25 Kasım 2013 Pazartesi

Güvenlik (Yazan: Kağan Sezgin)

Sevgili dostlarım benim durduğum, münzevi dönemlerimde de üretmeye devam ediyorlar. Yazılarını bana gönderep bloguma koymamı istiyorlar. Bu blog pek bir halta yaramasa da en azından "benim için" çok önemli. Düşünün bir kere, karşılığında maddi hiçbir şey beklemediğiniz bir şey için okumalar yapıyorsunuz, birkaç gün bir yazı üzerinde çalışıp ortaya dişe dokunur yazılar çıkarmaya gayret ediyorsunuz. Kimsenin size bakmadığı ve bu kadar gürültünün içinde de kolay kolay bakmayacağını tahmin ettiğiniz bir sokakta inadına bağırıyorsunuz. Ne için pekii tüm bunlar?

Kendi adıma her şey burada ben de varım demek için. Tarihten önce mağaranın duvarlarına el izlerini bırakan insanlarla aynı motivasyonu paylaşıyorum. Çok uzun vadede hiçbir şey önemli olmayabilir. Ama madem geldik bu dünyaya, varsın biz de olalım.

Ben Önder Öndeş ve bir böcek gibi bir görünüp bir yok olacak olsam da ben de vardım be dünya!

Bu romantik girişten sonra gelelim asıl mevzuya. Kağan Sezgin benim dersaneler özelinde yazdığım yazıma bir taşlama kaleme almış, beni arayarak "Önder, yazıyorum, bak, yayınlayacaksın" demişti telefonda. Ben de bana küfür dahi etse yayınlayacağıma söz verip birkaç gün önce yazısını yayınlamıştım.

Kağan'ın hikayeciliği çok büyük bir merakı var ve henüz işin çok başında olmasına rağmen kaydeder hikayelerini  "benim" ile paylaşacak sağolsun. Birlikten güç doğar ama Kağan'la  aradağımız sanırım güç değil, birbirini kıran kırana eleştirebilecek bir insan.



 Kısa bir hikaye: Güvenlik

“Abi, n’oolur, aç şu çantamı kontrol et beni! Üzerimde bomba mı var!?.” Dedi orta boylu, kahverengi giyimli, şapkalı güvenlik görevlisine Kapalı Çarşı’nın sahhaflar tarafındaki girişinden girerken. Ve göz göze geldiler görevliyle.

Sırt çantası gülle gibi ağırdı. Sekiz on kitap, bir dizüstü bilgisayar...  Onlarca dakika yürümüş, yorulmuş, omuzları çökmüş, yorgunluğun verdiği bezginlikten ötürü bir an önce yolun bitmesini arzu ediyordu. Sahhaflar Çarşısı’ndan geçtikten sonra Kapalı Çarşı’ya uğrayıp yolu kısaltacaktı. Çarşı akşam vakti kalabalık olmadığı için rahatlıkla yürüyebilirdi.

Sahhaflar Çarşı’sının güney tarafındaki merdiven basamaklarını atladı, sağa yöneldi. Biraz ileride Kapalı Çarşı’nın girişinde güvenlik görevlisini gördü, birden kendini suçlu gibi hissetti gün içerisinde yaşamış olduğu küçük bir tatsızlıktan ötürü.

Akşama doğru Yalova’dan feribota binmişti. Kontrolden geçerken x-ray cihazının monitöründeki görüntü, güvenlik görevlisi hanımefendiyi şüphelendirmiş ve çantasını açmasını rica etmişti. Çantayı sinirli sinirli açmış, görevliye, “Merak etmeyin, çantamda bomba yok!” demişti biraz alaycı bir şekilde. Ama bu müstehzi tavrı güvenlikçiye karşı değildi, çünkü o vazifesini yapıyordu. Güvenlik görevlisi, şüphenin sebebini bulmuştu: Dizüstü bilgisayarın adaptörünün kablosu. Zira kablo bozulmuş ve içini açıp tamir etmeye çalışmıştı. Siyah bant da bulamayınca kalın kablonun içindeki sarı, kırmızı ve kahverengi üç kablonun yaklaşık yirmi santimlik kısmı açıkta kalmıştı. İçinde diş fırçasından, kalemine; kitap okuma fenerinden, pillere kadar birçok küçük eşya karmaşasının olduğu çantanın ön gözüne bir de adaptör koyulunca çantanın ön kısmı iyice pazar yerine dönmüştü.  Çantayı sırt üstü yatırınca çantanın ön kısmı yukarı denk gelmişti. Bu karmaşanın arasında kablolar da iyice kırışmış, bir “bomba düzeneği”ni andırmıştı güvenlik görevlisi hanımefendiye göre.
Güvenlikten geçerken yaşadığı bu tatsız durum moralini bozmuş, yaşadığı devire biraz da sitem etmişti: “güvenlik’li güvensizlik devri!”

İşte böyle bir hâlet-i ruhiyeyle Kapalı Çarşının girişindeki görevliyle göz göze geldi. Kendisini acayip derecede rahatsız hissetti, suçlu hissetti. Neredeyse kendisinden şüphe duyacaktı. Hemen aklına, teknoloji marketlerin çıkış kısmına koyulan genelde gri renkli, bir insan boyuna yakın uzunlukta olan x-ray cihazları geldi. Bu cihazlar yan yana bulunuyor ve her iki cihazın arasından bir kişi geçebiliyor. Ve tabi bu soğuk, suratsız cihazların arasından geçerken nasıl tedirgin olduğunu derince hatırladı. O cihazların arasından geçerken kendini baskı altında hissediyordu. Hayatında komşuların meyve bahçelerinin haricinde en ufak bir hırsızlık vukuatının olmamasına rağmen, (ki o da zaten küçüklüğündeydi) bu saçma sapan aletlerin arasından geçerken “acaba bir şey çaldım mı!?” tedirginliğinde oluyordu. Hattâ çalmadığından emin olmak için düşünüyordu: “Evet, o kulaklığı yerine bıraktım.” “hafıza kartı da yerinde.” Gibi. Emin olmaya çalışsa da o cihazların arasından geçtikten sonra cihazların alarmlarının çalmaması, neredeyse “oh be..!” dedirtecek şekilde tamamen emin olmasına vesile oluyordu herhangi bir şey çalmadığından.

Güvenlik görevlisiyle göz göze geldiler. Sadece bir an. Belki yarım saniye bile değil. O kısacık zaman diliminde kendisini suçlu hissetti. Tedirgin bakışlarından şüphelenip o görevli de çantayı arayabilirdi pekâlâ.
Görevlinin yanından geçerken, bakışlarını görevlinin kıyafetine yöneltti.  Uyduruk apoletine baktı. Yuvarlak apoletin çubuk şeklindeki kırmızı ve siyah renklerinin ortasında tüfeğe benzeyen saçma sapan bir silah figürü vardı. Aynı apoletten kafasındaki kepte de vardı.

Kendisinden şüphelenmemişti güvenlikçi. Görevlinin kendisine bakmadığını görünce kendisini “rahatlamış” hissetti ve yoluna devam etti. Hızlı hızlı yürürken güvenlikçiye seslendi: “Abi, n’oolur, aç şu çantamı kontrol et beni! Üzerimde bomba var mı!?.” “N’olur, kurtar beni! Kendimi şüpheli hissediyorum. Bir bak yoksa ben canlı bomba mıyım!!! Aydınlat beni! Bomba taşımadığımı göster bana!! Aç şu çantamı içimdeki şüpheyi gider..!”

Ama içinden.

17 Kasım 2013 Pazar

Teyakkuz

Bugün sabah Samanyolu'nda pek şahit olamacağımız bir haberle karşılaştım. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'yla ilgili bir haberdi bu. Şaşırtıcıydı. Çünkü pek alışık olmadığımız cinsten  Kılıçdaroğlu'nu öven bir dili vardı.

Cemaati böyle bir haber yapmaya iten şey neydi? Bu haberden önce neredeyse yarım saatlik bir öğle haberleri kuşağında dersaneleri kapatılması tabiri caizse lanetlenmiş, bu kaldırma girişimi "Eğitime Darbe Planı" adı altında birleştirerek sansasyonal bir başlık altında verilmişti.

Bildiğiniz üzere FEM dersanesi cemaatin güdümünde olan bir kuruluş. Çok büyük bir rant kapısı. Aynı zamanda cemaate mürit bulmak için kullanılan bir "hoşgeldin" merkezi. Henüz lise çağındaki gençlerin gittiğini düşünürsek etkili bir araç. Bir toplanma merkezi.

