29 Haziran 2011 Çarşamba

Kitapların Öğretemedikleri (İnsan Portreleri)


Sohbet etmeyi seven bir insanım. Otobüste durakta beklerken dahi, tanıdığım insanlar oldu ve ben o insanlardan epeyce şey öğrendim. Bu edindiğim izlenimlerin hiçbirini bana en usta yazar bile veremezdi. Demem o ki, insanı anlamak için romanlar, incelemeler, makaleler yetersiz kalıyor. Kitap okumak bazen o nüansları veremiyor, sığ koylarda yüzdürüyor sizi.

Geçen gün İnönü stadyumunun arkasında otobüs beklerken bir baba ve oğlunun kendi aralarında şakalaşarak konuşmalarını bir süre çaktırmadan kulak misafiri oldum. Neşeleri o yorgun günümü bana tamimiyle unutturdu. Otobüs de geç kalmıştı ve bende bu noktadan girizgâh yaparak sohbeti açtım. Sabah balığa gitmişler, hiçbir şey tutamadan dönmüşler, bu mevsimde balıkta bir azalma olurmuş denizde, şu tünelin yapımında zor mühendislik sorunlarıyla karşılaşılmış, iyi olmuş tünelin yapıldığı, şu otobüs seferlerini artırmak lazımmış, oğlu 2.sınıfa başlayacakmış, önümüzdeki günlerde hava yağışlıymış, bu saatte motorların şu hızı gereksiz ve tehlikeliymiş… Konuştukta konuştuk tam bir saat ve ben hayatımın bir kesitinde görece önemsiz bir günde bir baba ve oğlunun yaşamına kısada olsa müdahil oldum.   En başarılı romanların dahi veremeyeceği gözlemlerde, çıkarımlarda bulundum. İnsan tanıdım. Portreler defterime bir yüzü daha kaydettim böylelikle.

Demem o ki, bazen kafamızı çıkartıp dışarı bakmalıyız. Bizden başka insanların çizdiği insan portrelerinin yanı sıra bizde kendi portrelerimizi çizmenin peşine düşmeliyiz. Anlatılanlardan öteye ufakta olsa bir anahtar edinmeliyiz. Sonuçta her şey yaşamda gizli ve sadece birilerinin bizim için çıkarmasını beklememeliyiz.

19 Haziran 2011 Pazar

Machinarium (Bir Sıkıysa Oyna Oyunu)

Son birkaç yıl içinde tekdüze, görsel şovlarıyla zihinlerimize kazanmış epeyce oyun oynadım. Açıkçasını söylemek gerekirse, bu tarz oyunlar ne kadar mükemmel olursa olsun, oynadıkça tekdüzeleşmekten kurtulamıyor, zamanla oyuncuyu etkinsizleştiriyor, otomatikleştiriyor. İleriyi tahmin ettiğiniz ölçüde sizin gelişiminize hiçbir katkısı olmuyor, deyim yerindeyse makineleştiriyor beşeri.

Geçenlerde internette şöyle bir gezintiye çıkmıştım. Nasıl oldu hatırlamıyorum ama karşıma Machinarium adında bir oyun çıktı. Puzzle-Adventure tarzı bir oyundu ve görselleriyle dahi ilgimi cezbetti. Gittim, aldım oyunu. Tamam tamam, yalan söylemeyeceğim, indirdim internetten. Toplam bazda 600MB’ı buldu bulmadı.

Oyunun amacı etraftaki nesneleri kullanarak, yani onlarla etkileşime geçerek ilerlemek. Size gerekli nesnelerin diğerlerinden hiçbir farkı yok. Aynı parlaklığa sahip hepsi ve ayrı bir özellik göstermiyorlar. İşte bu da oyunu epey bir zorlaştırıyor, işin içine nesneleri kombine edebilme de girince zihinlerdeki dişlileri gıcırdatıyor.

Konuyu anlatmaya gerek yok, klasik kız kurtarma. Fakat atmosfer mükemmel. Wall-E animasyon filmine yakın fakat daha soğuk. Robotların dünyası, çöl gibi bir ortamda çürümüş, yağlı ve eski metallerden inşa edilen kuleye benzeyen yaşlı bir şehir. Çizimler çok detaylı ve üsluplu, usta ellerden çıktıkları belli olan bir ortam sunuyor oyuncuya. Mekân kadar diğer ilgi çekici nokta ise yönettiğimiz kısa boylu, sevimli bir demir yığını olan robot. Sempati duymanız için çaba harcatmayacak nitelikte bir makine. Çoğu kere -klavyeyi bırakıp- göbeğimi sıvazlayarak kahkahalar attırdı bu yaratık bana. Genç kızların “Ayy! Çok şeker” diyeceği cinsten yani anlayacağınız. Genç kızlar her şeyi mükemmel özetliyor şu betimleme çabam için. Sağ olsunlar.

