5 Mart 2013 Salı

Антон Павлович Чехов


Anton Çehov’un hikâyeciliğini izah etmek benim gibi bir yeni yetme için oldukça zor. Hikâyelerinin okunmasının kolay olduğuna, kısa cümlelerle ve çok uzun sayılmayacak diyaloglardan mürekkep olmasına asla aldanmayın. Çünkü o Çarlık Rusya’sı edebiyatının en derin yazarlarından biri, kanaatimce en derini ve sanılanın aksine anlaşılması en zor olanı.

Çehov’un hikâyeleri Rusya’nın her kesiminin az ya da çok her sınıfı konu edinmiştir. Nitekim bunu dönemim moda anlayışı  didaktik bir tutumla yapmaz. Evet, sınıfları anlatır ama bu çatışmayı ana minval olarak belirlemez. İnsanı anlatmayı yeğler o. Karakterleri, tipleri kendi iç mücadeleleriyle, çatışmalarıyla, aşklarıyla ve her şeyleriyle yansıtır. Vladamir Nobokov bunu kendine has şahane üslubuyla şöyle dile getiriyor.

Başka değişle Çehov, karakteri bir ders aracı yapıp, Gorki’ye ya da her hangi bir Sovyet yazarına sosyalistçe bir gerçek gibi görünecek şekilde, onu başka bakımlardan çok iyi göstermektense (sıradan burjuvazi hikâyelerinde, annesi ya da köpeğini seven adamın kötü biri olamaması gibi), siyasi mesajları veya edebi gelenekleri umursamaksızın, “yaşayan” insanı sunar bize.

Işıklar hikâyesini anımsayalım mesela. Rusya kırsalında demiryolu döşeyen bir mühendis ve yardımcısına bir gece konuk olan kentlinin (kim olduğunu anlayamadığımız, hikâyeyi bize eski bir hatırasını anlatırmış gibi anlatan birinci şahıs) birlikte geçirdikleri bir gün konu edilir. O dönemin “moda”sının aksine Çehov toplum siyasine açıktan açığa el uzatmaz. Von Ştenberg ve Mühendis arasındaki felsefi  tartışma üzerine konu gelişir, yayılır ve serpilir. Mühendis, yardımcısının nihilist görüşünü eleştiriye tutar ve kendi hayatından verdiği  gençliğindeki aşk macerası örneğiyle karşısındakini iknaya çalışır. Arka planda 1890’ların sanayisinde gelişen ve bu sebeple sosyal hareketliliğin hiçbir dönemde görülmediği kadar yoğun Rusya’sı, ön planda Von Ştenberg’in hayatın temeli ve yaşamın anlamı, varlık üzerine iç mücadeleleri. Fakat tastamam Anton’un tüm entelektüel karakterlerinde görüldüğü gibi bu hikâyede de mühendis ve yardımcısı  özel hayatlarında birçok alanda yetersiz, bunalımlı ve bu yüzden de oldukça insan karakterlerdir. Nobokov bu yetersizliğe şöyle değiniyor.

Çehov’un entelektüelinde, insanın muktedir olduğu en derin edeple, ideallerini ve ilkelerini eyleme geçirme hususundaki neredeyse komik bir tür yetersizlik bir aradaydı; bir adam ki manevi güzelliğe, halkının refahına, evrenin refahına kendini vakfetmiş, fakat özel hayatında bir şey yapmaktan aciz; taşradaki hayatını bir ütopik hayaller sisi içinde ziyan ediyor; neyin iyi, yaşamaya değer olduğunu biliyor. Fakat aynı zamanda tekdüze bir hayat içinde çamura battıkça batıyor, aşkta mutsuz, her konuda umutsuzca yetersiz, bir türlü muvaffak olamayan iyi bir adan yani . Çehov’un tüm hikayelerinde –doktor, öğrenci, köy öğretmeni ve birçok profesyonel insanın kılığında yer alan karakterdir bu.
Çehov Ailesi

Bunun için Çehov’un Taşralı adlı hikâyesindeki ana karakter zengin mimarın oğlu boyacı genç misal olarak verilebilir. Sisteme boyun eğmeyen, şehrinden ve onun değerlerinden nefret eden bu adam, özel hayatında son derece başarısızdır. Karısından sadece 6 ay sonra ayrılır, tarımı beceremez, köylülerle ve yanında çalıştırdığı kimselerle kavgalıdır. Fakat Çehov bu karakterleri bilerek seçer, niyeti taşıyamamağı yüklerin altında ezilen bu insanları her ne olursa olsun iyi niyette olmalarıdır ve Çehov bunu yeni Rusya için bir şans olarak telakki eder. Bunların yaptıkları şimdi olamasa bile gelecekte Rusya’yı ileriye taşıyacaktır.

1893’te kaleme aldığı Kara Keşiş’teki ana karakter Kovrin’i anımsayalım. Kovrin kendisini yüce bir amaçla yaratıldığına inanır ve bu nedenle daha önce nereden duyduğunu bilmediği gezgin, hayalet bir keşişle eski çiftçi ahbabının evinin bahçesinde karşılaşır. Keşiş bir bilgedir ve Kovrin ile onun düşünceleri üzerine zihin açıcı tartışmalara girer. Bu bir zaaftır aslında. Nitekim Kovrin bunun bilincindedir. Deliriyordur. Bu hiç sağlıklı değildir oysa ki ama Kovrin bunu hiç umursamaz. Yaşlı keşişle bahçede geçen şu konuşması aslında öyküyü şekillendiren temel fikirlerden birini vermekle birlikte, Çehov’un entelektüellere olan doymak bilmez gözlem iştahını gösterir bizlere.

Kovrin başlar konuşmaya,

“Ancak buradan ayrılıp gittiğinde, ‘Gerçekten’ öyle biri var mıydı diye sorarak tedirgin olacağım. Sen benim zihnimin yarattığı hayalsin, sanrısın. Bu durumda hasta ruhlu bir adamım ben normal sayılmam.”

“Öyle olsa ne çıkar? Bunda şaşılacak bir şey yok. Sen hastasın düş gücünün üstünde çalışıyorsun, iyice yorgun düştün. Demek oluyor ki, sağlığını yüce düşünceye kurban etti, yakın bir gelecekte yaşamını da o uğurda harcayacaksın. Bunda bir kötülük var mı? Yetenekli, soylu kişilerin asıl amaçladıkları bu değil midir?

“Ruhça hasta olduğumu bildiğim halde kendime nasıl inanırım.”
“Peki, insanların peşinden koştukları dâhilerin hayal görmediklerini mi sanıyorsun? Bilim adamları, dâhilik ve delilik arasında kıl payı fark olduğunu söylerler. Aziz dostum yalnızca sıradan insanlar ile sürü halinde yaşayanlar sağlıklı ve normaldir. Sinir çağı, aşırı yorgunluk, bozulup dağılma gibi deyimler sizler için kullanılmamalı; yaşamın amacını topluca bulunmakta görenler korksunlar böyle sözlerden”

“Ama eski Romalılar sağlam kafa sağlam bedende bulunur derlerdi”
“Eski Romalılar ve Yunanlıların söylediklerinin hepsini doğru mu sanıyorsun.Ruhsal yücelik, coşku, vecit gibi deyimler peygamberleri, ozanları, ülküleri uğruna acı çekenleri  ilgilendirir, bunların insanın hayvansal yönüyle, başka bir değişle bedensel sağlığıyla ilgisi yoktur. Yineliyorum. Eğer doğal, sağlıklı biri olmak istiyorsan doğruca sürüye katıl.

Eşi Olga Knipper ile
Ardından Kovrin’in “hasta” olduğu anlaşılır. Hastalık döneminde eşi Tanya ve babası ile mutlu olan Kovrin tedavi sürecinde  iyileştikçe eski Kovrin değildir artık. Çekilmez, ketum biri olup çıkmıştır. Bu normalleşme süreci Kovrin’i insani ilişkileri bağlamında  çatışmaya sürükleyecek, Kovrin eşinden ayrılacak ve eşinin babasının ölümüne neden olacaktır. Kovrin’in iyileştikten sonra Tanya’ya şu serzenişte bulunduğunu görürüz.

“Buda, Muhammet ve Shakespeare ne talihli kişilermiş ki, sevgili yakınlarıyla hekimler onları coşkuya kapılıyor, esinlenip vecde geliyorlar diye tedavi etmeye kalkışmamışlar” dedi.” Muhammet sinirlerini yatıştırmak için potasyum klorür alsa, günde iki saat çalışsa, süt içse bu olağanüstü insandan günümüze kala kala azıcık bir şey kalırdı. Hekimlerle iyi yürekli yakınlarımız bize öyle şeyler yapacaklar ki, sonunda insanlar salaklaşacak, sıradanlık deha sayılmaya başlanacak, ortada uygarlık diye bir şey kalmayacak. Sevgili yakınlarım size ne kadar minnettarım bilemezsiniz.”

Çehov karakterleri asla mükemmel değildir, standarte edilmez, örnek gösterilmez, ‘bakın bu olun denmez’. Aynı zamanda Çehov kahramanlarını yer yer fikir ve davranışlarıyla çarpıştırırken taraf tutmaz. İki düşünceye de eşit fırsat verir. Yazarken düşünmesinden kaynaklı olabileceğini düşündüğüm bu Çehovyen unsur hikâyelere bambaşka bir hava katar. Siz  hikâyesini okurken, yazarın bir tarafı yeğlediğini ve o karakteri şahlandırdığını asla görmezsiniz. İyi ya da kötü, alçak ile üstün vb. ayrımlarını yoğun hissetmesiniz. Çehov bu oluşturduğu gri alanıyla Rus Edebiyatı’nda fark yaratmıştır. Vladimir Nabokov bu griliği şöyle tasvir ediyor Çehovyen dili de es geçmeden.