İşte bu nedenle cemaat teyakkuzda. Samanyolu yaptığı haberlerde; dersanelerin kapatılmasının eğitime büyük bir darbe olduğunu, bu kuruluşların çocukların gelişiminde çok önemli bir yer kapladığını, olmazsa olmaz bir özellik teşkil ettilerini, kapatılacaksa okulların kapatılması gerektiğini yüksek sesle dile getiriyor. Konunun uzmanları çağrılıyor, Dubai gibi dersaneleri kaldıran yerlerdeki eğitim kargaşası (Böyle bir şey var mı? Bu da ayrıca araştırma konusu) örnek gösterilerek izleyici telkin edilmeye çalışıyor. Hatta Gülen'in yaptığı açıklama ekranlara bir fon müziği eşliğinde yansıtılarak metanet çağrısı yapılıyor.

Ancak!
Ancak hak üzerine kurulduğunu iddia eden ve İslami bir temelde teşekkül ettiğini söyleyen Gülen Hareketi birkaç noktayı gözden kaçırmıyor mu?

Yıllığı 3-4 tane askeri ücrete denk gelen dersanelerinin eğitim eşitliği önünde büyük bir engel olduğunu göremiyor mu? Dersaneye gidemeyecek durumda ve zaman zaman "verdiği bursun bir işe yaramayacağını öngördüğü çizgidışı gençlerin" haklarına tecavüz değil midir dersaneler? Avrupa ülkelerinde de dersane olduğunu söylerken, zaman zaman uygulamarıyla lanetlediği Avrupa'yı neden misalen kullanıyor? İslami bir hareket olduğunu iddia eden cemaat, gelenekleri, sosyal tarihi, kendi geleneğinden ve tarihinden farklı olduğunu hemen her fırsatta dile getiren bu hareket, şimdi neden Avrupa'yı yardıma çağırıyor?  Neden gard olarak Avrupa'ya sarıldı birdenbire?

Bu ağlamaklı ses tonuyla haber yapacaklarına Türkiye'deki eğitim sistemine revizyon getirerek gelecek nesillerin hakkına girmeden onları yetiştirmenin yolunu neden aramıyorlar?(Tabi bu onların göreviyse eğer; çok su götürür ayrı bir tartışma konusu bu.) Neden bu yönde yol haritaları çıkarmak yerine, büyük bir red kampanyasına giriştiler? Çok övündükleri sağ duyuları nerede?

Yoksa ekonomik ve sosyal çıkar gereği yeri geldiğinde tüm bunlar gözardı edilebiliyor mu?


Kimi teyakkuz haberleri linki;
http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/newsDetail_getNewsById.action?newsId=36086
http://www.dinihaberler.com/haber/62412/avrupa-dershaneler-birligi--girisim-ve-egitim-ozgurlugune-darbe-vurulamaz.html

13 Kasım 2013 Çarşamba

Böyle paylaşıları pek yapmam. Fakat  Sabahattin Ali'nin Hapishane Şarkıları adı altında yayınladığı şiirlerinden en sevdikleriminden birinin Volkan Konak yorumunu paylaşıyorum.

Edebiyatımızın çok abartılı bir yorumla Türkçe'yi en güzel kullanan yazarını arada bir hatırlamak eski bir dostla beklenmedik bir sokakta karşılaşmak gibi.

Göklerde kartal gibiydim,
Kanatlarımdan vuruldum;
Mor çiçekli dal gibiydim,
Bahar vaktinde kırıldım.

Yar olmadı bana devir,
Her günüm bir başka zehir;
Hapishanelerde demir
Parmaklıklara sarıldım.

Çoşkundum pınarlar gibi;
Sarhoştum rüzgarlar gibi;
İhtiyar çınarlar gibi
Bir gün içinde devrildim.

Ekmeğim bahtımdan katı,
Bahtım düşmanımdan kötü;
Böyle kepaze hayatı
Sürüklemekten yoruldum

Kimseye soramadığım,
Doyunca saramadığım,
Görmesem duramadığım
Nazlı yarimden ayrıldım.

5 Eylül 1932, Konya



10 Kasım 2013 Pazar

Arzuladığım Seyyah Programının İzinde

Birkaç sene evvel İlber Ortaylı'nın Viyana'da yaptığı gezi programına denk gelmiştim NTV'de. Viyana'nın engin imparatorluk arşivlerinde çalışmış ve -bu ülkenin tarihi konusunda uzman olmasa da en azından- Türkiye'de Avusturya İmparatorluğu konusunda çok şey öğrenebilinecek bir isim olarak Ortaylı bana beklediğim seyahat programını vermiş "gibiydi".

Tarihi yapılar, meydanlar ve müzeler eşliğinde Viyana tarihi beni tatmin etmişti. Ancak Ortaylı hala bariz
tarihçiydi. Seyyahların o kendilerine özgü düş aleminden uzak, tarihçilerin şehir turuna çıkması gibi bir izlenim edinmiştim doğal olarak. Nitekim Ortaylı "kendisinden beklenileni" kusursuz vermişti.

Fakat bir seyyah programında sadece derin bir bilgi birikimi ne yazık ki yeterli olamıyor. Bilgi birikimi ön-şart olarak zaten var olmalı. Ancak bu ön-şartın unutulduğu, görmezden gelindiği gezgin programları dönüp duruyor ekranlarda. Bu nedenle gelin görün ki  gezilen yer konusunda fevkalade duyarsız bir  cehaletle karşı karşıya kalıyoruz bu programlarda. İngilizce bilen bir kadın muhabiri ya da adamı uçağa bindirip yurt dışına gönderiyorlar ve program yapmasını istiyorlar. Zerre futbol bilgisi olmayan birini spor sayfasında köşe yazarı yapmak gibi bir şey bu. İzaha gerek yok  yapılan programlara bir bakıyorsunuz;  hediyelik eşya çerçevesinde, alelade bir turistin alacağından pek farklı olmayan noktalar çevresinde "doğal olarak" saplanıp kalmışlar.

Gülhan'ın Galaksisi, Saim'in Aynası.
Arada işi sempatikliğiyle kotararak fark yaratanlar yok değil. Mesela Gülhan bu konuda kendi kulvarını açmayı başarmış biri. Evet, programları benim beklediklerimi verecek düzeyde değil, ancak işini
iyi bilen bir turisti tatmin edecek yeterlilikte. Nüktedan bir kadınla caddeleri arşınlıyormuş gibi hissettiren bir yapım Gülhan'ın Galaksi Rehberi.  Gülhan izleyici kitlesini iyi analiz etmiş ve istenileni vermeyi başarıyor. İyi bir televizyoncu, zira iyi bir seyyah değil.

Bilindiği üzere Gülhan'ın siyasetle yakından uzaktan bir ilgisi  yok programda. O gözle bakmıyor gittiği
ülkelere.  STV ekranlarında yayınlanan Ayna, siyasi ve bu nedenle farklı bir kulvarda.  Bir amaç etrafında, yani siyasi görüşün perspektifinde şekillenen bir program olduğu için -zaman zaman yakalamış olsam da- aradığım seyyah ruhundan uzak bir yapım.  Aynı zamanda bir gezgin programından ziyade "ülke tanıtımı" na daha yakın olduğunu belirtmeliyim Ayna'nın. Yapımın kalitesi üst düzey; çekimler çok başarılı, seslendirme ve kurgu harikulade. Ancak  o da bu saydıklarım dışında beklediklerimi verecek nitelikte değil.

Şu ana kadar özetleyecek olursak, üç programdan bahsettim. Ortaylı'nınki, Gülhan'ın Galaksi Rehberi ve Saim Orhan'ın Ayna'sı. Benim tercihim Ortaylı'nın kısa süren programı olmasına rağmen, adı geçen tüm programlar bir şeyi doğru yapıyor, bazı şeyleri yanlış. Gülhan'ın kendine ait bir havası var ama bilgisi sınırlı. Ayna çok iyi kurguya sahip ama ülke tanıtımı gibi. Ortaylı ise çok büyük bir entelektüel ama seyyahların  kendine has romantikliğinden uzak.

Romantik, meraklı, spontane ve entelektüel.
Şu anda beklentilerimi tatmine en çok yaklaşan yapım "Sevgili Dost" Ayhan Sicimoğlu'nun yaptığı ve CNN-Türk'te yayınlanan Renkler. Renkler seyyah ruhuna en yakın olanı; romantik, meraklı, spontane ve entelektüel.  Sicimoğlu, Renkler'de bu  aranan dört seyyah unsurunu tutturmuş gibi.

Program çok düzenli durmuyor, Sicimoğlu şehrin sokaklarını spontane arşınlıyor. Kimi zaman Fransa'da bir
köyün estetik açıdan güzel görünen bir penceresini yorumluyor, bazen tarihi bir evi gezerken didaktik bir tavırdan ya da mecburiyetten uzak sohbet edermiş gibi bilgiler veriyor. Gittiği yerde eski dostlarıyla buluşuyor, güzel yemekler tadıyor. Mesela Pierre Auguste Renoir'in evini geziyor. Evin bahçesinde meraklı gözlerle doluşuyor. Mimarisini yorumluyor. Arada dozunda ama ayrıntılı bilgilerle  Renoir anlatıyor sohbet ediyormuş gibi. Wikipedia'dan programdan birkaç saat önce edinilmiş bilgilerle değil kesinlikle. Evi merakla ve entelüktüel arayışlarla yansıtıyor ekrana.

