağını görecektir.

Gayet açık ve net tahlilleriyle devam etmek istiyorum. Prens; Acımasızlık ile merhamet üzerine ve sevilmek korkulmaktan daha mı iyidir, yoksa tersi mi? adlı bölümden: ...Ve insanlar kendini sevdiren birisini mağdur etmeyi, korku uyandıran birisine oranla daha az önemserler; çünkü sevgiyi hatır bağı ayakta tutar; insanlar kötü oldukları için, kişisel çıkarlarının söz konusu olduğu her fırsatta, bu bağ kopar; oysa korku, insanı hiç terk etmeyen bir ceza korkusuna dayanır.

Bölüm 22, Prenslerin Özel Danışmanları Üzerine adlı bölümden: …bir senyörün zekasını değerlendirmenin en iyi yolu, yanındaki adamlara bakmaktır; bu kişiler becerikli  ve sadık iseler, bu senyörün adamlarının becerilerini görebildiği ve onları sadık tutabildiği için, bilge olduğu kabul edilebilir.

Not aldığım daha epey  yer var neredeyse kitabın tamamı desem yalan olmaz.140 sayfadan oluşan bir eserin bu kadar geniş kapsamlı olması şaşırtıcı.

Prens, Katolik klisenin yasaklı kitapları arasında yer almayı yayımlandıktan sonra  hemen başarmış(!) .Siyasette her yolun açık ve doğru olabileceği(o dönemde klisenin sırlarını verdiği için kızmış olabilirler.)  gibi bir izlenim uyandıran eserdeki ana zemin uyrukların mutluluğu ve refahı. Halkın desteğini almak ve ona sahip çıkmak.Mesela yüksek bir aristokratın veya uyrukların   devlet için ve sebep gösterilerek öldürülmesi doğru bir davranış olarak nitelendiriliyor siyasetnamede.Refah ve beka vurgusu hep var. Zaten  Machiavelli uyruklar Prensten memnun olmadığında o yöneticinin hüküm sürmesinin imkansız olduğuna çoğu yerde vurgu yapıyor.Diğer bir üzerinde düşünülmesi gereken nokta ise erdem kavramına değindiği birkaç kısa bölüm. Anladığım kadarıyla bir yöneticinin erdemi ülkesinin bekası ve mutluluğu kadardır ve yazar erdem olarak görülmeyen bir eylemin  prens için iyi sonuçlar doğuracağını işaret ediyorsa yapılması gerektiği yönünde ısrarlı.Kitapta Türkler üzerine de epey tahlil var (sayfa 55-78) ve Niccolo o dönemde Osmanlı yönetimini Fransızlara nazaran daha çok beğeniyor ve Türklerin bazı uygulamalarını Roma ve İskender ile karşılaştırıyor.Fatih Sultan Mehmet'in "kardeş katli" makyavelist anlayışına yakın bir çizgi mesela.Osmanlı'nın yükselme döneminde Niccolo ile bazı ortak anlayışları takip ettiğinden hiç şüphem yok diyebilirim.

Çok tartışılan ve hala da irdelenen bir eser Prens. Anti-Makyavelist kişilerin saldırılarına maruz kaldı , bazıları onun bir dönemsel hiciv olduğunu söyledi, kimileri ayakta alkışlayarak “ devletin ve siyasetin gerçek doğası üzerine bir baş yapıt” olduğunu haykırdı. Klisede “şeytanın kitabı” damgasını vurdu. Ne olursa olsun, modern siyaset biliminin temellerini atan Niccolo Machiavelli özgün, bağımsız ve cesaret içeren söylemiyle, ince ve keskin gözlemleriyle ve öğütleriyle her zaman –dünya var oldukça- adından söz ettirecek.

“İnsanın tuzakları farketmek için tilki,kutrları korkutup kaçırması içinde aslant olması gerekir.”

Bu arada kitabın Can Yayınlarından çıkmış olan baskısını alın, çevirisi ve aydınlatıcı önsözü için bile değer buna. 


1 Temmuz 2011 Cuma

Yavuz Hilmi Bey

Hava seher vakti hafifçe çisediğinden ıslanan perdeler biraz daha ağırlaşmış, yorgunluğunda verdiği rehavetle sessizleşmişti. Yatağının hemen yanında eski, ev yapımı olduğu belli olan fakat eşinin özellikle beğendiği komidinin üzerinde yıllardır yeri hiç değişmeden duran çalar saatin çalmasına birkaç dakika daha vardı. Yavuz Hilmi gözlerini açtığında uykuluyla uyanıklık arasında bir süre durakladı. Çalan saati doğrulmadan küçük bir hamleyle susturdu. Uyumuş fakat uykuya doymamış bedenini elinden küçük bir destek alarak doğrultu. Rüzgârla dışarıya mendil misali savrulan perdeyi içeri soktu.