Kelimelerin aynı loş ışığın altında, tastamam aynı gri tonda tutarak yapar bunu. Eski bir bahçe çitinin rengiyle, alçak bir bulutun rengi arasındadır grinin bu tonu. Çehov’un ruh halleri zenginliği, etkileyici zeka titreşimleri, karakter çizimlerindeki iktisatlılık, canlı ayrıntılar ve insan yaşamının solgunlaştırılması –Çehov’a özgü tüm vasıflar- hafiften yanardöner, puslu bir sözellikle sarmanalıp kuşatılarak güçlendirilmiştir.

Çehov’un hikayelerinin sonları, son cümleleri aslında bir son değildir. Hep bir üç nokta vardır buralarda. Sanki sesi gittikçe kısılarak kulakların duymaz hale geldiği bir piyano konçertosu ya da çölde yürüyen bir bedevinin zamanla gözden yok olması gibi hissettirir insana Çehov’un kendine has sonları. (Lise durum öyküsü demelerinin nedenlerinden biridir bu Çehov öykücülüğü için ancak bu uygunsuz bir ayrımdır.) Zaman içinde öykü soluklaşır, bulanıklaşır ve yok olur. Hayatlar onun hikayelerinde başlayıp bitmez asla, periyodlar uzun değildir. Bunun yanı sıra Çehov yarattığı karakterlerinin hayattaki kırılma noktalarına dokunur. Küçük Köpekli Kadın böyledir mesela. Gurov ve Anna’nın aşkları ikisinin de ruhlarında öyle bir kıvılcım yaratır ki, bu iki insan artık önceki yaşamlarına farklı, hafif bir tebessümle bakarlar. Bir Cinayet Öyküsü dindar bir ailenin cinayetle değişen hayatlarına gönderme yaparak nihayetlenir. Altıncı Koğuş’un doktorunun kendini keşfi ve ölümüyle biten yaşamı biraz daha keskin bir örnektir. Keza buradaki kırılma noktası daha göze batar ve okuyucuya alışılageldik sonlardan farklı bir son sunar. İoniç öyküsü kırılma noktaları arasında en öne çıkanıdır. Öykünün üçüncü bölümünün sonu ile dürdün başı arasında romantik Doktor İoniç’in birkaç sene içindeki bedensel ve düşünsel değişimini Çehov sadece bir paragrafta veriverir.

Dört yıl böyle geçip gitti. Kentte Startsev (İoniç)pek çok hastaya bakıyordu. Her sabah Diyalij hastanesindeki görevini çabucak bitiriyor, sonra kentteki hastalarının evlerine giderek gece geç vakitte dönüyordu. Çift atlı arabasını satmış, üç atın çektiği, çıngıraklı şık bir troyka almıştı. Bu arada şişmanladığını, yağ bağladığını, nefes darlığı çektiği için yaya yürümeyi tümüyle bıraktığını belirtelim.
Vladimir Nabokov

Çehov’un üslubu son derece sade ve kolay anlaşırdır. Ağdalı, lapa gibi cümlelere asla rastlamazsınız. Kısa cümleler ile ifade eder kendini. Üzerine ciltlerce roman yazılabilecek düşünceleri ve karakterleri, son derece tasarruflu olarak bir iki cümleyle anlattığı olur. Birisinin bir kelimeyi yanlış söylemesi, adamın dimdik yürüyüşü ya da o karakteri ele verecek bir işaret, mimik ya da nesne terci edilir karakterlerini analiz ederken.  Bu nedenle ayrıntılar çok dikkat çekicidir tasvirlerinde. Adriadna’daki şu betimlemeye dikkatinizi çekmek istiyorum.

Onunla ilk konuşup tanıştığımızda Adriadna adı beni çok şaşırttı. Bu güzel ad ona öylesine yakışıyordu ki. Zayıf, incecik, sülün boylu, esmer tenli bir kız düşünün. Yüz çizgileri de ölçülü ve son derece soylu.

Sayfalar dolusu doğa tasvirleri yabancıdır Çehov’a. Hikâyelere naz yapmadan tabiri caizse bodoslama girer. Bektaşiüzümü hikâyesinin hemen başında kısa ama çok kısa bir doğa tasviri sonrası nasıl karakterlerle tanıştırıldığımıza bir bakalım.

Sabahın erken saatlerinde başlamak üzere gökyüzünü yağmur bulutları örtmüştü. Havanın kapalı olduğu, tarlaların üzerinde bulutların asılı durduğu, her an yağmur beklediğiniz zamanlarda olduğu gibi durgunluğun ve serinliği yanı sıra bir sıkıntı da hissediliyordu. Baytar İvan İvaniç ile lise öğretmeni Burkin yorulmuşlardı, önlerindeki ova bitmezmiş gibi uzanıp gidiyordu.

Moskova’ya okumaya giden genç kızın eve dönüş hikayesi Baba Yurdunda’daki şu tasvirin canlılığını da eklemek isterim Çehov’un tasvir sanatını örneklemek için.

Önümüzde Donetsk demiryolu uzayıp gidiyor. Bozkırda güneşin yamacında cayır cayır yanan bir istasyondasınız. Çevrede ne gölgelik bir yer vardır ne de Tanrı’nın tek kulu. Bütün keyfiniz kaçar, çünkü tren sizi burada bırakıp gitmiştir, gürültüsü uzaklardan işitilirken yavaş yavaş tümüyle duyulmaz olur…
İstasyonun arkası ıpıssızdır, sizi karşılamaya gelenden başka araba görülmez ortada.  Yaylı arabanıza biner (tren yolculuğundan sonra ne hoş bir şey!) Bozkır yollarına vurursunuz kendinizi. Önününüzde Moskova yakınlarına rastlamayacağınız, tekdüzeliğiyle büyüleyici, sanki sonsuzluğa doğru uzanan görüntüler açılır birbiri ardından. Dört bir yanınızda bozkır, yalnız bozkır vardır… Uzaklarda bir yel değirmeni, küçük bir höyük, bir de taşkömürü taşıyan kağnı görürsünüz, hepsi o kadar… Kuşlar tek başlarına uçar gökyüzünde, ovanın üzerinden alçaktan süzülürken ölçülü kanat vuruşları uykunuzu getirir.

 O bize ipuçlarını verir, gerisini bize bırakır, karakteri diğer insanlardan ayıran bir-iki görsel özelliği, keskin bir nişan ile on ikiden vurmayı başarır. Bunun içinde kendine has bir dile sahiptir Çehov. Tolstoy’un yakın bir dostudur aynı zamanda Kırım yıllarından. Tolstoy sevgili dostunun edebiyatı hakkında bir yazarı en iyi bir başkası anlar düsturuyla şunları söylemiştir bir edebiyat dergisi için.
Tolstoy'un Çiftliğinde

“Bir sanatçı olarak Çehov, kendine özgü bir ekoldü. O, hayatın sanatçısıydı. Eserlerinin bir üstünlüğü de, Rus olsun olmasın herkesin onları anlayabilmesi ve anlatılanlarla kendini özdeşleştirebilmesiydi. Bu en önemli şeydir. Çehov, mesajlarına bakmaksızın yalnızca kendi gözlemlediği şeyler üzerine yazdı, ne gördüyse ve nasıl gördüyse onu anlattı. İçtendi, bu ise büyük bir erdemdir. İçtenliği sayesinde yeni yazma biçimleri; kanımca tüm edebiyat dünyası bakımından tamamen yeni biçimler yarattı. Dili kullanışı alışılmışın dışındaydı. Onu ilk okuduğumda dilinin bana garip ve beceriksiz geldiğini anımsıyorum. Ama ona alıştıkça hayran kaldım ve hiç alçakgönüllülüğe kaçmadan diyebilirim ki, teknik söz konusu olduğu sürece o benden çok daha üstündür. O tektir... O, eserlerini tüm yüreğimizle defalarca okuyabileceğimiz nadir yazarlardan biridir. Bunu ben kendi deneyimimden biliyorum.’’

Nabokov’un Çehov’un üslubu hakkında söyledikleriyse Tolstoy’u tamamlayıcı niteliktedir.

“Rus eleştirmenleri Çehov’un üslubunun kelime seçiminin vesaire, söz gelimi Gogol’ü, Flaubert’i ya da Henry James’i meşgul eden sanatsal kaygıların hiçbirini açığa vurmadığını belirtiler. Lügati fakirdir, söz bileşenleri alelade sayılır- gümüş tepside sunulan cafcaflı paragraflar, lezzetli fiiller, turfanda sıfatlar, nane likörü gibi lakaplar yabancıdır ona. Gogol gibi bir söz mucidi değildir Çehov; günlük giysileri içinde gider partilere. Böylece Çehov, bir yazarın söz tekniğinde bir fevkalade bir canlılık bulunmadan veya cümleleri bükmeye fevkalade önem vermeden de mükemmel bir sanatçı olabileceğinin iyi bir örneğini teşkil eder.”

Yakın arkadaşı Maksim Gorki ile
Çehov’un öyle dikkat çekici ve aforizma olarak adlandırılabilecek cümleleri vardır ki, bazen elinizdeki kitabı bir kenara bırakarak, o cümle üzerine düşünürken bulursunuz kendinizi. Çok iyi bir avcıdır bu manada Anton; lügati fakir olarak görülebilir ama düşüncelerini ifade edişi biçimi için bunu söylemek imkânsızdır. İlk dönem hikâyelerinin (1880-1885 arası) bir kısmı hariç neredeyse tümünde derin, yaratıcı, kendine has bu fikir ağları öykünün her sayfasına dolanır. Bu da öyküyü dinçleştirir, bunu arayan okuyucuyu, düşünsel yaratıcılığıyla bu ağa hapseder ve öyküsünü yumuşak bir ses tonuyla, eski bir anıdan bahsediyormuş gibi anlatmaya koyulur.( Bu aforizmaları derleyerek bir sonraki devam yazıma ekleyeceğim.)