Sonra evden çıkıp  sokağın başına vardığında bir ayrıma geliyor. Tabiri caizse o piti piti yaparak seçiyor gideceği yönü. Mükemmel bir üslup. Tamamıyla spontane ve bu nedenle de heyecanlı. Acaba bir sonraki dar sokak aralığında neyle karşılaşacak diye izleyici meraklanıyor. Kendisi de. Önceden çizilmiş bir rota olsa dahi, bu kat'iyen izleyiciye yansıtılmadan takip ediliyor. Ayna'nın önceden hazırlanmış belirli rotalarını düşündüğümüzde Renkler'in bu manada başarısını dahi iyi kavrıyoruz.

Renklerin bu spontane havası bir nebze olsa da Gülhan'da var. "Dolaşıyormuş" havasını veriyor Gülhan. Ama bu Sicimoğlu'nda çok daha sessiz ve gizemli yürütülüyor. Gülhan ise konsept gereği şen, şakrak ve yaramaz bir kız gibi.

Ortaylı ile Sicimoğlu'nu karşılaştırdığımızdaysa( kaç ek aldı bu sözcük) Ortaylı'nın Sicimoğlu'nu farklı kılan dört özellik içerisinde sadece entelektüel sekmesini karşılayabildiğini görüyoruz. Ortaylı'da merak yok. Yani Ortaylı, Viyana'yı gezerken "önceden biliyor". Katiyen romantik değil ve rota önceden belirlendiği için  spontanelikten çok ama çok uzak.

Sicimoğlu'nda  ne eksik?
Sicimoğlu'nun tek eksisi çekimleri. Daha detaycı olabilirdi çekimler. Daha fotografik görüntüler tercih edilebilirdi. Bu eksik aşılırsa Sicimoğlu "benim aradığım seyyah ruhuna" en yakın olanını olacaktır.
 Yakın olanı diyorum. Çünkü ben yapmıyorum.

http://tv.cnnturk.com/renkler

Yüzleşme, özür ve Türkiye

Koordinatör Asena Günal'a göre “Bir Daha Asla! Geçmişle Yüzleşme ve Özür” sergideki soykırım örnekleri, kanlı geçmişiyle yüzleşmeyen Türkiye’yi hatırlatıyor.

Şükürler olsun ki, bugüne dek hiçbir soykırım manzarasına şahit olmadım. Ancak, kimsenin tanık olmasını dileyemeyeceğim bu insanlık suçunun yarattığı korku ve endişe ile birlikte gelen o soğuk ürpertiyi Bosna savaşının katliamlarıyla simgeleşmiş Srebrenitsa'yı ziyaretimde yaşamıştım. 

Yan yana dizili binlerce mezarın altında yatanlar, tüm dillerin anlatmakta yetersiz kalacağı bir korkunun yerleştiği yardım dileyen gözleriyle sanki bana bakıyordu. Öfkemin aman vermeyen eşliğinde üzüntüyle saatlerce dolaştım. Boşnak Müslüman işçilerin, yıllarca yan yana çalıştıkları arkadaşları tarafından anlamsız bir kinle katledildiği, soykırımın müzelerinden biri haline dönüştürülmüş fabrikaya gittim. Ölüm sessizliğinin ortasında, katliamın sesini, öldürülenlerin çığlıklarını yanı başımda hissettim. 

Aradan geçen yaklaşık iki yıldan sonra bu kez İstanbul’da, aynı yakıcı hissi vermekten bir hayli uzak olsa da katliamlar ve soykırımlarla dolu dünya tarihinden küçük bir kesit sunan bir sergideydim: “Bir Daha Asla! Geçmişle Yüzleşme ve Özür”.
Soykırım belgeleri 

15 Aralık 2013’e kadar açık olan “Bir Daha Asla! Geçmişle Yüzleşme ve Özür” sergisiyle ilgili proje dâhilinde iki de kitap hazırlandı. Serginin tamamlayıcısı niteliğindeki katalog, sergiye ev sahipliği yapan Depo'dan ücretsiz edinilebilir. 

Sergi kapsamında ele alınan vakaların ayrıntılı olarak incelendiği metinlerle beraber, geçmişle yüzleşme üzerine çalışan yazar ve akademisyenlerin katkılarının yer aldığı kitap ise Bir Daha Asla!: Geçmişle Yüzleşme ve Özür adıyla İletişim Yayınları tarafından basıldı. 

Sergide özel olarak incelenen vakaların yanı sıra, günümüze kadar dilenmiş olan resmî özürlerin kapsamlı bir haritası da yer alıyor. Elazar Barkan ve Graham G. Dodds'un danışmanlığında hazırlanan, tasarımcı ve sanatçı Mahir M. Yavuz'un görselleştirdiği bu özel proje, resmî özürleri, tarihsel bağlam ve mekân ilişkisi üzerinden ele alıyor.
Türkiye neden yok?

Günün erken saatlerinde geldiğimden, Tophane Tütün Deposu’ndaki serginin doğal olarak o günkü ilk ziyaretçisiydim. 

Üç katlı binanın iki katı, Açık Toplum Vakfı veAnadolu Kültür tarafından ortaklaşa gerçekleştirilen sergiye ayrılmış vaziyetteydi. Özel bir ışıklandırma ile aydınlatılan Almanya'nın tarihe geçen eski şansöylesi Willy Brandt'ın Varşova Gettosunun önünde diz çöktüğü o ünlü fotoğraf dikdörtgen biçimindeki salonun tam ortasındaydı. Sağında Srebrenitsa Katliamı, solundaysa Kanlı Pazar için özür dileyenİngiltere Başbakanı David Cameron'ın videosunun döndüğü Britanya bölümü yer alıyordu. 

Diğer köşelerde; ABD'nin Amerikalı Japonlardan özrü ve belgeleri, Fransa'nın bir türlü gelememiş özrünün tarihi arka planının fotoğraflarla gösterildiği kısım, Bulgaristan'ın Türklere yaptıklarının anlatıldığı birkaç videonun yer aldığı panolar ve boş bir duvar. Sergiye adını veren yüzleşme ve özür sözcükleri olunca salonda genişçe bir yer kaplayan boş duvarın Türkiye'ye mi ayrıldığı sorusu geçti aklımdan. 

Yakın Türkiye tarihinin kanlı geçmişinde önemli yer tutan Ermeniler, Aleviler ve Kürtler ile 6-7 Eylül olaylarında Rum ve Yahudilerin başlarına gelenleri düşününce, bu çalışma Türkiye’de yaşayanlar için olanlarıyla değil olmayanlarıyla konuşulacak bir sergiydi.

Geçmişle yüzleşme deneyimlerini ve özür dileme eylemini, toplumların ortak demokrasi kültürünü oluşturma mücadelesi bağlamında ilişkisel olarak ele almaya çalışan “Bir Daha Asla! Geçmişle Yüzleşme ve Özür” sergisi tam da bu nedenle Türkiye'de çok önemli bir misyonu üstleniyor. Dünya tarihinden sekiz vakaya yakından bakarak geçmişte yaşanan hak ihlalleri, katliamlar, soykırım ve insanlık suçlarıyla devletlerin nasıl yüzleştikleri, hangi süreçlerden geçtikleri, nasıl özür diledikleri ve dilenen özrün anlamı üzerine düşündürtmeye çalışan serginin teması olan geçmişle yüzleşme ve özür, nasıl bir toplumda yaşamak istediğimiz ve nasıl bir ortak gelecek kurmak istediğimizle de ilgili. 

Ele alınan vakaların ayrıntılı olarak incelendiği metinlerle beraber, geçmişle yüzleşme üzerine çalışan yazar ve akademisyenlerin katkılarının yer aldığı İletişim Yayınları tarafından basılan sergiyle aynı adı taşıyan kitabın editörü ve bu önemli çalışmanın program koordinatörü Asena Günal sorularımızı yanıtladı.

Kitap boyunca birçok ülkeden vaka incelemeleriyle karşılaşıyoruz ve çalışma bitmemiş bir hava taşıyor. "Sanki sıra Türkiye'de" der gibi bir ifade var. Amaç bu soruyu okuyucuya sordurmak sanırım değil mi?
Aslında evet, uluslararası örneklere bakmanın yararlı olacağını düşündük. Türkiye'nin de yapması gereken şeyler olduğuna inanıyoruz. Bu soykırımları ve katliamları yapanların bulunması, yargılanması ve cezalandırılması da hesaplaşmanın bir parçası. İşte bunun için bazı vicdan mekânları, hafıza mekânları kurulmasının uygun olacağını düşündük. Tüm bunlar bize geçmişi hatırlamak için imkân sağlayacak girişimler. Biz Türkiye de bunu yapsın diyoruz. 