Dolapta pek bir şeycik yoktu. Kurumuş yağlı bir koyun peyniri, birkaç zeytin ve içerisinde hapsolmuş ekmek kırıntılarıyla bir vişne receli. Yuvarlak ve bir buldog köpeği gibi yanaklarda kilodan kat kat olan yüzünü asarak ve kalın dudaklarını yukarı doğru bükerek kahvaltılıkları dışarı çıkardı. Ne kadar tatsız tuzsuzdu şimdi kahvaltı etmek. Oysaki gençliğinin pazar kahvaltıları ne kadar güzeldi. Henüz çocukken mutfakta pişen sucuğun kokusunu yattığı yerden alır ve gelecek güzel bir yemeğin sevinciyle yatakta hayaller kurardı. Sonra kahvaltıda babasının gazetenin sayfalarını sinirli bir edayla küfrederek çevirişini hatırladı. Babası ketum bir adamdı, ama çocuklarına, bilhassa Hilmi’ye özel bir ilgi gösterirdi. Onun kıvrak zekâsının annesine değil de kendine çektiğini sofrada ara sıra hanımına takılarak yenilerdi.

Şimdi hepsi uzaktı fakat anıları hala dipdiriydi. Reçelinden çay kaşığıyla ve damlamaması için ekmeğini altına tutarak bir lokma daha aldı. Yavaş hareketlerle bardağın dibinde az miktarda kalan çayının keyfini çıkarmak maksadıyla televizyonun karşına geçti. Kumandayı ufak bir aramanın neticesinde buldu ve kanallarda şöyle bir gezindi. Hiçbir şey yoktu, onca kanal var, nasıl bir şey olamaz kızgınlığıyla milli kanallardan intikam almak istercesine yabancı belgesel kanalını açtı. Onlar da olmasa ne yapardı. Balık tutan ecnebi bir adamın programını izlemeye koyuldu. Ardından da kuş avında avcıları. Avcı olan kel adamın elindeki çifteli babasınınkine ne kadar da çok benziyordu. Bu Hilmi’ye çok küçükken Edirne’de sazlıklarındaki kuş avlarını anımsattı. O zamanlar epey de para vermişlerdi o silaha ey gidi ey. Babasını avlanırken anımsamaya çalıştı. Hatıraları epey silikti ama babası iyi bir atıcı değildi. Çifteliyle her atışından bir ikisi ıska olurdu genelde fakat o bunları hiç önemsemez, tatlı küfürler savurarak silahını tekrar doldururdu. Bu esnada onun ince bıyıklarının altında oluşan tebessümü hiç unutmamıştı. Babası  bu sıcak tebessümü yüzüne yayarken, bazen bir gözüne de sevecen bir içtenlikle kırpardı ona doğru bakarak.  Birkaç kez kendisi de avlanmaya yeltenmiş fakat silah çok teptiği için kuşları vurmak verine sazlıkları vurmuştu. Babasının attığı kahkahalarda cabası.

Belgeselin bitmesinden ve ardından zırva bir programın başlamasından sonra çayını tazelemek için ayağına kalktığında televizyonun yanındaki kutunun içinde duran su faturasını anımsadı. Kendisi çalışırken bunların hepsini Neriman öderdi ne de olsa. Ama şimdi bunların tüm yükü kendi sırtındaydı. Mutfağa meyletmişken kitaplıkta duran ahşap bir çerçevenin içinde evlendikten hemen sonra çektirdikleri siyah beyaz fotoğrafa gözü ilişti. Onun çekildiği gün Neriman çok heyecanlıydı. Üzerinde ona çok yakışan şimdi rengini pek hatırlayamadığı güzel bir elbise vardı. Fotoğrafçının komutlarını uygulamak için döktükleri terleri anımsadı, fırsattan istifade o da biricik müstakbel hanımının yanaklarından muzipçe faydalanmıştı. Bu kare yaşamının çok önemli bir kesitin başlangıç karesi gibiydi ve Yavuz Hilmi için çok önemliydi. Bir an saniyenin bilmem kaçında çekilen bir fotoğraf karesi kalbindeki en önemli boşluğu dolduruyordu şimdilerle. Garipti bu. Fotoğrafı çektirdiği için ayrı, sızılı bir kıvanç duydu yaşlı yüreğinde. Birkaç saniye ayakta durakladı, anıların verdiği ağırlıkla kendini mutfağa atmaya gayret etti. Çaya iştahı kalmamıştı, sofrayı toparlamaya koyuldu. Acele ediyordu. Tahmin ettiği kadarıyla bugün faturanın son ödeme tarihi olması lazımdı. İnternetten ödenebileceğini söylemişlerdi ona ama önce bir bilgisayarı açmayı öğrenseydi o da olurdu.