Çehov’un duygusal zekâsının had safhada olduğu belirtmeye gerek yok sanırım. Müthiş bir gözlemciydi ve bu ona eşi bulunmaz bir yaratıcılık katıyordu. (Arkadaşlarının anılarında anlatılır tüm bunlar) Her şeyden öykü kotarabilecek bir dehadan söz ediyoruz. Bir gün evine gelen bir misafirinin nasıl bu kadar yaratıcı olabildiğini sorması üzerine, masada duran cam kül tablasına gösteren Çehov, istersen yarın bundan bir hikâye çıkabilir demiş ve hemen o anda yarattığı hikâyesinin ana hatlarını arkadaşına anlatmaya başlamıştı.

...

Kaynaklar
Vladimir Nabokov,  Rus Edebiyatı Dersleri, İletişim Yayınları
http://www.britannica.com/EBchecked/topic/108392/Anton-Chekhov/1297/Literary-maturity
Anton Çehov Bütün Öyküleri 6. 7. ve 8. Kitaplar (Everest Yayınları) Mehmet Özgül Çevirileri



21 Şubat 2013 Perşembe

Haluk Şahin ile İsmail Cem ve TRT Yılları Üzerine


İsmail Cem ile ilgili yazmış olduğum "Bu Macerayı Çok Güzel Yaşadım" adlı yazımın devamı niteliğinde yaptığım bir söyleşidir. Sevgili Haluk hocama hoş sohbeti ve ilgisi için sonsuz teşekkürler.  http://benimrehberim.blogspot.com/2012/03/bu-maceray-cok-guzel-bir-sekilde-yasadm.html

1-TRT’ye nasıl geçtiniz? İsmail Cem’in daveti üzerine mi? Kanaldaki pozisyonunuz neydi?

1974 yılı baharında ABD’de doktoramı tamamlayarak Türkiye’ye döndüm. Evli ve iki çocukluydum ve akademisyen olarak hayatımı sürdürme planım vardı. Basın Yayın Yüksekokulu mülkiyeye yani siyasal bilgiler fakültesine bağlıydı. Onlara döndüğümü söyledim. Onlar bana çalışmak istemeyeceğim bir kürsüde çalışmamı önerdiler, uzman olmadığım bir alandı bu ve ben bunu kabul edemeyeceğimi söyledim, sınava girmedim. Onlar bir sınav açacaklardı o dönemde. Bu sırada bir yakınımın kurduğu kontak sonucu kendimi TRT’nin yeni genel müdürü İsmail Cem’in makam odasında buldum. Orada konuştuk ve ben o zaman çiçeği burnunda doktoralı ki kitle iletişimi üzerine doktora yapmış bir gençtim. O da benden 1 yaş büyük genç bir gazeteciydi ve kendini hiç planlamadığı bir yerde bulmuştu. Yıldızımız barıştı, bana burada çalışmanızı isteriz, çalışmanızı arzu ederiz dedi. Program planlama açısından  ihtiyaçlarımız olacak çünkü biz stüdyolarımızda yeni yapımlar yapmak istiyoruz, siz bize isterseniz bunların koordinasyonunda yardımcı olursunuz dedi. Ben de memnun olurum dedim. Böylece böyle bir planım olmadığı halde birdenbire kendimi birdenbire TRT’de program planlamanın danışmanı olarak buldum.

2-İsmail Cem nasıl bir gazeteciydi? O dönemde kanal Avrupa’da kaliteli yayıncılık
 sıralamasında ilk 5’e giriyor. Peki, siz bunu nasıl gerçekleştirdiniz?

İsmail Cem çok iyi yetişmiş bir gazeteciydi. Kurduğu işler açısından ve background yönünden de çok uygun bir konumdaydı. Çünkü Türkiye’nin önde gelen sinemacılarından sinema şirketlerinden biri olan İhsan İpekçi’nin oğluydu. İpek Filmi bilirsiniz ve Abdi İpekçi’nin de yeğeniydi. O sırada Milliyet’in genel yayın yönetmeni olan Abdi İpekçi’nin yeğeniydi. İsviçre’de Hukuk okumuştu Cem, iyi yetişmiş bir insandı. İngilizcesi ve Fransızcası çok iyiydi. Çünkü Robert Koleji mezunuydu. Okumuş, sosyal olaylara ilgi duyan, tarihe özel bir merakı olan ve yedek subaylığı yıllarında Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi adında çok önemli bir eseri yazmış bir adamdı. Bir Türkiye bakışı vardı. Bir sosyal demokrasi nosyonu vardı. Gazeteciliğin toplumsal işlevi konusunda kafasında oluşmuş fikirleri vardı. Yani sadece gazetecilik yapmamış aynı zamanda yaptığı iş üzerinde düşünmüştü. Bu çok önemli bence. Yani bizde pek çok insan gazetecilik yapar. Fakat ben ne yapıyorum diye onun üzerinde düşünmez. Onu kuramsal olarak bir çerçeve içine oturtmaz, Cem bunu yapabilmiş olan bir insandı. TRT’nin o dönemdeki başarısının temel nedeni bir; Cem’in Türkiye vizyonu, çalışkanlığı ve birikimi, ikiniciyse; çok cesur bir şekilde bir araya getirdiği ekibiydi Yani TRT bir bürokrasi olarak kendi içine kapalı ve dışardan gelen tekliflere ve insanlara direnç gösteren bir kurumdu. Buna rağmen çiçeği burnunda bir insan olarak beni program danışmanlığına ve gene benden bir sene önce Amerika’dan dönmüş olan sinema konusunda çok yetkin bir arkadaşımız olan Mustafa Gürsel’i, Paris’ten Radyoların başına Hıfzı Topuz’u, haberlerin başına İstanbul’dan arkadaşım Mehmet Barlas’ı getirdi ve TRT içinden çok genç bir ekip çıkarabildi.  Düşün, o sırada TRT’yi yöneten yeni bir kadro olarak Cem 34 yaşında, ben onun danışmanı 33 yaşındaydım. Ankara televizyon yönetmenimiz Tarcan Güneş 30,  Mustafa Gürsel ise 31 yaşındaydı. Aramızda 35 yaşına gelmiş hiçkimse yoktu. Bir tek radyoların başındaki Hıfzı Topuz 50 yaşında falandı. Ama zaten radyolar ayrıydı ve biz televizyona yoğunlaştık.

3- Ne gibi işler yaptınız bu ekiple, hala adından söz ettiren, unutulmayan bazı yapımlardan bahsedebilir misiniz?

Türk toplumunda televizyona yönelik olarak müthiş bir merak vardı. Televizyon yeni yeni yayılıyordu. Programları çeşitlendirdik. Yurtdışından ilginç programlar aldık. Yurtdışından aldığımız programlarla yerli programlarımızı müthiş bir şekilde harmanlamaya başladık. İlk yerli dizileri yaptık. İlginç oturum programları yaptık. Kaynanalar, Aşk-ı Memnu falan bizim dönemimizde oldu.

4-İsmail Cem o dönemde kendisine birçok kanattan baskı geldiğini söylüyordu. O döneme kısaca değinir misiniz?

Şimdi şöyle Bülent Ecevit başbakan olduğu müddetçe hiçbir sorunumuz yoktu. Fakat Bülent Ecevit’in başbakanlığı o yılın sonlarına doğru sona erdi. Bu durumda  kendimizi çok zor bir durumda bulduk. Çünkü bir ara hükümet kuruldu, Sadi Irmak’ın başkanlığında. O zamanda çok fazla baskı olmadı denebilir. Fakat bunun arkasından Milliyetçi Cephe hükümeti kurulunca Süleyman Demirel’in başkalığında, Alparslan Türkeş ve Necmettin Erbakan’ın bir araya geldikleri sağcı bir hükümet çıkınca, solcu olarak bilinen bizim ekip, kendisini tehlikeli sularda buluverdi. Zaten onlarda baştan itibaren bizi istemediklerini ve ilk fırsatta bizi oradan atacaklarını söylüyorlardı. Nitekim bunun adımlarını atmaya başladılar ve bir kararla İsmail Cem’i  görevden aldılar. Cem’in üst düzeyde çok baskı altında kaldığı doğrudur. Fakat biz o baskılara karşı koyduk. TRT’de 500 Günde ayrıntılı olarak anlatıyor. Meclis komisyonlarında soruşturmalar açıldı.  Hakkımızda yıpratıcı yazılar yazıldı. Efendim, politikacılar orada burada yaptıkları konuşmalarda çok ağır şeyler söylediler. Yayınlara birtakım sınırlamalar getirmeye kalkıştılar, her çeşit baskı yaşandı ama bu daha çok Milliyetçi Cephe dönemine giderken iyice yoğunlaştı. Sonra da zaten görevden aldılar Cem’i. Ben de onunla beraber aşağı yukarı, yani bir üç ay sonra görevimden ayrıldım.  Zaten bu toplu istifalar bizim öyle olmasını istediğimiz bir şeydi. Çünkü biz ekip olarak TRT’yi bıkarak topluca İstanbul’a geldik. İstanbul’da Politika diye bir gazetece çıkardık.