"Türkiye var. Şili'ye baktığımda 12 Eylül darbesini hatırlıyorum."

Kitapta ve sergide Türkiye yok ama aslında var. Ben Şili'ye baktığımda 12 Eylül darbesini hatırlıyorum. Avustralya'daki Aborjinlerin beyazlaştırılmasını Türklerin Kürtlere yaptıklarıyla bağdaştırıyorum. Kimi ülkelerde yaşanan toplama kamplarında Aşkale'yi görüyorum mesela. Aslında kitapta bahsi geçen tüm vakalar Türkiye'yi anlatmadan hatırlatan şeyler. Bu nedenle sergideki görselleri seçerken bile Türkiye'yi hatırlatacak olanları seçtik. Sizin de bildiğiniz o ünlü Kanlı Pazar fotoğrafı Gezi'yi anımsatıyor. Bizim amacımız tüm anlatmaya çalıştıklarımızın akabinde siyasette yaşananların sivil toplumun ne kadar gerisinde olduğunu yansıtabilmek. Bu çalışmayla "Sen de adım at artık Türkiye" diyoruz kısacası.

Kitapta hukuk, psikoloji, felsefe gibi çok çeşitli alanlardan uzman isimlerin imzası var. Neden?
Soykırım, katliam gibi konular hukukun, psikolojinin, sosyolojinin, felsefenin de çalışma alanında olduğu için, zaten bu konuyla ilgili çalışmalar yapan bu isimleri özellikle seçtik.

Makalelerin arasında Yıldız Ramazanoğlu'nu da rastlıyoruz.

Evet, geniş bir kitleye seslenmek istedik. Daha önce bu konuda yazan, bilinen insanların yanı sıra AKP çizgisine daha yakın kitleye de seslenmek istiyoruz. Ben Yıldız Ramazanoğlu'nun da olmasını istedim özellikle. Çünkü İslami perspektiften baktığımızda da özür çok önemli bir yere sahip. Öte yandan güncel siyaset konusunda yazan Yetvart Danzikyan'ın da bir makalesi var kitapta. Bilgi Üniversitesi'nde görev yapan ve bu tür konularla ilgilenen Hukuk profesörü Turgut Tarhanlı ile psikoloji doçenti Murat Paker’den de destek aldık.

"Özür, bağlayıcı bir niteliğe sahip." 


Yetvart Danzikyan makalesinde özür kelimesinin üzerinde özellikle duruyor ve Türkiye'nin (Ömer Çelik'in açıklaması üzerinden) "oldu bir kere" diyerek ısrarla özür kelimesinden kaçındığını söylüyor. Nedir bu özür kelimesindeki sihir?

Doğal olarak özür kelimesinin bağlayıcı bir niteliği var. Bunun ferdi özürden ayrı bir tarafı olduğunu söylemeye gerek yok. En başta resmi bir ifade bu ve resmi olan özür törensel bir şekilde dileniyor. Dev ekranlar kuruluyor önemli meydanlarda. İnsanlar toplanıyor. Canlı yayında başbakan televizyonda bir özür metni okuyor. Yani bu işin bir ritüeli var. Bu özür aynı zamanda bir sözü de bünyesinde barındırıyor. 'Ben özür diledim' diyerek kenara çekilemiyorsunuz. Özrün hukuki ve maddi gereklerini yapmak durumundasınız.

Kitabın önsözünü İshak Alaton'un yazmasının nedeni nedir?

Aynı zamanda projenin fikir babası olan İshak Alaton’un 6-7 Eylül'de yaşadıkları çok trajik. Nitekim kendisi özür meselesiyle bir zamandır ilgileniyordu. Açık Toplum Vakfı'nın yönetim kurulu başkanı olarak serginin kitaplaşmasını öneren de kendisidir.

Şili'nin Eski Başkanı Patricio Aylwin halkından özür dilerken, "Yalanlar şiddetin bekleme odalarıdır. Bu nedenle de barışla bağdaşmazlar" demiş. Özür barışmanın teminatı mıdır her zaman?
Tabii ki hayır. Biz özre öyle bir anlam yüklemedik. Özür dilendiğinde her şey hallolur gibi bir şey söylemiyoruz. Özür bu manada her şeye ilaç değil. İçinde cezalandırma, hakikat komisyonları ve müzeleri de barındıran daha geniş bir alanın parçası. Mesela ne zamanki Britanya, IRA ile barıştı ondan sonra özür meselesi gündeme geldi. Aslında özür barışı mümkün kılıyor değil. Bazen de barış, özrü mümkün kılabiliyor. Birbirine hazırlamak gibi anlaşılmamalı. Özür ve barış at başı gidebilir. İngiltere ve Şili'de hazırlanan samimi raporlardan sonra atılan adımları örnek verebiliriz bu duruma.

Türkiye'de bu yönde raporlar hazırlamak için bir komisyon kurulması lazım o zaman.
Bu zaten Kürt meselesinde çok tartışılıyor. Bir hakikat komisyonun kurulması lazım. Bunun için Hafıza Merkezi adıyla faaliyet yürüten bir sivil toplum kuruluşu var. 1990’lı yıllarda gözlatında kaybedilenlerle ilgili bir veri tabanı, hafıza arşivi oluşturmaya çalışıyorlar. Bunun her alan için yapılması gerekir.

Herkesin suçlu olduğu yerde kimse suçlu değildir

Peki bu bağlamda Tanıl Bora'nın, kitapta yer alan makalesinde bahsettiği "hafıza arşivi" ne demek?
Hafıza arşivi; kim, kime karşı, ne yaptı; onu ortaya çıkarmak demek. “Herkesin suçlu olduğu yerde kimse suçlu değildir” sözünü anımsayacak olursak hafıza arşivi faillerin ortaya çıkarılması, cezalandırılması konusunda çok mühim genel bir çalışmayı ifade ediyor. Kimi özür örnekleri ne yazık ki bu sağlamaktan uzak gibi görünüyor. Yetersiz ve yapmacıklar.

Srebrenitsa'da olduğu gibi mi?

Evet, oradaki annelerden birinden kitapta bir alıntı yaptık. O anne diyor ki; "Bu özür benim için bir anlam ifade etmiyor. Ben oğullarımın, kocamın katillerinin bulunmasını istiyorum." Faillerin ortaya çıkarılmayıp gereken cezanın verilmediği ve onların ellerini kollarını sallayarak normal hayatlarına devam ettikleri bir "özür sonrası ortam" ne yazık ki bir şey ifade etmiyor. Özür, sonrasında yapılması gereken tahkikat ve cezayla birlikte yürümesi gereken bir adım.

Ünlü Alman Filozof Karl jasper,"Dünyada insanlar hakkımızda ne düşünüyor" diyerek özre yöneldiğimizi iddia ediyordu. Reelpolitik olarak değerlendirdiğimizde doğruluk payı taşısa da sizce sorumluluk perspektifinden baktığımızda özür bu denli kolay sınırlandırabilecek tek taraflı bir deneyim midir?
Burada ben daha çok reelpolitik ve etik karşıtlığına değinmek isterim. İnsanların hakkınızda ne düşündüğü sadece reelpolitik bir anlama sahip değil. Etikle de ilgili. Bence burada reelpolitik hesaptan çok etik bir nokta var. Ahlaklı olmak için yapılması gereken şeyler gibi. Aslında bu Elezar Barkan'ın yazısında daha geniş bir biçimde var. O makalesinde "Yeni Uluslararası Moral"den bahsediyor. Bu tanıma göre ulus-devletler bir şeyler yapıp hiçbir şey olmamış gibi davranamazlar, geçmişleriyle yüzleşmek zorundalar. Şu anda yaşanan eşitsizlikleri giderme yönünde bir adımdır bu. Çünkü birilerinden özür dilemek aslında onları eşitin kabul etmektir.

Hatta Willy Brandt'ın yaptığı gibi önünde eğilmektir.

Aynen. Aslında eşit konuma gelmek demokrasiyle de ilgili. Sadece etik ve reelpolitikle değil. Mesela Sırbistan'ın özrü tamamıyla reelpolitik.