Güzel giyinmeye şimdi bile özen gösterirdi. Uzun gri kışlık bir paltosu vardı, ayağında da siyah güzel bir deri ayakkabı. Ara sıra şapkada takardı ama bugün aceleden evde unutmuştu. Memurluktan kalan bir alışkanlıkla hala kravat takıyordu. Gömleği ütüleyebildiği kadarıyla düzgün ve temizdi. Neriman emekli olmadan önce öyle güzel bir ütü yapardı ki, dairedeki tüm hanımlar ve beyler hayran bakışlarla işi gelip masasına oturana kadar onu süzerlerdi. Şimdi elinden bu kadar geliyordu ama hiçte fena değildi yapabildiği. İskenderpaşa’dan Fevzi paşa’ya doğru yöneldi. Neriman’ın da çok sevdiği poğaçalar satan pastanenin önünden geçerken içerden gelen sıcaklığı yüzünde hissetti. Soğuk kış günlerinde evlenmeden önce onu burada, içerisinin sıcaklığıyla buluşmanın verdiği heyecanı bastırmaya çalışarak rehavetle beklerdi. Buharlanan pencerede eliyle boşluklar açarak yolunu gözlerdi. Sonra o gözükür ve soğuktan pembeleşmiş yanaklarını omuzlarına nazlı nazlı değdirerek ona el sallardı. Bir anlık bir his nelere kadirdi. Bu sıcaklığı o günkü tazeliğiyle yeniden anımsadı, iliklerinde hissetti. Geleceğin onlara sunduklarını hatırlayınca, ezilen yüreğini yumuşatmak için oradan istemsizce kaçarak uzaklaştı.

Yokuş çıktığından epeyce yorulmuştu. Gençliğinde Neriman onu bu yokuşta hep zorlardı zaten. Elinden tutarak onu koşmaya zorlar o ise yürümekle koşmak arasında bocalayarak ona tatlı tatlı sitem ederdi. O zaman Neriman tatlı sert bir edayla kızmış gibi yapar, onun yüreğinin yağlarını eritir, ne çare Neriman’ın gözlerine dalarak o da sevgilisine uyardı. Geçmişle şimdiki zaman arasında sürekli bocalayan zihninin zamanı daha hızlı sürükleme gücüyle faturayı ödeyeceği merkezin bulunduğu Fevzipaşa’ya çıktı. Hava kapalıydı ve cadde ışıl ışıldı. Buradan çok alışveriş yapmıştı öteden beri, ilk bisikletini, ilkokul çantasını, ilk sünnetliğini, ilk defterini, ilk romanını, ilk şekerlemesini, ilk tahta oyuncak arabasını, ilk mektup zarfını, ilk her şeyini bu birkaç kilometrelik genişçe caddeden almıştı. Eskiden olsa buralarda ne var ne yok ezbere bilirdi. Fakat son yıllarda çok şey değişmişti. Mağazalar o zaman da vardı ama şimdi her yerdeydiler cadde boyunca. Vitrinleri bile çok değişmişti, şimdi hepsi çok moderndi. Ahşaptan yapılan dükkân vitrinleri ve kapıları sıralarını, şatafatlı ve metallerine bırakmıştı. Hüsnü Kundura kapanmış yerini, iki katlı pahalı bir mağaza almış, yıllardır ayrı bir zevk alarak gittiği kitapçısı da son dönemde artan ecnebi istilasından nasiplenmişti. Hilmi derinden bir iç geçirdi kalın dudaklarını titreterek. Kendisi gibi semti de değişiyor, tanınmaz oluyordu, o ise değişimin gerisinde kalıyor, vakti kaçan bir trenin verdiği huzursuzluğa benzer hisle semtinin ve kendisinin geçmişini yâd ediyordu. Nedense bu gün anıları onu epeyce kenara kıstırıyordu. Sanki bir şeyler ona tüm yaşamının mekânsal olarak sorgusunu yapıtırıyordu. Çocukluğunun, gençliğinin ve şimdi de son baharının geçtiği Fatih,  onun üzerine elinde olmadan geliyor, ufak detaylarıyla zihnini meşgul ediyordu. Yanından gürültüyle geçen bir motosikletin oluşturduğu şok etkisiyle birbirinin önüne geçmek isteyen düşüncelerden irkilerek uyandı.

Faturayı ödeme sırasında beklerken içerisinin sıcağından bunalarak potlusunu çıkartıp eline aldı. Önünde epey sıra vardı, bilgisayar klavyelerinin tıkırtı sesleri ve mekândaki kalabalıktan yayılan boğuk ses dayanılır gibi değildi. Dışarıda hava kapalı olduğundan içerde açılan florasanlar meymenetsiz ışık huzmelerini ortama yaymanın gayretiyle birbirleriye yarışıyordu. Hilmi Bey hiç sevmezdi oldu olası bunları, hastane ışığına benzetirdi. Seneler önce elektriklerin kesildiği akşamlarda yaktıkları lüks ışıklarıyla aydınlanan evinin sıcaklığını anımsadı. Yüzlerine vuran turuncumtrak ışıkta parıldayan gözlerle ailecek pişpirik oynarlardı. Oğlu ile Neriman’a karşı babası ile biricik kızı. Skor üzerine yaptıkları tartışmalar neticesinde kesin birisi oyunu terk eder ya da cayardı, yenilen tarafın bunu yapması pek tabi daha muhtemeldi. Değişen sıra numarasının sesini fark etti ve kendi numarasının kırmızı ledlerde yandığı görünce, bir lütufta bulunuyormuş gibi işini yapan, çelimsiz kıza parayı ve faturasını uzattı. Kız başını hiç kaldırmadan işlemleri yapmaya koyuldu. O da bir an önce işin bitmesini umut ederek beklemeye başladı. Çelimsiz kız lütfünü yaptıktan sonra hiçbir şey söylemeden evrakları ona uzattı ve bir sonraki kişinin yardımına koştu.