5- Politika gazetesi serüveni nasıl gelişti peki? İsmail Cem ile orada da birlikteydiniz değil mi?

İsmail Cem ile tabi, İsmail Cem gazetenin genel yayın yönetmeniydi. Ercan Arıklı sahibi durumundaydı. Ondan sonra ben Mustafa Gürsel, Tarcan Güneş, Uğur Dündar birlikte ayrıldık TRT’den birkaç ay aralıklarla. Böylece ben Ankara’nın bürokratik yayıncılık hayatından, İstanbul’un yarışmacı gazetecilik hayatına geçmiş Politika gazetesiyle geçmiş oldum.

6-İsmail Bey ile çalışmanın size ne gibi bir getirisi oldu? Birbirinize gazetecilik özelinde ne gibi katkılarınız oldu?

İsmail Cem’den çok şey öğrendim çok yararlandım. Hiçbir olaya tek başına bakmanın yeterli olmadığını, daima daha büyük bir takım çerçeveler içerisine olayları koymanın yararlı olduğunu ondan öğrendim. Olayları çok boyutlu değerlendirme açısından onun gerçekten bana çok büyük yararları oldu. Türkiye’nin kendi değerlerine sahip çıkması konusundaki bilincimi Cem daha da pekiştirdi. Çünkü İsmail Cem bir Türkiye vizyonu olan bir insandı. Türkiye’nin büyük bir kültür birikimi üzerinde yükselmiş olan büyük bir bina olduğuna inanıyordu. Türkiye’yi hiçbir zaman, o zamanın bir takım insanları gibi üçüncü dünya ülkesi olarak görmüyor.  Tam tersine biraz Kemal Tahir’den esinlenerek kendine özgü bir gelişme şeması içinde farklı bir toplumsal kimlik oluşturmuş bir ülke olarak görüyordu. Müziğiyle, sinemasıyla, tiyatrosuyla, görsel sanatlarıyla Türkiye’ye özenle bakılması ve Türkiye’nin toplumsal değerlerinin ortaya çıkartılması gerekliliğine inanıyordu. Biz de o yönde yayıncılık yaptık zaten…(Burada Cem’in Yenileşmek kavramını soruyorum Şahin’e) Yenileşmek ama kökleri Anadolu’da ve Türkiye’de olan bir yenileşme bu. Yenileşme habercilik anlamına bir yenileşme, normal gazetecilik ölçütlerine TRT’nin geçişi bizimle beraber olmuştur. Mesela bundan evvel tamamıyla memur zihniyeti olan insanlar tarafından idare edilen bir kurumdu. Yani amirin ne dediğine daha çok önem veren bir habercilik anlayışı vardı ama biz haberciliğin kendi kuralları kendi dinamikleri olduğuna inanırdık.  O anlamda bir revizyon getirdiğimiz TRT için söyleyebilirim. Ayrıca benim Can Çekişen Bir Meslek Üzerine Son Notlar kitabımda anlattığım gibi Cem’in olguların ve olayların kendi başlarına devrimci bir potansiyel taşıdığına dair kesin bir inancı vardı. Yani bizim bir gazeteci olarak görevimiz olgulara ortaya çıkararak sunmaktır. Onun dışına başka bir şey söylemeye gerek yok.  Zaten bir toplumda adaletsizlik varsa, eğer bir toplumda dengesizlik varsa o zaten olgular tarafından kabak gibi ortaya çıkacaktır. Bu tür olgulara dayanan meslek anlayışı tüm hayatım boyunca benim kılavuzum oldu. Her zaman birlikte çalıştığım insanlara bunu söylemişimdir. Olgularınıza güveniyor iseniz ve bunları doğrulatmış iseniz başka bir şeyden korkmayın. Bunun sonucu ne olur o sizi ilgilendirmez o başkalarını ilgilendirir. Eğer bir toplum kendi olguları biliyor ise onunla başa çıkabilecek kapasiteyi de geliştirebilir. Aksi takdirde kendi kendisini kandırır ve sonunda hüsrana uğrar.

7- İsmail Cem şöyle diyor, “Ben sosyal demokrasiyi çok ciddi bir mücadele, hayatımızın belki en önemli olayı, en büyük mücadelesi olarak görmüşümdür hep”  Siz kendiniz İsmail Cem’e ideolojik anlamda yakın hissettiniz mi? Bir sosyal demokrat olarak Cem’in ideolojik görüşlerini paylaşır mısınız?

İsmail Cem ile benim siyasi görüşlerimiz çok yakındı. Biz o ilk tanışmadan sonra arkadaş olduk. Birlikte İstanbul’a geldik. Az öncede bahsettiğim gibi Politika gazetesini çıkardık. Ben onun yardımcısıydım Politika’da. Yani ben Babıali’ye paraşütle tepeden indim denebilir.  Genel yayın yönetmen yardımcı olarak başladım bu mesleğe. Sosyal demokrat bir kimliğimiz vardı. Türkiye’ye bakışımız birbirine benziyor idi. Dünya’ya bakışımız birbirine benziyor idi. Yani böyle fanatik, dar kafalı ideolojik bir yaklaşım içinde değildik hiçbir zaman. Türkiye’de bir değişimin olduğu ve bu değişimin iyi analiz edilmesi gerekliliğine inanıyorduk Cem ile. Cem’in yazıları o türden analitik yazılardır bakacak olıursak. O yüzden yazdığımız şeylerde birbirine benziyordu. Tarzımızda insani olarak kimileri tarafından benzetilmiştir. Bu tip insanlar birbirlerinden bir şeyler kapıyorlar tabi. İsmail Cem yumuşak başlı, insanlara nezaketle yardım eden bir insandı ve hakikaten çalışkan ve üretken bir insandı.

8-O zaman bu sosyal demokrat tavrın pek ala İsmail Cem döneminde TRT’yi şekillendirdiğini söyleyebiliriz. Bu siyasal çizgi o yıllarda Türkiye için çok yeniydi. Sol arasında bir ayrım bile yapılamıyordu. Siz ne söylemek istersiniz o dönemin genel siyasal atmosferi hakkında bu çerçevede?

Türkiye’ye sol geç geldi. Yani 1920’li yıllarda Menderes zamanında solun üzerinde çok ağır baskı vardı. En temel eserler bile dilimize çevrilemiyor. En basit sol tartışmalar bile yapılamıyordu. Bunu yaptığınız anda Komünizm propagandası yapmakla kendinizi içerde bulabiliyordunuz. Çok bunaltıcı bir baskı vardı yani. Zor dönemlerdi onlar. 1961 Anayasası sayesinde bir rahatlama ve bir açılma oldu. Yön dergisinin çıkması, bu dergide sol tartışmaların yapılabilmesi, Nazım Hikmet’in şiirlerinin yeniden ortaya çıkması,yayınlanabilmesi, TİP’in kurulması, 1965 yılında bu partinin seçimde meclise 15 milletvekili sokması gibi olaylar sol tartışmanın kapsamını genişletti. İnsanlar ‘evet ben solcuyum’ diyebilmeye başladılar. Bu akım Türkiye’de o kadar büyük bir ilgi uyandırdı ki aradan birkaç sene geçtikten sonra Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel başkanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin iki büyük kurucusundan biri olan İsmet İnönü bile partisinin ortanın solunda olduğunu söylemesine yol açmıştı. Günümüzde bu tür bir söylem çok komik gibi görünebilir ama İsmet Paşa’nın biz oranın solundayız demesi gündeme şimdinin klişe tabiriyle bir bomba gibi düşmüş ve müthiş tartışılmıştı. O zamanlar sol ve sağ kesimler iyice belirginleşmeye başlamıştı. Derken İsmet Paşa’nın kendisi parti içinde yeterince ikna edici bir solcu olamadığından, daha ikna edici olan Bülent Ecevit, İsmet Paşa’yı mağlup edebildi. İsmet Paşa istifa ederek kurduğu partiden ayrılmak zorunda kaldı. Bülent Ecevit ortanın solu platformu ile seçimlere girdi ve oldukça başarılı oldu. Yani tek başına iktidara gelecek kadar oy almadı ama oy oranı %30’un üzerindeydi. Yine bu dönemde sosyal demokrasi tartışmaları da başlamıştı.

Sosyalizm ile sosyal demokrasi farklı ideolojiler değil mi?

Sosyalizm, sosyal demokrasi ve demokratik sol Türkiye’de çok tartışıldı. Aslına bazı insanlar için üçü yanı şeydir. Yani Avrupa sosyal demokrat partilerinin pek çoğu aynı zamanda kendilerinin sosyalist parti olduklarını söylerler ve sosyalist temelden gelmişlerdir.

Bu Alman Sosyal Demokrasisi içinde geçerli midir?

Onların içinde de sosyalist olduklarını söyleyenenler var.  Yani Avrupa’da sosyal demokrat partiler sendikal bir tabana dayandıkları ve sendikal tabanlar içinde varlık buldukları için, yani daima sosyalist bir temelde, burada sosyalist derken Marksist bir anlamda kullanmıyorum. Daha genel bir anlamda kullanıyorum. Mesela hala sosyalist enternasyonal ve CHP buraya katılıyor. Bu açıdan sosyalizm kelimesi bazıları için demokratik sol veya sosyal demokrasi ile eş anlamda kullanılabiliyor.

Bu bir anlam kargaşası değil midir? Sizin için sosyal demokrasi nasıl tanımlanmalı? Nedir Haluk Şahin için sosyal demokrasi?