Haberin devamı için:
http://www.habervesaire.com/news/yuzlesme-ozur-ve-turkiye-2614.html

28 Ekim 2013 Pazartesi

Dönüşüm-Beden Temsilleri Ekseninde Metin İncelemesi (Yazan: Ekrem Baş)

Gregor Samsa, bir sabah uyandığında kendini dev bir böceğe dönüşmüş şekilde buluyordu. Beden temsilleri çerçevesinde inceleyecek olduğum Franz Kafka’nın bu karakterinin hikayesi tam da böyle başlamaktaydı. Önce acılar içerisinde kıvranıp ailesine durumu belli etmemeye çalışacak, sonrasında müdürünün de -işe gelmemesinden dolayı- evini ziyaret etmesiyle işler iyice rayından çıkacaktı. Tüm bunlar beraberinde Gregor Samsa’nın normal insanlar gibi çalışmasını ve eskisi gibi para kazanıp ailesine katkıda bulunmasını engelleyecekti. O artık bakıma muhtaç iri bir böcekti. Zira bu fantastik olaydan sonra yavaş yavaş ailesinin ona karşı olan tavırları değişecek; önceleri görmeye dayanamayacak, sonra(ekonomik durumları kötüleşip ondan da ümidi kestikçe) ona karşı kızgınlıkları artacak ve öldürmeyi dahi düşüneceklerdi. Gregor’u koşulsuz seven tek kişi olan kız kardeşi dahi, önceleri onun bakımını üstlenmişken, parasal sıkıntıların ucu ona da dokununca tıpkı anne-babası gibi koşullanacak ve onu yalnız bırakacaktır. Dönüşüm’ü bu perspektifte inceleyecek olursak; bir yanda Gregor Samsa’nın böceğe dönüşümü, diğer yandan "toplumun" metaforu olan ailenin ona karşı dönüşümü karşımıza çıkmaktadır.

Gregor Samsa’nın böceğe dönüşmesi öncelikle Karl Marks’ın ‘yabancılaşma’ kavramı ile ilintilidir. Yazımda ‘yabancılaşan beden’ olarak isimlendireceğim ama bu aşamanın üzerinde çok durmayacağım. Fakat yine de bu konuda bazı hususlara açıklık getirmem gerekiyor.

Eserde, Kafka uzun uzadıya Gregor’un çalışma koşullarından bahsetmektedir. Bu koşullar oldukça ağır olmakla birlikte, Gregor’un bu halini bizzat Marks’ın kapitalist pazarın ve kapitalist toplumsal sistemin işçi üzerinde yarattığı yabancılaşma ile açıklamak mümkündür. Bunun sonucu olarak insan kendi doğasına yabancılaşır. Böylece insan kendine, kendi emeğine, ilişkilerine, dünyaya ve yaşama yabancılaşır. Kapitalist pazarın bir unsuru olarak işleyen çarklardan biri haline gelir. Öyle ki; Kafka’nın böcek metaforu tam da buna işaret etmektedir.

Ahmet Cemal’in kaleme aldığı Dönüşüm'e sonsöz yazısı da bu düşünceyi desteklemektedir:
...Dönüşüm, hiyerarşi ve otorite düşüncesiyle temellenen, bu amaçla sözü edilen düşünceyi önce aile kurumu içerisinde odaklaştıran toplum içindeki birey ve bedenin tragedyasıdır. Gregor Samsa, dönüştüğü güne deyin çeşitli kölelikler içerisinde yaşamış bir toplum tekidir; iş yerinde köledir; aile içerisinde köledir ve zincirleri içerisinde uslu oturduğu sürece de benimsenip sevilir. Başkaldırı bilinçaltında başlar; bu bilinçaltı kendine uygun formu yaratır: Gregor Samsa’nın böceğe dönüşmesi gerçekte artık başkalaşmasıdır. Böceğe dönüştüğü andan başlayarak, toplum ve ailesinin ona ilişkin -onu tutsak kılan- beklentileri, artık sonuçsuz kalmaya yargılıdır; böceğin iğrençliği, çizgisi sürüyle uyuşmayan bağımsız bireyin iticiliğiyle özdeştir. Anlatıda toplumu simgeleyen aile, önceleri ümidini yitirmez; yeni Gregor’a hareket alanı sağlayabilmek için odasının biraz boşaltılması gerekmektedir. Ama anne buna karşı çıkar ve ilginç olan karşı çıkış gerekçesidir:

‘’Bence en iyisi, odayı eskiden nasıl idiyse aynen öle korumaya çalışmamızdır. Böylece Gregor yine aramıza döndüğünde her şeyi eskisi gibi bulur, arada olup bitenleri unutması da o ölçüde kolaylaşır.’’

Burada -sözde anne sevgisiyle- Gregor’un unutması istenen onun gerçek anlamda bağımsız olabildiği zaman parçasıdır; Gregor sürüye dönebilmek için böceklikten çıkmalıdır ve sürüyle yeniden uyum sağlayabilmesi için böcek olduğu dönemi unutmalıdır. O zaman yine annesine ve babasına uyabilecektir; içinde yaşadığı topluma eskisi gibi ‘hizmet’ edebilecektir. Gregor’un yeniden ‘insan’ olmasından artık ümit kesildiğinde kız kardeşinin söyledikleri, bu durumu daha da vurgular:

‘’Buradan gitmeli... tek çare bu, baba. Ama onun Gregor olduğu düşüncesini kafandan atman gerek. Bizim asıl felaketimiz, bunca zaman bu düşünceye inanmış olmamız. Fakat o nasıl Gregor olabilir ki? Gregor olsaydı eğer, insanların böyle bir hayvanla birlikte yaşamalarının olanaksızlığını çoktan anlar ve kendiliğinden çıkıp giderdi...’’
Kafka’nın gülmece öğesi de burada bizi karşılamaktadır; Çünkü sözü edilen ‘hayvan’, asıl ya da olması gereken insandır...

İkincisi ise beden ve doğa arasındaki amansız hegemonik mücadele. Bu hususta Gregor Samsa’nın böceğe dönüşümünü anlayabilmek için bazı kuramsal açıklamalara ihtiyaç duyabiliriz; beden ile doğa arasındaki hegemonya mücadelesi göçebe ve yerleşik toplumlarda farkı tezahür etmektedir. Toplum ve iktidarın tarihsellikte biriktirdiği her türlü kültürel, hukuki -vb- katman; bedeni kanonlaştırmak (dizgileştirme), içinde bulunduğu yapıya uygun bir forma sokmak ister. Bu, başarıya ulaşır ise doğanını beden üzerindeki hegemonyası kurulmuş olur. Bu noktada bedenin bu hegemonyaya nasıl reaksiyon göstereceğini düşünmek gerekir. Yerleşik toplumda beden, hegemonyayı kabul etmiş görünmektedir. Uygarlık adına, birer giysi olan davranışlar dahi doğa tarafından dizayn edilmiştir. Sözgelimi, doğa; bedeni her türlü groteskliğe ve taşkınlığına karşın onu ‘deli’ olarak yaftalamakla tehdit eder.

Meydanlar, alışveriş merkezleri, metro istasyonları tekrar tekrar idealize ettiği insanı inşa ederek kurallı topumu oluşturacak olan bireyi peydah ederler. Zira, iktidar önce bu ilişkisizlik mekanlarında insanları ayrıştırıp yarattığı kapalı bedenlerle onları bireyciliciğe iter, sonrasında toplama merkezlerinde tekrar bir araya getirip onlara yapma kimlikler biçer. Bu sürerliğe başka sistemlerin de eklemlenmesiyle ortaya çıkan ‘bireycilik’, içerisinde barındırdığı birçok oryantalist perspektifler ile, son tahlilde bize bireycilik diye bir şey olmadığını gösterir. Toplumsal ağlardan kopuk olan insan modeline işaret ediyordu bu kavram... Anthony Gides’in ‘’kişi, ontolojik varlığını rutin içinde aradı, gönülsüz eklemlendiği rekabetlerde kendini, yine kendini ararken buldu,’’ sözü de buna işaret etmektedir.

Kafka’nın düşüncelerini geliştirdim: ‘’Büyük Fransız Devrimi’nden önceki gibi bir akım. O zaman doğaya dönelim, deniliyordu.’’

‘’Evet!’’ diye başını salladı Kafka. ‘’Ama bugün daha ileri gidiliyor. Yalnız söylenmiyor, yapılıyor da. Hayvana geri dönülüyor. Böylesi, insanca yaşamaktan çok daha kolay. Herkes sürüye katıldığından ötürü güven içerisinde, kentlerin yollarından geçip işe, yemliklerin başına ve eğlenceye gidiyorlar. Tıpkı büroda olduğu gibi, sınırları iyice çizilmiş bir yaşam. Böylesi bir yaşamda mucizeler değil, yalnızca kullanma talimatları, doldurulacak başvuru formları ve kurallar var. Özgürlükten ve sorumluluktan korkuluyor. O nedenle insanlar, kendi yaptıkları parmaklıkların ardında boğulmayı yeğliyorlar.’’
[Franz Kafka’nın Gustav Janouch’la konuşmalarından, 1920-23]

Göçebe toplumun var ettiği beden ise doğanın hegemonyasını kabul etmemektedir. Göç olgusuyla birlikte statik mekân, katman ve bedeni forma sokacak standardizasyon kurumlarının oluşması çok zordur. Dişlerinin beyazlığını göstermek için ağzını sonuna kadar açan grotesk bedeni ‘deli’ olmakla tehdit edecek yapılarında olamayacağını söyleyebiliriz böylece. Yağmur mevsiminin sonunda Nijerya’nın Sahel steplerinde yaşayan Wodaabe Göçebe Halkı’nın Gereewol adında olan eş seçme törenlerindeki, makyaj yapan erkeklerin gözlerini ve ağızlarını açabildikleri kadar açıp dans etmeleri buna iyi bir örnektir. Doğa üzerinde sürekli yer değiştiren beden ve toplum(ki toplum da bir bedendir) için bir "akış"tan bahsedebiliriz. Toprak parçasına sadık olmadan üzerinde sürekli hareket eden bir nevi ‘kayan’ bedenlerin yüzlerindeki "ahlak-tanımaz kayış"ı da böylece anlamlandırabiliyoruz. Fakat Gregor Samsa elbette bu dünyaya ait değildir. O yukarıda bahsettiğim yerleşik-kent toplumu içerisinde kemikleşmiş bir bedenin kişisidir.