Dışarıda hava daha da soğumuştu, hava kapalı olduğundan güneş erken veda etmişti bugün. Yağmurda çiselemeye başlamıştı aksi gibi. Tecrübelerinden sağanağın yakın olduğunu anladı. Genç olsa koşa koşa giderdi eve, şimdi 10 metre koşsa hemen tıkanır olmuştu. Parlak ışıklarla süslenmiş bir mağaza vitrinin kuytu kısmında şemsiye satan bir çocuğu fark etti, yanına ellerindekileri paltosunun ceplerine koymaya çalışarak yaklaştı ve sağ elini cebinden çıkararak ve hoşuna giden birini işaret ederken,

-Delikanlı ne kadar şu şemsiyeler? Diye sordu öncesinde gırtlağını temizleyerek.

-10 TL amca, buyur. Dedi çocuk şemsiyelerin güzel onları göstermeye çalışırken.

-Adam mı kazıklıyorsunuz siz, bir nylon parçasına bu kadar verilir mi hiç! Dedi kızgınlığını biraz daha abartılı göstermeye çalışarak Hilmi Bey. Çocuk cevap vermedi ama blöfü yemediği de belliydi. Çocuk sadece sinsice bir gülüş attı Yavuz Hilmi Bey’e doğru. Bunun üzerine sinirlenen Hilmi Bey, homurdanarak oradan uzaklaştı.

Yağmur sağanağa çevirmek üzereydi. Rüzgârda onunla iş birliği yaparak caddeyi etkisi altına alıyordu. İnsanlar adımlarını hızlandırmış koşuyor ya da bir tente arama telaşına düşmüşlerdi. Hilmi Bey adımlarını biraz daha hızlandırdı. Gökyüzünde çakan şimşekler caddeyi anlık çakan spot ışıklar gibi aydınlatıyordu. Hilmi küçük bir çocukken çok korkardı böyle havalardan, uykusundan böyle uyanmak en kötü kâbustan da daha kötüydü. Büyüyünce evlenince de pek bir şey değişmemişti. Neriman onu uyandığında sakinleştirir o ise fırtına hafifliğine kadar bir türlü uyuyamazdı. Şimdi de kokuyordu, bunun sebebini kendiside bilmiyordu ama yakasını bir türlü bırakmayan bir korkuydu bu. Bazı korkuların nedensiz olduğu söylenirdi, fakat bu da sebepsiz miydi bunun cevabını kendisi de veremiyordu Hilmi Bey.

Şimdi cafe olan eski kitapçısının olduğu sokaktan aşağı indi İskenderpaşa’ya doğru. Küçükken Karagümrük’te maç yapmaya gittikleri günde böyle koşar adımlarla eve dönmüştü. Eve sırılsıklam gidince de annesinden paparayı yemişti tabi. Bir hafta boyunca da dışarı çıkamamış birkaç maçı daha kaçırmıştı annesinin sayesinde. Haftasonu geldiğinde bin bir dil dökerek ikna etmişti babasını, annesi ise babasına olayı anlattığında “Yağmurlu havada maç mı olur oğlum” diye başlayan bir nasihatler bildirgesini dinlemek zorunda kalmıştı. Olay unutulduğunda Karagümrükte maçlara devam etmişlerdi tabi.

Yerde biriken sulara basmamaya özen göstererek tentelerin bol olduğu sokağa doğru yeltendi Hilmi Bey. Yokuşun sol tarafında birikerek akan sellerin üzerinden sıçradı ve adamını yola attı. Acı bir fren sesini çok geç duyumsadı o anda. Sanki tüm zaman bu ana kenetlenmiş gibiydi. Taksi durmaya çalışırken yerlerin kayganlaşmış olması bunu daha da güçleştiriyordu. Hilmi Bey tepki veremedi, sadece anlık bir refleksle yüzünü kapayabildi. Sol bacağına sert bir şeyin çarptığını hissetti önce, kafasını sileceklerle temizlenmeye çalışılan cama vurduğunu duyumsadı sonra, baygınlık hali ardından çok sürmeden onu takip etti. Taksinin kaportasından aşağı süzülerek sırt üstü yere düştü. Kafasından süzülen kan bloğu yağmur sularıyla beraber yokuştan aşağı doğru akıyordu. Tombul, tıknaz vücudunun etrafına insanlar toplanmaya başlamış, taksi şoförü ise hiç hareket etmeden parçalanan ve Hilmi Bey’in kanına bulanan cama bakarak olayın şokuyla direksiyonun başında oturuyordu. Her şey çok sessizdi ilk etapta, sadece yağmurun ve arada bir şimşeği takip ederek gelen gök gürültüsünden başka bir seda yoktu. Sonra esnafın ve pencerelerine çıkan insanların bağrışmaları duyuldu. Bir panik ortamı sardı yokuşu. Yavuz Hilmi Beyin kanları yokuştan aşağı koşar adımlarla süzülüyordu, paltosunu ve üstünü bulayarak.