Bu tip bir toptancılık çeşitli kafa karışıklıklarına yol açmıştır. Hiçbir zaman demokratik sol ile sosyal demokrasi arasındaki farkı anlatabilen olmadı. İsmail Cem ilk olarak bu konuya eğilmiş kişidir ve bu tartışmaların kuramsal altyapısını onun bu konuda yazılmış kitabında görürsünüz. Bu konuda birçok makalesi var Cem’in. Sosyal demokrasinin özü şudur, kolektivist ekonomiye geçmeden, yani yarışmacı kapitalizmi muhafaza etmekte birlikte bir toplumda acaba sosyal adalet sağlanabilir mi sorusuna verilen evet cevabıdır sosyal demokrasi ya da başka bir ifade ile bir takım sosyal önlemler alındığında daha sonra refah toplumu denecek olan kapitalizmin büyük çelişkilerinin törpülenmiş olduğu ama özgürlüklerinde, siyasal özgürlüklerinde devam ettiği bir sistem kurulabilir mi sualine cevap veren yaklaşıma sosyal demokrasi adı veriliyor. Yani bir sosyal demokratım, ben sosyal demokrasiyi 19. ve 20. Yüzyıllarda verilen mücadeleler sonucunda ulaşılmış bir uzlaşma, bir sentez olarak görüyorum. 20.yy’da kolektivist ekonomi denendi. Fakat bunun özgürlükleri yok ettiği ortaya çıktı. Özellikle Sovyetler Birliğinde ve diğer bazı yerlerde olduğu gibi. Buna karşılık kontrolsüz bir kapitalizmin hem dehşet verici sosyal dengesizliklere yol açtığı, yer yer faşizme kapı araladığı ve savaşsız edemediği ortaya çıktı. Biz sosyal demokratlar dengeli bir toplum özleriz, barış içinde bir toplum özleriz. Biz sentez yanlısıyızdır. Özgürlükler olmalı, ifade özgürlüğü başta olmak üzere insan haklarına daima saygı gösterilmeli ama devlet her şeyi eline alarak hayatı kontrol eden bir büyük makine haline dönüşmemeli diye inanırız.

9-Peki, İsmail Cem’in sosyal demokrasi anlayışı nerede duruyordu? Beslendiği kanat ve ideolojik yaklaşımı hakkında bu manada neler söylemek istersiniz?

Bülent Ecevit İsveç sosyal demokrasinin büyük bir hayranıydı. İsmail Cem’de Palme ve onun sosyal demokrasisine ilgi duyardı. Ama Cem’in  daha bir Marksizm’den gelen bir yanı da vardı. Hafiften bir Marksist dönemi oldu Cem’in TRT’ye gelmeden önce. Çok zengin bir aileden gelmiş olmasına rağmen, eşi çok zengin bir aileden gelmiş olmasına rağmen, yani maddi durumları çok iyi olmasına rağmen, gazeteciler sendikası İstanbul başkanıydı Cem. Sendikacılık yaptı, yani halkın içinde çıktı.

Bak sana enteresan bir anımı anlatayım İsmail Cem ile ilgili. Politika gazetesi beklendiği kadar başarılı olmadı. Tiraj otuz bindi. Bunlar yüz bin satsın istiyorlardı. Yüz bin satmayınca başarısız sayıldı. Ondan sonra maddi sıkıntıları oldu. Gazete bunun üzerine dışardan sermaye geldi. Tabi o sermaye olayların akışına müdahale etmeye başladı. Cem ve ben çok sıkıntılı zamanlarda bulduk kendimizi. Önce ben ardından Cem ayrıldı. İkimizde gazeteyi bıraktık. Derken gazeteyi DİSK’in satın aldığı yolunda söylentiler çıkmaya başladı ardından. DİSK ve bizim oldukça iyi ilişkilerimiz vardı. İsmail Cem bir yerde çalışmıyor ayrıldıktan sonra tabi, ben de işsizim doğal olarak . Politika’dan ayrılalı altı ay belki daha fazla olmuş. Ben Bebek’te oturuyorum, İsmail Cem’de orada oturuyor. Bir gün bana uğradı. Haluk Bey, Politika’ya dönüyoruz. Türkiye işçi sınıfı bizi çağırıyor, DİSK almış orayı ve bizi gazeteye çağırıyorlar. Hayır diyemeyiz dedi. Tamam, o zaman , sosyal demokratlar olarak dedim ben de. Ondan sonra kalktık biz Cem ile beraber Politika gazetesine döndük. Fakat bu dönüş pek uzun sürmedi. Çünkü dönüşümüzden kısa bir süre sonra Politika’nın bizim bıraktığımız Politika olmadığını, DİSK ile birlikte oraya DİSK’in içinde en güçlü sendikası Maden-İş ile birlikte son derece örgütlü Moskova yanlısı TKP’nin egemen hale geldiğini ve onların temsilcisi olarak orada, gazetenin yönetiminde Oya Baydar ve Aydın Engin’in her şeye karıştığını ve söz sözü onların söylediğini gördük. Son kararları onlar veriyorlardı. O zaman bizi, işte İsmail Cem çok büyük bir isim ve ben de o zamanlar tanınmaya başlamıştım. Biraz itibar ve vitrin olarak, biraz da bakın sosyal demokratlarda bizim aramızda demek için çağırmışlardı sanırım. O kadar yoğun baskı vardı ki ben artık çalışamaz olmuştum. Bana göre gazetecilik ve siyaset birbirine karıştırılmamalıdır. Benim bir birey olarak sosyal demokrat fikirlerimi vardı ve ben onları bir köşe yazarı olarak kullanabilirdim. Fakat gazeteyi herhangi bir siyasi partinin ya da grubun organı haline getirmek isteyemezdim. Birileri getirmek isterse ben onunla çalışmam. Bu ilkeme bütün hayatım boyunca sadık kaldım. İsmail Cem’de benimle aynı görüşteydi. Cem daha sonra bildiğiniz üzere siyasete girdi.

10-İsmail Cem bundan sonra siyasete nasıl atıldı? Siz ABD’ye gidiyorsunuz gazeteden ayrıldıktan sonra, Cem ile daha sonra da görüşebildiniz mi?

Cem, Kadıköy ilçesine üye oldu ilk olarak. CHP içinde siyaset yapmaya başladı o yıllarda. Ben ise hocalık yapmak üzere Amerika Birleşik Devletleri’nin yolunu tuttum. Daha sonra uzun bir aradan sonra onu dışişleri bakanı iken gördüm. Ölümüne kadar bazen uzun aralıklarla da olsa görüştük. Görüştüğümüzdeyse hep güzel şeyler söyledik birbirimize, özellikle TRT dönemimizi sevgiyle yad ettik. Dostluğumuz sürdü gitti ama böyle her gün görüşülen bir dostluk değildi.

11- Siyaset adamlığını ve dışişleri bakanı olduğu dönemi nasıl değerlendirirsiniz?

 İsmail çok başarılı bir dışişleri bakanıydı. Ahmet Davutoğlu sanki kendisinden önce hiç dışişleri bakanı olmamış gibi konuşuyor ama benim kanaatimce İsmail Cem, Davutoğlu’ndan çok daha başarılıydı. Çünkü formasyon  olarak ilerideydi, Avrupa Birliği ile ilişkilerin düzelmesinin mühendislerinden biridir kendisi. Türk-Yunan ilişkilerinin düzelmesinde Yorgo Papandreu ile kurduğu dostluk çok önemlidir.  Mesela aynı şekilde Türkiye’nin üçüncü dünyaya yönelişinde Cem’in ideolojik geçmişinin büyük payı olmuştur. Yani Davutoğlu gibi maceraperest değil, Türkiye’nin gücünün ve kültürel birikiminin gerçekten farkında olan, dengeli ve batılı anlamda çok iyi donatılmış bir siyaset adamıydı Cem.

12-İsmail Cem’in siyasetin içinde bulunduğu herhangi bir dönemde hakkının yendiğini düşünüyor musunuz?

Siyaset haklılık kriteriyle işleyen bir dünya değil. Oranın ölçüleri bambaşka. Ayrıca Cem, siyaset içinde zaman zaman beni hayal kırıklığına uğratıcı adımlar da attı. Mesela 1990’ların başında Deniz Baykal’a muhalefet ettikten sonra hatta bir bakımdan Deniz Baykal’ın alternatifi olarak görülmeye başladıktan sonra, kongre üyeliğini Baykal’ın kazanacağı anlaşılınca saf değiştirerek , Baykal’ın yanına geçti. Bu bende çok büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Keşke Cem kendi çizgisini sürdürmek için devam etseydi. Ondan sonra DSP’ye geçti. DSP’de Kayseri’den milletvekili oldu. Sonra işte dışişleri bakanı oldu. Bülent Ecevit’in partisinin dışişleri bakanı olarak. Daha sonra CHP’ye geçti. Bence o bir  hataydı keşke Cem onu yapmasaydı. Keza Ecevit’in son dönemlerinde Kemal Derviş ile Hüsamettin Özkan ile bir alternatif hükümet çıkarmak, hastalığı sırasında bir parti kurdular Yeni Türkiye Partisi’ni. Bence o da hataydı. Belki evet zamanı gelmişti ama bu onu çok yıprattı. Cem’in ölümünün sebebi odur. Bence şu ilk olarak çok sigara içti, akciğer kanseri oldu. İkincisi, Kemal Derviş ve çevresi ona çok büyük kazık attı. Cem biran geldi ve kendisini başbakanlığa aday olarak gördü. Türkiye’nin ona ihtiyacı vardı, hakikaten ihtiyacı vardı. Fakat sonradan Kemal Derviş kendisini açıkta bıraktı ve Cem buna çok üzüldü. Bu üzüntü onun hasta olmasına rol oynamıştır diye düşünüyorum. Cem’in az önce de belirttiğim gibi en başarılı dönemi dışişleri dönemiydi. Cem’in en baştan beri çok yüksek siyasi hülyaları vardı. Hatta şunu anlatmıştı Ercan Arıklı birgün, Cem Lozan Üniversitesini bitirip Türkiye’ye geldiğinde, o zaman Cenova üzerinden vapurla Karaköy iskelesine geliniyordu. Avrupa ile seyahatler daha çok öyle olurdu, doğru dürüst demiryolu işlemiyordu falan… Vapurdan indikten sonra şöyle demiş, “Türkiye’nin başbakanı olmaya geldim.” Yüksek siyasi hedefler olan bir insandı. Çok iyi bir cumhurbaşkanı olurdu, mükemmel bir adaydı bunun için. Çünkü dengeleri çok iyi gözeten bir insandı. Kibar, nazik biriydi. O koltuğu çok iyi doyururdu, doldururdu.