Ailesinin günden güne Gregor’dan nefret eder konuma geçmesini de anlamaya çalışmamız gerekmekte. Gregor’un bu böceğin içinde bir yerlerde saklı olduğu ve her an geri gelebileceği umudu zayıfladıkça, ailesinin gözünde giderek bir ucube kıvamına ulaşmaktadır Gregor. Bu durum bizi Johann Lavater’in fizyognomi çalışmaları üzerine düşünmeye götürüyor. Lavater, insanların dış görünüşüne bakarak ruhsal durumlarını kestirmeye çalıştığı gibi, bedenin parçalarının şeklinden, renginden ve diğer özelliklerinden; insanın ahlak ve doğasına dair bilgilere ulaşmayı amaçlıyordu. Gregor’un ailesi tıpkı bir fizyognomist gibi onu gözlemliyordu. Ona karşı olan koşullu bağlılıkları(eve para getiren oğul), bu koşulların gerçekleşememesiyle zamanla son bulacak ve bu böceğin bir "yoz beden" olduğuna, onun artık Gregor’u kendi potasında eriterek yok ettiğine inanacaklardır.

Gregor zamanla duvarlarda gezinmeye başlayacak, ulu orta yerlere pisleyecek, hatta böylece kendisini daha iyi hissedecektir. Bu aslında, onu gözlemlerken şekillendirmeye de çalışan aile(iktidar)’ye karşı grotesk bir başkaldırıdır. Çünkü grotesk beden, iktidarın istediği kapalı bedenin aksine; gözenekli geçirgen yapısıyla; çok da ‘yasal uygarlık’ telaşı olmayan evrenin akışıyla sürekli ilişki içinde bulunan bedendir. Üstelik Gregor’un bu yeni biçimi, yirminci yüz yılın Sosyal-Darwincileri olan Ernst Kretschmer ve William H. Sheldon ikilisinin, insanın evrimsel gelişimine göre belirledikleri beden tip ve mizaçlarından da hiç birine uymamaktaydı. Temelinde ırkçı düşüncelerin yattığı bu fikirlerin yanında, Gregor’un ailesinin ondan kurtulma niyeti; bize özellikle Ari Irkı İdeolojisi’ne inananların tahayyülü olan ‘toplumdaki yoz bedenleri teşhis edip, ortadan kalma’ projesini anımsatmaktadır.

Tüm bu bilgi ve yorumlar ışığında, Gregor’un bir böceğe dönüşmesinden ziyade, ailesinin ona karşı nasıl dönüştüğü ve bu dönüşümün arka planında yatan dinamiklerin de Kafka için ne denli önemli olduğu açıkça belirtilmesi gereken hususlardır kanımca.

Kafka'nın Elyazısı
"Son konuşmamızda bana, Ottomar Starke’nin Dönüşüm için bir kapak resmi hazırlayacağını yazmışsınız. Bunu okuyunca küçük ama sanatçıyı ‘Napoleon’dan tanıdığım kadarıyla, herhalde çok gereksiz bir korku uyandı içimde. Yani Starke gerçekten bir kitap resimleyicisi olduğundan, doğrudan böceğin resmini yapmaya kalkışabilir gibi geldi bana. Sakın yapmasın böyle bir şey, lütfen! Niyetim, böylece onun yetki alanını kısıtlamak değil, öyküyü doğal olarak daha iyi bildiğim için, kendisinden yalnızca bir ricada bulunuyorum. Böceğin resmi yapılamaz. Dahası, uzaktan bile gösterilemez. Böyle bir niyet yoksa eğer ve dolayısıyla isteğimde gülünç kaçıyorsa – daha iyi. Ricamı iletir ve desteklerseniz size çok müteşekkir kalırım. Resimleme için benim öneride bulunmama izin verilseydi eğer, o zaman anneyi, babayı ve Müdür beyi kapalı kapının önünde gösteren veya daha da iyisi, anneyi, babayı ve kız kardeşi aydınlık odada, yandaki karanlık odada açılan kapıyı da açık dururken sahneleri seçerdim."
[Kafka’dan Kurt Wolff Yayınevi’ne, Prag, 25 Ekim 1915]

Bu yazımda öncelikle Gregor Samsa’nın bir böceğe dönüşümünü kurgusal ve kuramsal olarak anlamaya çalışırken, Gregor’un yaşadığı köle hayat(lar)ını dönüşümün sebeplerinden biri olarak değerlendirerek, onun yeni formunu ‘yabancılaşan beden’ diye isimlendirip Marks’ın penceresinden anlam yüklemeye çalıştım. Fakat dönüşümü bununla sınırlı tutmak eksik-tanımlı, cüretkâr olacaktı. Akabinde bir başkaldırıdan, bilinçaltında başlayan bir başkaldırıdan bahsettim; elbette bu bilinçaltı kendine uygun formu yarattı: "yeniGregor. Bu başkaldırıyı; yerleşik toplumlardaki beden üzerine hegemonya kurmuş olan her türlü iktidarın, onu kanonlaştırma -belki de sistem adına işlevsel bir meta, pragmatist bir nesne- formuna sokma girişimlerine grotesk bir tavır olarak tanımladım. Çünkü o, tam da böyle bir kent hayatı sürmekteydi ve Kafka bu ayrıntıları okura aktarmakta oldukça cömert davranmıştı. Kafka’nın yayın evine yazdığı mektupta tarif ettiği kitap resmini düşündüğümüzde de tekrardan anladığımız; Gregor’un ailesinin tıpkı bir fizyognomist gibi onu gözlemlemesi, Gregor’un geri gelmemesi ve ona karşı olan koşullu sevgilerinin(koşulların gerçekleşmemesiyle) son bulması olayları; aynı zamanda ailesinin de ona karşı bir dönüşüm yaşadığının göstergesiydi. Onu gittikçe yoz beden olarak görmeleri, yeri geldiğinde ondan kurtulmak istemeleri; iktidarın her türlü grotesk tavrı ortadan kaldırma isteminin metaforuydu elbet. Nihayetinde yeni Gregor, Sosyal-Darwincilerin ortaya koydukları hiçbir tip ve mizaca uygun olmayan -sözüm ona- bir yoz bedenden ibaretti onlara göre. Ailesinin, bu durum ve olaylar karşısındaki amacını ise; "Ari Irkı" ideolojisine gönderme yaparak; Gregor Samsa ve ailesi arasındaki rekabeti "beden-doğa" metaforları üzerinden anlatmayı denedim.
Ekrem Baş

6 Eylül 2013 Cuma

Suriyeli Çocuklar ve Yeni İstanbul

Dün kapının önünde top oynayan çocuklara rastladım. Beni görünce soğuk ve ürkek bakışlarla süzdüler. Gözlerinde, sorgulayan bakışlarında derin bir güvensizlik ve sığınmışlık vardı. Aralarında anlamadığım bir dilde telaşlı konuşmaya giriştiler bir lahza beni fark edince. Karara varmış olacaklar ki sus pus oldular. İsteksizce oyunlarını bıraktılar. Yanımdan kaçarcasına sessizce uzaklaşmaya başladılar. Zeytin gözlü ve samimi bakışlı en küçüklerinin kısa kesilmiş saçlı başını sevdim yanımdan geçerken. Dudaklarında utangaç bir gülümsemeyle koşarken kıkırdıyordu.

Bu çocuklar aylardır bizim evin önündeki parkta oynuyorlar. Geçmişlerini ülkelerini kavuran savaşa emanet bırakıp, İstanbul'da yeni bir hayat kurmaya çalışan Suriyeli elit ailelerin çocukları bunlar. Elit çünkü burada ev tutabilmiş, tutunabilmişler. Parklarda yaşamıyorlar. Her şeyden habersizmiş gibi yapıp oradan oraya koşturarak, bağırarak, isyan ederek eğleniyorlar. Aileleri de onlarla birlikte. Fakat onları fazla göremiyorum. Saklanıyorlar sanki.  Kimi zaman apartmandan çıkarken rast geliyorum yaşlılarına. Suç işlemişcesine anlayamadığım bir edayla boyunları büküp yanımdan uzaklaşıyorlar.