Yavuz Hilmi Bey bu sefer yokuşu daha önce hiç çıkamadığı gibi koşar adımlarla çıktı, yokuşun bitiminde trafik kazasında kaybettiği çocukları ve karısı onu orada bekliyordu. Kalın dudaklarıyla tebessüm ederek onlarla kucaklaştı.

29 Haziran 2011 Çarşamba

Kitapların Öğretemedikleri (İnsan Portreleri)


Sohbet etmeyi seven bir insanım. Otobüste durakta beklerken dahi, tanıdığım insanlar oldu ve ben o insanlardan epeyce şey öğrendim. Bu edindiğim izlenimlerin hiçbirini bana en usta yazar bile veremezdi. Demem o ki, insanı anlamak için romanlar, incelemeler, makaleler yetersiz kalıyor. Kitap okumak bazen o nüansları veremiyor, sığ koylarda yüzdürüyor sizi.

Geçen gün İnönü stadyumunun arkasında otobüs beklerken bir baba ve oğlunun kendi aralarında şakalaşarak konuşmalarını bir süre çaktırmadan kulak misafiri oldum. Neşeleri o yorgun günümü bana tamimiyle unutturdu. Otobüs de geç kalmıştı ve bende bu noktadan girizgâh yaparak sohbeti açtım. Sabah balığa gitmişler, hiçbir şey tutamadan dönmüşler, bu mevsimde balıkta bir azalma olurmuş denizde, şu tünelin yapımında zor mühendislik sorunlarıyla karşılaşılmış, iyi olmuş tünelin yapıldığı, şu otobüs seferlerini artırmak lazımmış, oğlu 2.sınıfa başlayacakmış, önümüzdeki günlerde hava yağışlıymış, bu saatte motorların şu hızı gereksiz ve tehlikeliymiş… Konuştukta konuştuk tam bir saat ve ben hayatımın bir kesitinde görece önemsiz bir günde bir baba ve oğlunun yaşamına kısada olsa müdahil oldum.   En başarılı romanların dahi veremeyeceği gözlemlerde, çıkarımlarda bulundum. İnsan tanıdım. Portreler defterime bir yüzü daha kaydettim böylelikle.

Demem o ki, bazen kafamızı çıkartıp dışarı bakmalıyız. Bizden başka insanların çizdiği insan portrelerinin yanı sıra bizde kendi portrelerimizi çizmenin peşine düşmeliyiz. Anlatılanlardan öteye ufakta olsa bir anahtar edinmeliyiz. Sonuçta her şey yaşamda gizli ve sadece birilerinin bizim için çıkarmasını beklememeliyiz.

19 Haziran 2011 Pazar

Machinarium (Bir Sıkıysa Oyna Oyunu)

Son birkaç yıl içinde tekdüze, görsel şovlarıyla zihinlerimize kazanmış epeyce oyun oynadım. Açıkçasını söylemek gerekirse, bu tarz oyunlar ne kadar mükemmel olursa olsun, oynadıkça tekdüzeleşmekten kurtulamıyor, zamanla oyuncuyu etkinsizleştiriyor, otomatikleştiriyor. İleriyi tahmin ettiğiniz ölçüde sizin gelişiminize hiçbir katkısı olmuyor, deyim yerindeyse makineleştiriyor beşeri.

Geçenlerde internette şöyle bir gezintiye çıkmıştım. Nasıl oldu hatırlamıyorum ama karşıma Machinarium adında bir oyun çıktı. Puzzle-Adventure tarzı bir oyundu ve görselleriyle dahi ilgimi cezbetti. Gittim, aldım oyunu. Tamam tamam, yalan söylemeyeceğim, indirdim internetten. Toplam bazda 600MB’ı buldu bulmadı.

Oyunun amacı etraftaki nesneleri kullanarak, yani onlarla etkileşime geçerek ilerlemek. Size gerekli nesnelerin diğerlerinden hiçbir farkı yok. Aynı parlaklığa sahip hepsi ve ayrı bir özellik göstermiyorlar. İşte bu da oyunu epey bir zorlaştırıyor, işin içine nesneleri kombine edebilme de girince zihinlerdeki dişlileri gıcırdatıyor.