13- Arkası Yarınlar kimin fikriydi? Bu projede Haluk Şahin’in payı var mıdır?

Yok onda Haluk Şahin’in payı yok. Benim Türk yönetmenlerine yaptırılan dizilerde payım var. Biz şuna kara vermiştik. Bu da Cem’in fikriydi ama ben de onun yürütülmesinde çok görev aldım. Dedik ki TRT kendi başına dizi yapamıyor ve  yapacak bilgi ve olanaklardan yoksun . Ama öbür yanda Yeşilçam’da müthiş bir sinema birikimi ve kapasite var. Biz ne yaptık; Yeşilçam’ın önde gelen yönetmenleriyle birlikte Türk Edebiyatı’nın önde gelen yazarlarının kitaplarını televizyon dizi haline dönüştürdük. Tıpkı İngilere’de BBC’nin yaptığı gibi. Bunun üzerine dört yönetmene teklif götürdük. Halit Refiğ, Aşk-ı Memnu’yu çekti. Ömer Akat, Ömer Seyfettin Hikâyelerini yaptı. Ondan sonra Atıf Yılmaz Kiralık Konak’ı yapacaktı. Metin Erksan Sait Faik Hikâyelerini üstüne aldı. Feyzi Tuna da bir projede vardı. Ben Aşk-ı Memnu’yu yapan ekiple yakın çalıştım o zamanlar, senaryo üzerinde çalıştım. Çekimler sırasında İstanbul’a gelip Halit Refiğ ile dost oldum. Ölümüne kadar yakın dostluğumuz devam etti ve ortaya o zamana kadar en yapılmış en başarılı televizyon dizisi çıkmış oldu.

12 Şubat 2013 Salı

Sinir Bozukluğu


Masada oturan  uzun saçlı, esmer genç bıkkın fakat samimi bir ses tonuyla konuşmasını sürdürdü.
“Şimdi öyle bir yerdeyim ki Araf gibi. Şu yaşamımda sıkışmış gibiyim. Hayata tutunmam gerekirken kendimi koyveresim yorganlara sığınasım geliyor. Fakat aynı zamanda bazen içime tarifi olanaksız bir yaşama isteği doluyor, bu yaşama coşkunluğunu beni kıvrandıran bir başarma isteği takip ediyor. O kadar dengesizim ki, o kadar yabancıyım ki kendime, tanıyamıyorum bir türlü kendimi. Saklanıyorum kendimden, ben kendimi dahi anlamıyorum abi. Zihnim hallaç pamuğundan daha da karışık. Çıkamıyorum işin içinden. Hareketlerim ve tavırlarım da zaman zaman dengesizleşiyor. Düşünceler ve hisler uçuşuyor zihnimde ama gel gör ki sadece uçuşuyor konacak tek dam da bulamıyor üstelik.”

Çay tabağının dibinde kalmış soğuk çayı içtikten sonra elindeki boş bardağı bırakmadan sürdürdü konuşmasını,

“Geleceğimden de ödüm kopuyor, korkuyorum. Hayatta kalmam ve bir yerlere gelmem için bedel ödemem lazım ama o bedeli ödeyecek enerji ve istekten yoksun gibiyim. Yaşanacak yıllar beni tedirgin ediyor, korkuyorum arkadaşım.”

Beriki kumral genç, arkadaşını çok iyi anlamış gibi yaparak biraz bilmiş biraz da teselli ihtiva eden bir tavırla sigarasını kül tablasına koydu, dudaklarını yalarken,

“Tabi, haklısın ama bence bunları boş ver. Ne yapacaksın yarın ki sınavda. AH! Hoca bir test yapsa da yırtsak şu dersten de.” Sakalını okşayarak, “Yeni sakal sitilim yakışmış mı? Eee, tabi yakışacak, kaliteli bir kuaföre gittim, biraz pahalıydı ama adam işi biliyor yani. Benim şu sakalları adam etti” diyerek çayını içmeye koyuldu. Bu esnada şekeri az gelmişliğinden olacak yüzünü buruşturarak, “Yani senin de şu saçlara baktırman lazım artık arkadaş. Hafta sonu götüreyim seni de bizim berbere.” 

Esmer genç kahvenin dışına bakıyordu arkadaşı konuşurken. Neden sonra çok sevdiği bir şeyi kaybedip bulmuş gibi bir coşkuyla sessizliği bozdu,

“Evet, sanırım bir bunalımdayım. Gençliğin verdiği bunalımlar, İşime gücüme bakmalıyım. Baksana şu yağmur güzelliğine. Okuluma  gidersem kendimi işe güce verirsem fazla bir şeyim kalmaz. Şeytan avareliği sever derler… Ama kahretsin ki kendimi böyle şeylerle kandırmaya çalışsam da olmuyor, Off! Mutlu muyum? Hayır, bilmiyorum. Belki, evet. Kendimi bilmiyorum. Ne istiyorum ben, mutluluk mu, başarı mı, belki kadındır he! Ne istiyorum! Ömrüm nasıl olacak, nasıl olmalı.” Bir süre dalgın ve anlamsız gözlerle duraksadıktan sonra, “Bak, şu çay bile beni mutlu edebiliyor. Bir yudum çay.”

Kumral genç  bu sohbetten çok sıkılmıştı. Arkadaşındaki psikolojik rahatsızlığın farkındaydı son birkaç aydır. Bu düşüncelerle konuyu değiştirmek için, “Bak çayında bitmiş, bir tane daha söyleyelim... İki çay daha lütfen... Bak oğlum gel bu akşam kafaları çekelim. Senin demlenme vaktin gelmiş, gel bize. Belki başka şeylerde vardır ben de.” Bunu derken gizli bir sırrını açıklamış gibi sinsi sinsi sırıtıyordu.

Esmer genç arkadaşının bu sözlerine sitemkâr lafını bölerek, sinirle, “Sen bir ödleksin, kaçıyorsun, kaç bakalım, içip kendini uyuşturuyorsun, bunu da ancak korkaklar yapardı. Ne mutsuz sizin gibilere. Bir balonda yaşayanlara ne mutsuz. Sizin gibiler yaşadığını uyuştuğu anlarda anladığını zanneder. Yükten kaçanların uyuşukluğu, ne trajikomik!” Bir süre duraksadıktan sonra, “ Uyuşmayanları da aptal ya da depresyonlu insanlar muamelesi yaparsınız. Sizin doktorlarınız bu aptallara uyuşması için sakinleştirici verir. Ben ödleğim ama siz daha ödleksiniz, kendinden kaçmak, arkadaş çevrelerinde kendini kandırmak, alkol, uyuşturucu. Hayatını yaşamak değil mi tüm bunlar sana göre. Eğer yaşamak böyle bir şeyse ben almayayım arkadaş, bırakın aptal kalayım.” Son sözleri ayakta söylemişti. Tam çıkmak üzereyken arkadaşını bir kez dönüp baktı. Ardından kahvenin kapısını hışımla çarparak gözden kayboldu.
Kumral arkadaşının hesabı kendine yıkmasından rahatsız masada yalnız kaldı birkaç saat daha. Neden böyle çekip gitmişti. Yok, arkadaş bu adamın bir sakinleştirici alması lazımdı. Böyle aptal, abdal da yaşanmazdı ki.


25 Ocak 2013 Cuma

Cesaret ve Düşünebilmek


Size sorsalar bir insanın yapabileceği en zor iş ne deseler, düşünebilmeyi ilk sıraya kaç kişi koyardı. Dikkat edilirse “düşünmek” demiyorum, bir kabiliyet olarak “düşünebilmek” eylemini seçiyorum. Bu o kadar zor bir şey ki, vücut enerjimizden en büyük payı alan beynimizi gerçekten kullanabilmek çok ama çok az kişinin üstesinden gelebildiği bir hal.

İnsanlığın büyük çoğunluğu gündelik hayatında düşündüğünü zannederek yaşıyor; Akşam ne yemek yapayım? Bugün eve nasıl döneyim? Mesainin bitmesine kaç saat kaldı? Neriman acaba benim altımı mı kazıyor? Bu akşam eve geç dönersem ne olur? Yarın hastaneye erkenden mi gitmeli? Necip bey terfi mi almış? Bunu yazarsam bir sıkıntı olur mu? Şu son ihaleyi de bize verirler mi? vs. (Düşünmek eylemini sınırı ne kadar sığ ve geçici, zamana odaklı, çıkarcı, bencil. Ya da düşünmek midir tüm bu misaller. Gündelik hayatın tuzağı mı yoksa?)