Genç kızlar biraz daha mutlu görünüyor. Minibüste yeni yeni öğrendikleri bozuk Türkçeleriyle "şurdan bir kişi alır mısın" diyorlar muzipçe. Kim bilir belki burada kendilerini daha özgür hissediyorlardır. Savaştan kaçıp  Türkiye'de yeni bir hayat kurma hayali, belki iyi bir Türk erkeğiyle evlilik ya da  okuyarak iyi bir işe girmek, hulasa daha insanca bir hayatın özlemi var dileklerinde .Yol boyunca Suriye onların gönüllerinde artık çok gerilerde kalmış gibi aralarında yüksek, umut dolu bir sesle konuşuyorlar. Çekingen fakat meraklı bir hal seziliyor hareketlerinden.

Bugün İstanbul yeni göçmenlerini bünyesine katıyor. Yeni bir şehir doğuyor yavaş yavaş. İstenilen bu mudur bilinmez ama her şehir gibi İstanbul'da şekil değiştiriyor. Bu bir evrim gibi. Şehirlerin evrimi. Kovulan Rum, Ermeni ve Yahudilerin yerini Afrikalı siyahiler, savaş mağduru Suriyeliler, iş umuduyla çalışmaya gelen Türkmenler, Özbekler, Gürcüler dolduruyor. Büyük şehrin umudu karın doyurmasa bile bu insanlara hiç olmasa da bunu vadediyor

Ve 2010'ların İstanbul'u bu evrimin eşiğinde her geçen gün büyüyor.

7 Ağustos 2013 Çarşamba

THE LAST OF US

Sevgi, insanı sevilenden gayri herkesi mahvetmeye gebe olabilir mi? Ya da sevgi için bir cana kıymak insanı kötü yapar mı? Sevginin yaratmakla mükellef olduğu kötülük acaba hakiki kötülük müdür? İyi ve kötü arasındaki farkın ayırt edilemez olduğu durumlar mümkün müdür?

Video oyunlarında aslında pek önemsenmez hikâye. Genelde belli yaş gruplarına hitap ettiği düşünülen oyunlarda oynanabilirlik ve grafik kalitesi başat unsurlardır. Ancak nitelikli oyunlarda –ki bunlar artık sanat mertebesindedir- tüm oyun boyunca sorgulanan bir ana fikir etrafında gelişen hikâye örgüsü hemen göze çarpar. Bu oyunlar insana özgü olanı elinden geldiğince sorgulamanın peşindedir. Kimileri siyasi eleştiriler getirir bıyık altından sisteme ( Metal Gear Solid 4), bazıları bize karanlıkta kalan hisselerimizi vahşice hatırlatır (Heavy Rain), ya da giriş paragrafında sorgulananları yürekten hissetmemizi sağlayan The Last of Us gibi şaheserler vardır ki  bunlar unutulmazlar arasında yerini alır.

The Last of Us, tüm bu derin suallerin minvalinde hayata tutunmaya çalışan Ellie ve Joel’in sıradışı yolculuk öyküsü. Nitekim bu öykü daha doğrusu bunun işlenişi ile oyun sanatında bir devrim yapıyor The Last of Us.

Öyle pek farklı gözükmeyen sıradan denebilecek konseptiyle bir kıyamet sonrası Amerika’sındayız. Her yer salgın sonrası yerle bir olmuş. Etrafta virüs gibi insandan insana kan yoluyla bulaşan bir mantar türünün, beyinlerinde üremesi sonrası beden kontrollerini kaybederek gün geçtikçe saldırganlaşan insanlar cirit atıyor. Aynı zamanda birkaç kişiden mürekkep çeteciler acımasızca insan avındalar. Diğer yandan ordu karantina bölgelerinde ateş böcekleri adı verilen ve amaçlarının dünyayı bu illetten kurtarmak olduğunu söyleyen silahlı bir grup ile çatışma halinde. Tek kelimeyle insanlığın unutulduğu bir dünya burası. Bu hengâmenin içerisinde 50’li yaşlarındaki Joel ile 14 yaşındaki Ellie’nin öldürerek hayatta kalma mücadelesindeyiz.

Az öncede belirttiğim gibi sıradışı bir senaryo yok oyunda bu anlamda. Ama hikâyenin işlenişine ve karakterlerin yaratımına gelindiğinde işler değişiyor. Nedir peki bu kalitenin nedeni? Ellie ve Joel’in arasında geçen diyalogların sahiciliği, alışılageldik Amerikan kendini beğenmişliğinden uzak doğal jest ve mimikler, oyun boyunca dozu düşmeyen yalnızlık hissinin ve zaman zaman korkunun bu manada akışa dâhil edilmesi, abartıya kaçılmadan verilen aksiyon dozu, iki ana karakterin geçmişinin ve mizaçlarının ustaca kurgulanışı, doğal insan davranışları ile oyuncunun rahatça empati kurulabilmesine imkan sağlaması ve en mühimi tüm bunların göze sokulmadan dozaj dozaj hikayeye harmanlanması. Liste uzayıp gider. Zaten usta hikaye yazarlarına dönüp şöyle baktığımızda onları konularından ziyade bunu nasıl anlattıkları klasik yapar. Nitekim The Last of Us bunu oyun sanatında bir kez daha doğruluyor.

Hikâyeden bahsederek oynamak isteyen dostların keyfini kaçırmak niyetinde değilim ama oyunda zaman zaman karşılaştığımız acı anlardan birinden bahsetmeden geçemeyeceğim. Bunun gibi onlarca olduğu için aflarına sığınıyorum. Oyunun kanalizasyonda ilerlediğimiz bir bölümü var. Burada karanlık odalardan birine girdiğimizde fenerimizin ışığı zemine yazılmış They didn’t Suffer yazısına denk geliyor. Bu yazının bir-iki metre ilerisinde cesedi çürümüş bir adamın hemen yanı başına bıraktığı bir nota denk geliyoruz. Notta etraflarının enfeksiyonlular tarafından sarıldığını dile getiren ve bu nedenle dönüşmektense kendinin ve çocuklarının canına kıyan bir babanın son cümlelerini okuyoruz. Hemen yanı başında üzeri gri bir bezle örtülmüş ve sadece bilek kemiklerinin belli belirsiz göründüğü minicik spor ayakkabılarıyla küçük çocukları görüyoruz. İç burkan bir sahne.

Oyunda girdiğimiz kimi terkedilmiş evlerde bazı günlük parçaları buluyoruz. Bu kağıt parçalarında salgın sonrası insanların başlarından geçenlere şahit oluyoruz. Çocuklarını erzak için evde yalnız bırakmak zorunda kalan bir annenin geride kalan yavrularına ikazlarına, ya da birileriyle birlikte yola çıkma kararı aşamasında olan ev ahalisinin çaresizliklerle dolu cümlelerine rastlayabiliyoruz. Böylelikle oyun bizlere diğer insanların başlarından geçenleri yeniden yaşama fırsatı sunuyor. Bazen bu insanların cesetleriyle karşılaşabilmemiz de hikâyeyi çok farklı boyutlara taşıyor.

Oyundaki kimi süprizler işleyişteki vurucu noktaları oluşturuyor. Yolda karşılaştığımız bizim gibi hayatta kalmaya çalışan insanlarla yaşadıklarımız, ani saldırılar, kapana kısıldığınızda çıkış yolları aramak, girdiğimiz oteller ve hastanelerde karşılaştıklarımızla tempo yukarılara taşınabiliyor.

Hikâye üzerine daha fazla bir şeyler söyleme niyetinde değilim. İşin tadını kaçırmamak için olabildiğince homurdanarak yazmaya çalıştım. Oyunun grafikleri de ayrı bir unsur bu kalitede. Öncelikle karakter tasarımlarımdan bahsetmeliyim. Joel ve Ellie’nin yüz modellemeleri çok başarılı: yüzdeki kırışıklar, saçlardaki sahicilik, karakterler konuşurken ya da olaylara tepki gösterirken yüzün aldığı biçimlerdeki inandırıcılık, aşınmış elbiseler, yürüme ve koşma modellemelerindeki gerçeğe sadakat ve daha niceleriyle nitelikli bir karakter modellemesine sahip The Last Of Us.

Çevre modellemeleri de ondan aşağı kalır nitelikte değil. Mesela yıkılmış bir ev veya yıllarca kullanılmamış bir oda tam olması gerektiği gibi gözüküyor veya terkedilmiş sokaklarda çürümüş bisikletler, arabalar, ot bürümüş ev cepheleri gerçekte olsa bundan farklı olmazdı dedirtiyor. Detaylardaki dikkat ve özen çevre modellemelerini şu ana gördüğüm en iyisi yapmayı başarıyor. Diğer yandan ışığın kullanımı da bu çevre dizaynlarını bir üst perdeye taşıyor. Alan aydınlatmaları, camlardan süzülen ışık huzmeleri, suyun üzerindeki yansımalar, gölgelendirmelerdeki hassaslık ve eklenebilecek pek çok detaylı çalışma ile realist yağlı boya tablolardakini aratmayacak görsellikte bir iş çıkmış ortaya.