Konuyu anlatmaya gerek yok, klasik kız kurtarma. Fakat atmosfer mükemmel. Wall-E animasyon filmine yakın fakat daha soğuk. Robotların dünyası, çöl gibi bir ortamda çürümüş, yağlı ve eski metallerden inşa edilen kuleye benzeyen yaşlı bir şehir. Çizimler çok detaylı ve üsluplu, usta ellerden çıktıkları belli olan bir ortam sunuyor oyuncuya. Mekân kadar diğer ilgi çekici nokta ise yönettiğimiz kısa boylu, sevimli bir demir yığını olan robot. Sempati duymanız için çaba harcatmayacak nitelikte bir makine. Çoğu kere -klavyeyi bırakıp- göbeğimi sıvazlayarak kahkahalar attırdı bu yaratık bana. Genç kızların “Ayy! Çok şeker” diyeceği cinsten yani anlayacağınız. Genç kızlar her şeyi mükemmel özetliyor şu betimleme çabam için. Sağ olsunlar.

Oyunu fazlaca anlatmak istemiyorum. Ama zor, öyle sıkıldım deyip çekip giden beyler ve bayan arkadaşlar için değil. Nesnelerin kullanılma zamanlamaları var. Mesela damdaki kediye elektrik çarpmasını istiyorsanız, öncelikle zor bir bulmacayı çözerek elektriği veriyorsunuz tepedeki tellere, sonra bir sürü işlemden sonra elektrik tellerinin kopmasını sağlamanız gerekiyor. Neyse anlatması bile zor. Bu kadar zorluk için yapımcı şirket Amanita Games oyuncusunu düşünmüş ve “bu insanlar bulamayıp ilerleyemezse” diyerek basit bir flash oyun karşılığında çözümü size sunmuşlar. Bu basit oyunu geçtikten sonra resimler eşliğinde ilerleme haritası verilmiş. Siz siz olun her takıldığınızda, kopya çeken bilmiş öğrenci gibi bakmayın çözüme. (Çoğu kişi çözümü gördükten sonra zaten hep “önceden düşünmüş” olur. Siz önceden düşünmüşlerden olmayın fazlaca.) Sistemi zorlayın. Ben itiraf ediyorum yalnızca iki kez baktım. Ama biz 3 kişi oynadık bu oyunu onu da belirtmek isterim.

Eğer aklınızdan zorunuz varsa, oynayın. Sağlıklı insanda takıntılar oluşturabilir bu arada uyarıyım. Bir suyu keseceğim diye kardeşimle beraber 2 saat kadar uğraştık. Sonuna doğru çıldırıyordum az daha.Çıldırmadım hatta şu 3-4 gündür kendimi daha zeki hissediyorum. Egoları tatmin için çok ideal Machinarium. Oyun içi müziklerde atmosferi ve kurguyu destekleyecek nitelikte. Hepsi birbirinden güzel bestelenmiş bu oyun için. Çekler müzikten anlıyor dedirtiyor. Müziklerini ayrıca satında alabiliyorsunuz sitesinden çok cüzi bir rakama. Ya da Youtube tercihiniz her zaman var tabi.

 Bizim siyasilerimize de bu oyunu şiddetle öneriyorum. Seçim sonrası özellikle Kemal  ve Devlet Beylere (Püskevit yerken güzel gidiyor.) tavsiyemdir. Hem seçimin açısını unutur hem de vaatlerindeki zekâsal tutarlılığı gözden geçirme şansına sahip olurlar. Başbakan’a ve diğer siyasi beylere de bu mesajı buradan veriyorum.(Kim takarsa artık.) Oyların yarısını aldılar tabi.

Oyun bir sürü önemli ödülde almış.2009’da muhteşem görsellikte dahil olmak üzere, yanlış hatırlamıyorsam 5-6 tane. Epey önemli bir başarı bu. İkinci oyunun yollarını gözlüyorum. Eğer siz de Machinarium  “oynama isteğine” sahipseniz, linklerini mesaj olarak atabilirim. İyi oyunlar, kolay gelsin.

http://machinarium.net/demo/(Demosunu indirmeden oynayabilirsiniz.)

6 Haziran 2011 Pazartesi

Bir Tatlı Hayat Almaya Geldim

Geçen akşam televizyonda Yahşi Cazibe vardı. Sözde komedi dizisini izlemeye katlanmaya çalıştım ama olmadı. Kendimi odamda bilgisayar başında buldum. O akşam da canım bir komedi çekiyor ki anlatamam.Youtube’a girdim. Birkaç beni tatmin edemeyen, izleyeni gülmeye zorlamayacak kadar başarısız komedi film fragmanlarına takıldım biraz. Baktım olmuyor. Fragmanlardan sıkılmış zihnim başka düşünce alemlerine yelken açmışken aklıma beni “küçükken” kahkahalara boğan o dizi geldi. İnanır mısınız, iki saati aşkın bir süre boyunca Tatlı Hayat’ın eski bölümlerini izlemişim. İrfan’ı ve İhsan Yıldırım’ı gülerek hatırlamak, biraz da nostalji yapmak bana epey yaradı o akşam, çok tatlı geldi.