Düşünmek o kadar güç ki, kendi kendimizi düşündüğümüzü sanarak tatmin ediyoruz genellikle. Kimimiz bundan uzaklara kaçıyor, başka şeylere sığınıyor, kendini uyuşturuyor. Kimimiz bol bol okuyor, düşünmekten ürkerek kaçtığı için bir başkasına sığınıyor, kapısında dileniyor, kendini başkasının kollarına atıyor. Kimimiz hayata bırakıyoruz her şeyi, bir bilinmezlik ve umursamazlık,  evreni yaratıyoruz. Kimimiz okula gidiyor,  ders dinliyor, düşündüğünü zannetmek için ya da bazen bazı özel anlarda sınavdan iyi bir not almak için düşünmeyi deniyor, ama kendine yeteceği kadar, çoğunluğu ezberliyor, sınavdan sonra iyi bir not alışmışsa tatmin oluyor, bana bu kadarı kâfi diyor, çıkarı için öğrendiği çıkarına olan durumu bertaraf ettikten sonra zihninden uçup gidiyor.

Düşünmek o kadar zor ki, işte bu yüzden ezelden bugüne sadece birkaç yüz kişi ebedi kalabiliyor. Bu ıstıraba dayanabilecek bedenler sağ çıkabiliyor bu savaştan. Bu o kadar zor bir erdem ki, baş ağrısı, sonuçsuzluk duygusu, yetersizlik açısı veriyor. Sonunda vaat ettiği bir fikir, somut olmayan zihinde şekillenmiş soyut bir fikir.  Ödül sadece fikir. Fakat  “fikir” insanı insan eden şey aslında. Başka bir canlıda olmayan, insan hariç tüm canlılardan azade bir şey işte bu fikir.

Demek ki insan “düşünebilen” bir canlıysa, fabrikada seri halde üretilmiş ama kenarda bekleyen otomobiller gibiyiz. Yetenek bireyden bireye değişken olsa da standart fakat cesaret çok azımızda mevcut.

Ben de yok mesela.

23 Ocak 2013 Çarşamba

Obama ve Sosyal Demokrasi


Neo-conların özellikle 1980’den sonra şekillendirdiği ABD politikası yeni muhafazakârlık ile liberalizmin birlikteliğiyle ”komünizm tehlikesi”  korkusuyla Sovyet Rusya ile mücadele etmiş ve 2001’den sonra bu muhafazakâr korku politikalarıyla terörizm tehlikesine karşı şahin politikalar geliştirerek işgallerine gerekçeler yaratmıştı. Bu politika son oğul Bush dönemine kadar uyum politikaları ile öyle ya da böyle geldi.

Obama’nın geliştirdiği politikalara bakarsak; patronlar yerine orta sınıfı, şahin politikadan ziyade yumuşak dış politikayı, sabit oran stabilinde vergilendirme yerine daha adil bir vergilendirmeyi, daha kapsayıcı bir sağlık reformunu öngörüyor. Bu da demek oluyor ki ABD’de daha müdahil bir devlet güç kazanıyor. Bilhassa 1980’den sonra minimal müdahale düzeyinde tutulmaya çalışılan hükümet Obama yönetimi ile daha da ön plana çıkıyor.

Bunun son tezahürü ise Obama’nın silah sahipliğine kısıtlamalar getirmek niyetiyle bazı reformlar için girişimde bulunması. Devlet, Amerikan anayasasında da geçen nefsi müdafaa için silah sahipliğine kısıtlamalar getirmek amacıyla adım atıyor, sisteme toplumun çıkarı hasebiyle dokunuyor ve onu şekillendiriyor. Zaten büyük “liberal-muhafazakâr” patronajın Obama’ya karşı son seçimlerde Romney’i desteklemiş olmasının altında yatan neden, Obama’nın ABD’nin alt-orta sınıflarına, işçisine, eşcinseline, siyahisine, hispaniğine yani devlete daha çok ihtiyacı olan kesimlere seslenmesi.

Ekonomik işleyişte artan hükümet düzenlemeleri, Anglo-amerikan topluluk yerine genel ABD’linin sosyal ve siyasal isteklerini ön plana çıkartan Obama yönetimi, şu andaki gidişatıyla Bush’tan epey ayrı bir yolu, belki ABD tarihinde yeni bir döneme gidecek yolu açmaya çalışıyor.

Obama, ABD’nin sonunu getirebilecek bir Gorbaçov olmasa da, minimal devletten toplum çıkarına daha müdahil bir ABD’yi vaat ederek bize, sosyal liberal ya da Avrupa'dan farklı ABD tipi bir sosyal demokratik çizgiye göz kırpan  hükümet politikasını yeğlemiş gibi görünüyor.


19 Ocak 2013 Cumartesi

Güneş Gözlüğü Takmak


Yıllardır anlamadığım bir şey şu cenazelerde güneş gözlüğü takmak. Cenazede ağlayan gözlerini insan neden gizlemek istesin ki, ne kadar doğal bir hal bu hâlbuki. Güneş gözlüğü ardına sığınan ağlamaktan şişmiş gözleri güneş gözlüğü ile saklama fikri, aslında kişinin pekte üzülmediğini gösterir. Mesela çok üzüldüğünüz bir olayla karşı karşıya kaldığınız bir gününüzü anımsayın, dünyayı unuttuğunuzu, zamanın bile farklı aktığını hatırlayacaksınız... Yoğun duygularınız sizi hayattan koparır atar. Bu yüzden şişmiş gözlerini, solgun yüzünü dert etmezsiniz, bunu aklınızdan dahi geçirmezsiniz. Güneş gözlüğü takanlar rol yaptığının anlaşılmamasını isteyen “üzgün kimseler” olacaktır böyle bir vaziyette.

Bugün Birand’ın Kanal D binasının önünde düzenlenen cenaze merasimi fotoğraflarına baktım. Güneş gözlüğü takanlar vardı. Ama bir fotoğraf vardı ki dünyadan kopmuş katıksız acının, nasıl görünüyorum takıntısından uzak, saf bir acının vesikasıydı bu fotoğraf. Sadece acısıyla baş başa kalan insanının bu yoğunlukla her türlü sosyal baskıdan sıyrılmasının resmiydi.

Bu nedenle acının yüksek dozda etki ettiği zihinler evden çıkarken güneş gözlüğünü yanına almaz, alamaz. Çünkü o kendini bile unutmuştur o anlarda.

18 Ocak 2013 Cuma

Fransa ve Uluslararası Siyasette Kimlik Bunalımı


Fransa’nın Mali’ye müdahalesi sürpriz oldu. Meğer hiç değilmiş. Avrupa’da Almanya’nın gerisinde kalan, dünya siyasetinde nüfusunu kaybetmeye başlayan –yaklaşık 100 yıldır-, Afrika’da Çin ile rekabet edemeyen bu eski emperyalist ülkenin Mali’ye müdahalesi sanki ben de varım demek için gibi.

Libya’ya ilk müdahale eden ülke yine Fransa’ydı. Özellikle bölgede bir ABD ile rekabet söz konusu. Libya’da gördük bunu. Sarkozy’nin yaptığı hamle ABD’nin sıkıştırmasıyla NATO şemsiyesi altına alınmıştı.

Çin, ABD ve kısmen de Rusya’dan sonra askeri anlamda Fransa kendini iyi bir yere konumlandırmak niyetinde. Ortaçağın şövalyeli, 19. Asrın Napolyonlu Fransa’sı 21.yy’da konumunu ya da daha doğru bir tabirle beynelmilel devlet kimliğini yeniden şekillendirmenin sancılı eşiğinde.

Türkiye ile içerik açısından çok farklı olsa da, aynı sıkıntıdan mustarip Fransa; “Ben nerede olmalıyım?” "Anlı şanlı tarihe sahip bir ulus olarak neler yapmalıyım?”, “21. Yy ’da kendime uluslararası siyasette nasıl bir rol biçmeliyim?”,” Bu çağda dostum kim, düşmanım kim ve ben kimlerle işbirliğine gitmeliyim?” gibi soruları soruyor. Bu bağlamda yeniçağ Fransa’nın kimlik bunalımının sonuçlarına ve bu sancıların gürültü, kanlı, savaş ortamlarına mı gebe olacak. Bakıp göreceğiz.


17 Ocak 2013 Perşembe

Haber Kanalları Birand'ın Vefat Haberi


Sabah Birand’ın vefat haberi neredeyse tüm sabah programlarında verildi. Kanaltürk işi biraz daha abartarak magazin programında bir anma videosu bile yayınladı. Üzülmüştüm, hemen 32.gün’de stajer arkadaşım Beril’i aradım. Vefat haberini ilettim. Bu esnada gözüm haber kanallarındaydı. Önce yayın grubunun kanallarını açtım, Kanal D, CNN Türk. Ardından diğer önemli haber kanallarını hızlıca bir taradım, NTV, AHaber, TRT Haber, Habertürk. Hiçbirinde Birand’ın vefatıyla ile ilgili bir şey yoktu. Geç kaldılar diye düşünüyordum. Üstelik takip ettiğim ve nispeten güvendiğim haber siteleri de vefat haberini bir bir girmişti.

Ancak öyle olmadığını 11.30’a doğru anladım. Haber kanalları doğru olanı yapmıştı. Güvenmediği, teyit etmediği haberi vermemişti. Hemen ardından henüz vefat etmediği ancak yoğun bakımda olduğu haberleri, vefatı bildirenlerin yerlerine dolduruldu copy-pastçi haber sitelerinde. Düştükleri hatanın farkındaydılar, fakat olan olmuştu artık.

Bülent Arınç’ın, Birand ziyareti sonrası as olanı öğrendim. Birand vefat etmemişti, ancak müşahedeye alınmıştı. Durumu iyiydi, Arınç yalan haberlere karşı uyarıyordu.