Sesler ve bilhassa seslendirme çok profesyonel. Konuşmalar yüzeysel değil, vurgu ve seslerdeki tokluk ya da tizlik çok iyi dengelenmiş. Mesela Joel heyecanlandığı ve panik yaptığı bir durumda sesindeki telaşı ve paniği hemen hissediyorsunuz. Karakterin sesi tizleşiyor ve kısılıyor. Bunu her iki karakterin seslendirmeni içinde söyleyebileceğimiz için mükemmel bir dublaj çıkmış meydana. Seslendirme sanatçıları Troy Baker ve Ashley Johnson ayakta alkışlanmayı hak ediyor bu nedenle. Çevreden gelen sesler de yine kaliteli kaydedilmiş. Akan suyun sesi, duvarın arkasında bağırıp çağıran bir hastalıklı ya da at sürerken atın homurtuları ve nal sesleri kulak tırmalamıyor. Silah sesleri de tüm bunlardan aşağı kalır nitelikte değil. Özellikle tüfek seslerindeki gerçekçilik kulak doldurur cinsten. Hepsi olması gerektiği gibi yerli yerinde seslendirmeler.

Oyunda vuruş hissi çok başarılı. Birini vurduğunuzda tepkisini hemen hissedebiliyorsunuz. Silahın tepmesi, elde sallanması, şarjör değiştirme süresi hepsi gerçekte olacağı gibi. Ayrıca bir insana ateş ettiğinizde merminin türüne göre hasar alması çok iyi düşünülmüş. Pompalı bir tüfekle kolunu ateş ettiğiniz bir düşmanın kolu kopabiliyor ya da attığınız bir çivili bir bomba sonrası bir çeteci havaya uçarak bacağını kaybedebiliyor. Okla vurduğunuz birisiyse bir süre hareketsiz kaldıktan sonra yere yığılıyor. Karpuz gibi yere yığılan gerçek dışı bir fizik motoru bu oyunu katledebilirdi. Fakat The Last of Us’ın ekibi çok güzel bir fizik motoru tasarlamış ve bunu mükemmel uygulamış.

Oyunun yapay zekâsı konusunda kimi eleştiriler okudum. Zaten ne yapacağını kendisi de bilmeyen akıl sağlığını kaybetmiş ve kudurmuş bir köpek düzeyine inmiş hastalıklıları saymazsak, diğer düşman insan unsurlarının yapay zekâsı iyi düzeyde. Ancak zaman zaman tekleyebiliyorlar. Nereye gideceğini şaşıran insanlara rastladım oyunda. Ama bunun haricinde alarm durumuna geçtiklerinde sizi gerçekten arıyorlar ve bulduklarında çok zorlayıcı olabiliyorlar. Ben naçizane yapay zekânın biraz daha zorlayıcı olması gerektiği kanaatindeyim. Ömrünü insan avında geçirmiş çetecilerin daha kurnaz olması gerekirdi diye düşünüyorum. Bu manada bir geliştirme paketi yayınlanırsa hiçbir sorun kalmayacaktır.
Oyunda eksik noktalarda biri de sıkıştığımız bir yerden çıkış yoluna ulaşmaya çalışırken hep aynı tip bulmacaları kullanıyor olmamız. Burada çeşitlendirmeye gidilebilirdi. Zaman zaman zorlayıcı ve dikkat isteyen bulmacalar ve güzergâh bulmalar olsaydı daha iyi olurdu. Bu noktada tekrara düşüldüğünü belirtmeliyim.

Eksiklikleri elbet olacaktır ama artıları ile The Last of Us oyun dünyasında şu ana kadar yapılan tüm oyunlar içerisinde çok rahat ilk ona girmeyi başarıyor. Eskiden bir tabir vardı ve bu tabir şimdilerde anlamını yitirmeye başladı. Ama bu oyun için cuk oturacaktır. Film gibi oyun..
The Last Of Us kurgusu ve yapısı itibariyle girizgâhta sorduğum soruların cevaplarını arayan bir yapım. Yanıtlarını veriyor. Fakat bu yanıtlara katılıp katılmamak sizin elinizde. Joel’e saygı duyup duymamak sizin inisiyatifinizde. Onun tercihlerini bencillik mi addedersiniz ya da sevdiğini ikinci kez kaybetmek istemeyen yorgun bir babanın çırpınışları mı dersiniz. İşte buna vereceğiniz yanıt bu sorulara vereceğiniz cevapları da belirleyecektir.

 Alın, oynayın ve oynatın. Ama +18 ibaresine dikkat ederek yapın bunu. Küçük yaştaki çocuklar için içeriği nedeniyle uzak durulması gereken bir oyun.







20 Temmuz 2013 Cumartesi

Siyaset benim mutluluğum için var

Siyaset hele ki günlük olunca bazen çok saçma görünmeye başlıyor.  Birbirlerini tan vakti geçmeye çalışan horozlar gibi biri burada diğeri şurada durmadan ötüyor. Siyasetin an be an hayatımızı farkında olmadan kontrol ettiğinin farkındayız. Somut gerçekleriyle her an etrafımızda. Ancak siyasilerin günlük söylemleri, siyasi köşe kapmacaları bizi ne kadar ilgilendiriyor? Kendi seçmenini memnun etmek için atılan karşılıklı yemler ve rövanş sebepleri sabah uyandığımda benim hayatımda nasıl bir değişime neden oluyor?

Kuru gürültü baş ağartır. Can yakar. Benim mutluluğum için politika yoksa niçin var?

Geçen Google’da ülkelerin gelişmişleri ile ilgili tablolara göz gezdiriyordum. Ordusu, ihracat-ithalat rakamları, büyüme oranları. Şu sonuca varmak uzun sürmedi: Bir ülke vatandaşını ne kadar mutlu edebiliyorsa o kadar güçlüdür. Bireyin mutluluğuna odaklanan siyaset o ülkeyi müreffeh kılar. Yoksa vatandaşından canını feda etmesini isteyen devlet değil.

Mesela bir ülkeyi şehirleri ele verir. İstanbul’da yaşayan herkes bu şehrin ne kadar yorucu bir megakent olduğunu bilir. Trafik, çarpık kentleşme, gürültü, şiddet vs. Mutlu olmanın zor olduğu bir yerdir burası. Zengin olman gerekir mutluluk için. Orta direğe bir şey sunamaz. Onlar da bir AVM’den diğerine mutlu olmaya çalışır. Ne yapsın zar! Ama şöyle nüfusu birkaç milyonluk bazı şehirler vardır. Bu şehirlerin bağlı bulunduğu ülkelerin ordusu öyle kuvvetli değildir, küçüktürler,  dünya siyasetine yön vermediklerini görürsünüz. Ama insanı “sağlıklı” bir şehirde yaşar. Bisikletiyle isteği yere gidebilir. Sineması AVM’de değil sokaklardadır. İstediği her yere rahatça gider. Metrosu, tramvayı vardır.Öyle evden çıkınca trafiğin kurbanı olmaz insan. Suç oranı düşüktür. Gece yaşam suskunlaşır. Mimarisiyle büyüler. Kısacası mensubu mutludur bu şehirlerin. Ülkesi kendisi için yaratılmıştır. O ülkesi için değil.

Siyaset benim için yoksa niçin var?

Son bir aydır büyük bir bıkkınlıkla izliyorum şehrimi. Hürrem gibi bir tükenmişlik sendromu içinde gibiyim. Kaçasım var. Ama burada kalmaya zorunluyum. Onun için son bir aydır adam gibi haber izlemiyorum. Tarih okuyorum. Hem de böyle romantik olanlarından. Bir tarihçi bu işle ilgilenenlerinin çoğunun şu anda olan şeylerden kaçarak bu bilime merak sardığını söylemişti. Çok doğru. Bir numaralı panzehir Tarih. 
Ayrıca ps3’te Last of Us gibi mükemmel bir oyunla haşır neşirim. Aşikâr ki bu da bir kaçış. Sonra bunun bir incelemesini yapmak istiyorum blogta ayrıca. Bakalım.

İki kez tatile çıkmama rağmen hala kurtulamadım bu kaçış isteğinden.
Niye yazdım bunları peki? Şöyle ki, beni kaçıran ve bugün şehrime yabancılaştıran ne? Yine siyaset. Geçmiştekilerin öngörüsüzlüğü, şimdikilerin çığırtkanlıklarının bedeli bunlar.


Uzun lafın kaymağı, siyaset benim mutluluğum için var.