Tatlı Hayat uyarlama bir dizi. Yanlış anımsamıyorsam Amerika kökenli. Fakat Dadı dizisi gibi sırıtmıyor, karakterler ve olay örgüsü “Türk Zengin –sonradan görme- Şehirli” yaşamına çok uygun. Karakterler demişken Neco’nun canlandırdığı Yorga ve Çolpan İlhan’ın canlandırdığı Feraye, Amerikan aslında biri siyah diğeri beyaz karı-koca olarak yansıtılmış televizyona.

Bizim uyarlayanlarda bu etnik ayrımı vermek için Yunan-Türk zıtlaşmasına değinmişler. Dizinin özellikle bu açıdan birleştirici ve ırkçı olmayan kucaklayıcı yan amacı alkışlanmayı hak ediyor.

Benim İhsan Yıldırım ile diziyi sürükleyen Haluk Bilginer kadar izlemekten keyif aldığım İrfandır. Yani Celal Kadri Kınoğlu. İrfan şu ana kadar Türk komedi dizileri içinde çizilmiş en unutulmayacak karakterlerin başında geliyor. Eğer bir tesadüf, ihtimal dışı bir olay olarak bilmeyeniniz varsa, bu karakteri “aptal zeki” olarak tanımlamak doğru olur. Saatlerce kitap okuyan, yurtdışında eğitim almış, kendisine kitap hediye eden Yorgo’nun (okumamış olmasını umut ederek) ”Bu kitabı daha önce okudun mu?” sorusuna “Hayır, yalnızca dört kez” cevabını verecek kadar entelektüel bir kimlik olan İrfan’ın bazen İhsan yıldırım’ın oyunlarına gelerek giriş kapısını kendi yüzüne çarpması gibi en aptal ve saf hareketlerde dahi bulunması arasındaki zıtlıktan doğan komedi mükemmeldir. Az önceki cümlemi noktalamanın verdiği kıvançla Celal Kadri’nin oyunculuğu da dizideki belki de en iyi performanstı demek istiyorum. Haluk Bilginer gibi bir dev ile oynamak zor bir şey olsa gerek, tabi Celal Kadri’nin tiyatro geçmişi bunda, bu başarısında en büyük etken. Şimdilerde kendisini televizyonlarda göremiyoruz. Umarım en yakın zamanda iyi yapımlarla geri döner.

Öznel bir yorumla dizideki en başarısız ismin Sevinç karakteriyle Türkan Şoray olması ilgi çekici. Türkan Şoray komedi de pek başarılı değil ve onun buğulu ve güzel gözleri için de hiç ama hiç uygun değil sit-comlar. Bazı oyuncular bir tür için yaratılmıştır ne yapalım yani. Bu arada hakkını da fazla yememek lazım Sultan’ın, yine de Haluk Bilginer ve Asuman Dabak gibi fevkalade komedi ikilisine iyi uyum sağladı. Az kalsın en unutulmayacaklardan birini unutuyordum. Menekşe gibi zekice esprilerin kaynağını nasıl oldu bu kadar geç anımsadım. İhsan Yıldırım karakterinin bu kadar başarılı olarak oluşmasının en temel kaynaklarından biridir Asuman Dabak’ın canlandırdığı Menekşe. Bu simbiyotik durum her iki karakter içinde geçerli. Menekşe-İhsan Yıldırım çekişmesi Tatlı Hayat’ın komedi omurgalarından birini ve en önemlisini teşkil ediyordu. Asuman Dabak’ı da bildiğim kadarıyla Nuri dizisinde rol alıyor şu anda.Fakat Tatlı Hayat ile çizdiği karakterle Nuri'deki arasında büyük farklar var. Oyunculuğunu konuşturması için yeterli değil ne yazık ki. Asuman Dabak için daha sıra dışı roller gerekli gibime (yanlış bir kullanım mıdır bu "gibime") geliyor.

Türk televizyon tarihinin en başarılı sit-com dizisi olan Tatlı Hayat 2001’de başladı yayına ve 2003’te nihayete erdi.Show’un tutturduğu en başarılı diziydi o dönemde.Ben 2001 senesinde daha 10 yaşındaydım, oturup kardeşimle beraber izlerdik o zamanlar. Hala ara sıra açıp izlediğimde o dönemdeki kadar olmasa da yine de çok “tatlı” bir haz alıyorum. Tatlı Hayat gerçekten de tatlıydı. Allahtan Youtube varda arada sırada hasret giderebiliyoruz.



4 Haziran 2011 Cumartesi

Apolitika

Gelişen ya da gelişmesini tamamlamış toplumlar, gittikçe apolitikleşiyor. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde ise herkes bir ayrı politik.