Haberi teyit ne kadar da önemli bunu bir kez daha tatbik etmiş oldum. Hız uğruna gerçekliği feda edenler utansın. Ama nerede.

(Keşke yanlış bir haber olarak kalsaydı.)

11 Ocak 2013 Cuma

Çevremize Dokunmalıyız.


Toplumlar üzerine genel geçer bilgilere sahibiz.  Belli kalıplar dahilinde bellediklerimiz dışına çıkamıyoruz. O ya da bu denilince aklımıza gelenler aslında gerçeklerden son derece uzak olabiliyor. Oryantalizmin bize bu sundukları bağlamında Türkiye’de bu ön-kabuller had safhada. Doğunun kendisini yine doğudan öğrenmek yerine neo-oryantalist pompalamalarla yine Batıdan öğreniyoruz.(Batı Doğu'yu hala araştırıyor çünkü, ya biz.) Onların bize sunduklarına gerçek olması bile gerçekmiş gibi itham ediyoruz.

İran delince akıllara gelen bu çerçevede çok kısıtlı. Dilimize yeni sözcükler kazandırmış, edebiyatımızı şekillendirmiş, derin İran kültürünü sadece batının bize sundukları ile “var ediyoruz.” Önemli metinleri Farsçadan çevirmek yerine İngilizce’ye çevrilmiş olanları Türkçe’ye çeviriyoruz. Rejimler her ne olursa olsun, ortak kültür potasında yetişen iki köklü kültür birbirine sırt çevirmiş vaziyette.

İran’ın şiirini, edebiyatını bilmiyoruz. Geleneklerinden bir haberiz. Batı İran edebiyatına ve diline bizden daha çok önem veriyor, İran Enstitüleri ABD'de bile var. Bu açıdan yeni bir uyanış şart. Oryantalizmin bugünlere kadar süren kara bulutlarından sıyrılmanın zamanı. Kültürlere değer biçerken bu “bela”nın öldürücü, yok edici etkisinden bir an önce kurtulmalı ve çevremize dokunmaya başlamayız.Başkalarının bizim için dokunmasını beklemekten öteye geçmeliyiz. Merak etmeliyiz.

Aynı durum Yunanistan için de geçerli. Yemeklerimize sirayet eden, İstanbul’u İstanbul yapan Yunan kültürüne de lensi bozuk gözlüklerimizi bir kenara bırakarak bakmalıyız. Bizans bir düşmandan öte, mimarimizi, devlet yapımızı, şehirleşmemizi etkileyen bizim için en az Yunanlılar kadar önemli bir imparatorluk. (Ortaylı Osmanlı için 3. Roma der mesela.)Okullarımızda Bizans Tarihi'nin adı bile geçmiyor. Toplumun büyük kısımı Bizans'ı Cüneyt Arkın filmlerinden biliyor, "Kahpe Bizans"…Bellenenlerin dışına çıkmalıyız. Yüzyıllarca komşu olduğumuz Rumları ve onların kültürlerini muhafazakâr-milliyetçilere  ya da globalleşme adı altında kültür katliamcılarına  yok ettirmemeliyiz.( Derler ki, yurt dışına çıktığınızda en çok Yunanlılarla anlaşırsınız. Bunun doğru olduğuna bu sene ABD’de şahit oldum. Çok benzeriz fakat bir o kadar da uzağız bu nasıl olabiliyor. Siyaset uğruna kültürlerin katliamı.) Çevremize dokunmalıyız, Rumca çevirileri artırmalıyız, okullarda bölümler açmalıyız. Çevremize dokunmalıyız. Mağaraya vuran gölgelere değil, mağaranın önüne bakmanın vakti gelmedi mi?

İran ve Yunanistan iki dev kültür, batı Avrupa’yı ve onun ardılı ABD’yi ayran budalası gibi izlerken, dibimizde bizi biz yapan bu iki değere yeni bir revizyon ile yaklaşmalıyız. Şunu öğrendim ki, biz birbirimizi anlayamazsak başkaları anladıklarını satar. Ey Romalılar, Kültürel devrim zamanı!

Çevremize dokunmalıyız.

Bu yazı bağlamında Taraf gazetesi Telesiyej bölümünde Amin Maalouf ‘un son kitabı Doğu’dan Uzakta üzerine yapılan röportajdan bazı can alıcı alıntılar;

Batı, tarihin bir yerinde dünyayı eline geçirdi ve kendi bakış açısını da dünyaya kabul ettirdi... Farklı kültürden insanların bir arada yaşayabildiği Doğu Akdeniz Medeniyeti yok oluyor.

Batı’nın (başta ABD olmak üzere) dünyayı ele geçirmesinin küresel tezgâhı içinde her şeyden önce hedeflenen yeryüzü bölgelerinin sahip oldukları medeniyetlerin kültür ve değerleri yerine kendi medeniyetinin ve modernitesinin kültürünü, değerlerini, yaşam tarzını ve de kendi zihin modelinin ikâme etmesi yatmaktadır.


4 Ocak 2013 Cuma

Gölde Kazlar


2013’ün ilk yazısını umutla yazıyorum. Temenni  yazıları  genelde sıkıcı olur ama önümde uzanıp duran, karanlık, belirsiz geleceğin  neler sunacağını bilemediğimden niyetim en azından kendi tarihime şu bloğum vasıtasıyla not düşmek.

Nasıl bir yılı niyetliyorum. Klasik bir ifade ile sağlıklı. Evet, sağlık her şeyin başı, bedenimizin bir şeyler yapabilmesi için sağlıklı olmak şart. Aynı zamanda bununla birlikte zihinsel sağlıkta çok önemli. Yani motoru zorlayabileceğimiz bir zeminden yoksunluk, lastiği patlamış arabayı sürmeye benzer. Maazallah yoldan çıkıverirsiniz. Sonra düşünsel anlamda kendimi geliştirebileceğim olanakları bulabileceğim yeni bir yıl istiyorum. Bana kapalı olan düşünce kapılarını açmak, kah benim için bir keşif, kah unuttuğum, halı altına süpürdüğüm bilgi yığınlarını yeniden değerlendirebileceğim keskin bir yıl.

Ardından önümü öngörebileceğim fırsatlar, yeni insanlar, yeni ortamlar, alanlar ile karşılaşmak ki bu bazen tesadüfi olacak, bazense benim zorlamalarım ile.

Ailemin, hayatımdaki insanlarında sağlığı, sıhhati. Ailemde huzurun devamını görmek istiyorum. Mutluluk anlık bir kavram ama huzur hayatın arka planında ruhlarımıza eşlik ederek çalan bir müzik gibi. Bu nedenle elde etmesi çok güç ama elde tutması kolay bir his, duygu bu.

Piyango zaten çıkmadı. Ama manevi kazancın yanında maddi kazancı kim istemez. Kazançlı bir yıl olsun diyorum.

Rahmetli dedeme sormuştum. Dede demiştim. Yaşın 76, ömrün nasıl geçti, anlatsana. Dedem dudağını bükmüş, elini de hiç, beyhude demek istercesine hafifçe sallamıştı. Onun vefat edeli neredeyse üç sene oldu. Uzunca ve dolu dolu geçmiş bir ömrün, tek bir el hareketiyle mükemmel anlatımıydı bu. Bir saniye kapsayacak bir el hareketi an geliyor koca üç çeyrek yüzyıllık bir ömrü şıp diye tasvir edebiliyor, nasıl olabiliyor bu?

****

Fakat kalbimden yaptığım şu alıntıyı,

Elimde gücüm olsa hiç okumaz, çalışmazdım. Meşelerle dolu büyük bir ormanın içinde barok mimari ile inşa edilmiş güzel bir ev yaptırırdım. Büyük şık bir bahçe, bir iki köpek, bir at, evimin hemen aşağısında kalan gölde birkaç ördek. Yüksek tavanlı evimin yüksek tavanlı genişçe bir odasını da güzel bir kütüphane yapardım. Televizyon yok, telefon yok, gazete yok. Benden gayri dünyada savaş çıksa haberimin olmayacağı kendi oluşturduğum münzevi bir evren… Belki yaşım ilerledikçe resim yapmayı öğrenirdim. Fotoğraf da çekerdim misal, sadece ve sadece kendim için. Sevdiğim bir kadın da olmalı tabi. Yalnızlık dediysek o kadarda değil... Kendi tarımımı yaptığım bir bahçede, zeytin, limon ve portakal ağaçları, domates, biber, patlıcan, üzüm salkımlarını görmek isterdim. Arıcılık yapardım mesela. Sabah erkenden kalkar, uzunca bir yürürdüm, köpeklerim de peşimde, dilleri dışarıda kırağı yağmış toprağı patileriyle ezerek oradan oraya koşuştururlardı. Yemeğimi gramofon müziği eşliğinde yerdim... Elimden geldiğince yazardım, ne yazardım bilmiyorum ama yine de yazardım lakin yine kendim için. İnancımın tüm vazifelerini yerine getirmeye çalışırdım, belki namaza başlardım, bu konuda derinleşirdim. En yakın köye bile en az 50 km uzaktaki bu evimde günün her anını gelecek için değil, o an için yaşardım, tadını alırdım. Şarabın tadını dilimde dolaştırırdım. Bir tane teleskop alırdım, ayı, yıldızları, yüzlerini bana şehirdeki gibi saklamayan yıldızları izlerdim. Sonra bir sabah gün doğmadan hemen önce huzur içinde gözlerimi, yüksek tavanlı odamın duvarına astığım gölde kazlar adını koyduğum tabloma son bir kez bakarak kapamak isterdim…

kalbimin tüm hücreleriyle yaşamak isterdim.