Geçenlerde Almanya’dan gelen bir arkadaşımla konuşuyorduk. Türkiye’de malum seçim dönemleri volkanların kızışmaya başladığı dönemlerdir, diken üstü dönemlerdir yani. Almanya’da seçim dönemlerinde bile bu kadar seçim tartışması yaşanmıyormuş halk nazarında öyle söyledi bana. Şaşırdım tabi biraz, ama doğalda karşıladım. Bu bana Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sını hatırlattı, 1940 öncesi Almanya’yı düşündüm. Dikkat ederseniz,  Raif’in(Romanın başkahramanı) kaldığı pansiyonda, orada yaşayan diğer tüm Almanlar yoğun siyasi tartışmalara girerler, gecelerce ülke siyaseti üzerinde kafa patlatırlardı hem de hemen hepsi normal vatandaş olmasına rağmen. Tabi bu dönem ikinci dünya savaşı öncesi buhran dönemidir ve Hitler iktidardadır. Almanya büyük bir mali krizi daha yeni atlatmıştır. Şu anda Almanya Avrupa’nın en güçlü ekonomisi bildiğiniz üzere. Bu da demek oluyor ki, belli bir düzen kurulduktan, cepler dolduktan, pasta büyüdükten sonra sular duruluyor. Bireyler apolitikleşerek “zaten kim gelse ilerleme sürer” mantığıyla siyasetten uzaklaşıyor ister istemez. Gönüller ve cepler rahatsa kafalarda rahat oluyor pek tabi.

Türkiye’de son 70 yıldan bu yana bir türlü apolitikleşemiyor.(Büyük sorunlar bitemiyor demek ki.)  Her kafadan bir ses çıkıyor. Kahvehanelerde yaşlılar, okullarda gençler hepsinin bir fikri var bu ülke üzerinde. Siyasetin herkesin oyuncağı olabileceği düşüncesine yakalanıyoruz. Siyaset kurumunu başköşeye oturtuyor, diğer kurumları altlara öteliyoruz. Sözgelimi bir mühendislik öğrencisi projeler oluşturmak yerine, her eylemde meydanlara koşuyorsa ve bunun asıl işi olduğunu düşünüyorsa, bu ülkede oluşturulmaya çalışılan (Umut ediyorum.) uzmanlaşma idealine zarar veriyor demektir.(Demek istediğim seviyeleri hızlı atlamak.) Gelişmiş ülkeler işte bu noktada da bizden öndeler. Birincil görevle, ikincil görevlerinin ayrımındalar bu toplumlar. Apolitik bir yapıyı desteklemiyorum. Demek istediğim dengeyi başarılı bir şekilde sağlayacak kadar apolitikleşmek.Tam anlamıyla kayıtsızlık değil , terazi iyi kullanma bilinci sadece.

Türkiye’nin gelişmekte olan her ülke de görülen bu hastalığa yakalanması çok doğal. Bulunamayan yol aranır. Yalnız önemli olan bunun bronşite çevrilmemesidir. Kısacası Türkiye ne zaman halk nazarında biraz daha apolitikleşirse gelişiyoruz diyebiliriz gönül rahatlığıyla.

2 Haziran 2011 Perşembe

Hepsi Bu Kadar


Demokrasi bilincinin kimileri tarafından 21.yy başlarında “tam anlamıyla” ile sindirilebilmeye başlaması, o kimileri ve bu ülke için çok mutluluk verici bir ilerleme.

Artık CHP demokrasinin darbelerle veya sandık dışı düzenlemelerle sağlanamayacağının farkına vardı.Elinden kaçırdığı iktidarlarda, artık statükonun gelişimine ve müdahalesine çanak tutmayacak. 

Darbelerin Türkiye Cumhuriyeti’nin ayrılmaz bir parçası olduğu görüşünden sıyrılıyor. Artık sandığa çağırıyor.Darbe yerine halka yüzüne dönmeye başlıyor. Bunda iyi de ediyor.

Bir minnet göstergesi olarak içerdeki paşalara ya da gazetecilere yaranmaya çalışmasa ve artık bunlardan tam anlamıyla sıyrılabilse, ya da daha doğrusu kemikleşmiş seçmenini biraz daha göz ardı edebilse ve de bunu “rol” yapmadan gerçekleştirebilse çok daha iyi sonuçlar doğuracak bu Türkiye demokrasisi için.

Ha bir de unutmadan ülkeye sahip parti imajından da ve o “kibir”den de biran önce sıyrılması lazım bu beylerin. Evet, "bizkurdukçuluk" oynamaktan vazgeçmekten bahsediyorum.

Mehmet Barlas’ın birkaç yazısında da özelikle üzerinde durduğu gibi, “toplum mühendisi” anlayışından da kurtulup, “değişim mühendisi anlayışına geçilmeliler. Çünkü artık 1930’lu yıllarda yaşamıyoruz. Keskin, şemalanmış fikirlere saplanıp kalmaktan da kurtulmalılar “doğal” olarak.

İnkılâpçılık olan o oklardan birine “gerçek anlamda” sarılmalılar, sığınmamalılar.(Kelimenin anlamını idrak etmeye başlamalılar.) Örnekler düzinelerce artırılabilir. Sonuçta demek istediğim şu, yeni kurulan kurallara inanarak oynamalılar. Hepsi bu kadar.