Oyunu fazlaca anlatmak istemiyorum. Ama zor, öyle sıkıldım deyip çekip giden beyler ve bayan arkadaşlar için değil. Nesnelerin kullanılma zamanlamaları var. Mesela damdaki kediye elektrik çarpmasını istiyorsanız, öncelikle zor bir bulmacayı çözerek elektriği veriyorsunuz tepedeki tellere, sonra bir sürü işlemden sonra elektrik tellerinin kopmasını sağlamanız gerekiyor. Neyse anlatması bile zor. Bu kadar zorluk için yapımcı şirket Amanita Games oyuncusunu düşünmüş ve “bu insanlar bulamayıp ilerleyemezse” diyerek basit bir flash oyun karşılığında çözümü size sunmuşlar. Bu basit oyunu geçtikten sonra resimler eşliğinde ilerleme haritası verilmiş. Siz siz olun her takıldığınızda, kopya çeken bilmiş öğrenci gibi bakmayın çözüme. (Çoğu kişi çözümü gördükten sonra zaten hep “önceden düşünmüş” olur. Siz önceden düşünmüşlerden olmayın fazlaca.) Sistemi zorlayın. Ben itiraf ediyorum yalnızca iki kez baktım. Ama biz 3 kişi oynadık bu oyunu onu da belirtmek isterim.

Eğer aklınızdan zorunuz varsa, oynayın. Sağlıklı insanda takıntılar oluşturabilir bu arada uyarıyım. Bir suyu keseceğim diye kardeşimle beraber 2 saat kadar uğraştık. Sonuna doğru çıldırıyordum az daha.Çıldırmadım hatta şu 3-4 gündür kendimi daha zeki hissediyorum. Egoları tatmin için çok ideal Machinarium. Oyun içi müziklerde atmosferi ve kurguyu destekleyecek nitelikte. Hepsi birbirinden güzel bestelenmiş bu oyun için. Çekler müzikten anlıyor dedirtiyor. Müziklerini ayrıca satında alabiliyorsunuz sitesinden çok cüzi bir rakama. Ya da Youtube tercihiniz her zaman var tabi.

 Bizim siyasilerimize de bu oyunu şiddetle öneriyorum. Seçim sonrası özellikle Kemal  ve Devlet Beylere (Püskevit yerken güzel gidiyor.) tavsiyemdir. Hem seçimin açısını unutur hem de vaatlerindeki zekâsal tutarlılığı gözden geçirme şansına sahip olurlar. Başbakan’a ve diğer siyasi beylere de bu mesajı buradan veriyorum.(Kim takarsa artık.) Oyların yarısını aldılar tabi.

Oyun bir sürü önemli ödülde almış.2009’da muhteşem görsellikte dahil olmak üzere, yanlış hatırlamıyorsam 5-6 tane. Epey önemli bir başarı bu. İkinci oyunun yollarını gözlüyorum. Eğer siz de Machinarium  “oynama isteğine” sahipseniz, linklerini mesaj olarak atabilirim. İyi oyunlar, kolay gelsin.

http://machinarium.net/demo/(Demosunu indirmeden oynayabilirsiniz.)

6 Haziran 2011 Pazartesi

Bir Tatlı Hayat Almaya Geldim

Geçen akşam televizyonda Yahşi Cazibe vardı. Sözde komedi dizisini izlemeye katlanmaya çalıştım ama olmadı. Kendimi odamda bilgisayar başında buldum. O akşam da canım bir komedi çekiyor ki anlatamam.Youtube’a girdim. Birkaç beni tatmin edemeyen, izleyeni gülmeye zorlamayacak kadar başarısız komedi film fragmanlarına takıldım biraz. Baktım olmuyor. Fragmanlardan sıkılmış zihnim başka düşünce alemlerine yelken açmışken aklıma beni “küçükken” kahkahalara boğan o dizi geldi. İnanır mısınız, iki saati aşkın bir süre boyunca Tatlı Hayat’ın eski bölümlerini izlemişim. İrfan’ı ve İhsan Yıldırım’ı gülerek hatırlamak, biraz da nostalji yapmak bana epey yaradı o akşam, çok tatlı geldi.

Tatlı Hayat uyarlama bir dizi. Yanlış anımsamıyorsam Amerika kökenli. Fakat Dadı dizisi gibi sırıtmıyor, karakterler ve olay örgüsü “Türk Zengin –sonradan görme- Şehirli” yaşamına çok uygun. Karakterler demişken Neco’nun canlandırdığı Yorga ve Çolpan İlhan’ın canlandırdığı Feraye, Amerikan aslında biri siyah diğeri beyaz karı-koca olarak yansıtılmış televizyona.

Bizim uyarlayanlarda bu etnik ayrımı vermek için Yunan-Türk zıtlaşmasına değinmişler. Dizinin özellikle bu açıdan birleştirici ve ırkçı olmayan kucaklayıcı yan amacı alkışlanmayı hak ediyor.

Benim İhsan Yıldırım ile diziyi sürükleyen Haluk Bilginer kadar izlemekten keyif aldığım İrfandır. Yani Celal Kadri Kınoğlu. İrfan şu ana kadar Türk komedi dizileri içinde çizilmiş en unutulmayacak karakterlerin başında geliyor. Eğer bir tesadüf, ihtimal dışı bir olay olarak bilmeyeniniz varsa, bu karakteri “aptal zeki” olarak tanımlamak doğru olur. Saatlerce kitap okuyan, yurtdışında eğitim almış, kendisine kitap hediye eden Yorgo’nun (okumamış olmasını umut ederek) ”Bu kitabı daha önce okudun mu?” sorusuna “Hayır, yalnızca dört kez” cevabını verecek kadar entelektüel bir kimlik olan İrfan’ın bazen İhsan yıldırım’ın oyunlarına gelerek giriş kapısını kendi yüzüne çarpması gibi en aptal ve saf hareketlerde dahi bulunması arasındaki zıtlıktan doğan komedi mükemmeldir. Az önceki cümlemi noktalamanın verdiği kıvançla Celal Kadri’nin oyunculuğu da dizideki belki de en iyi performanstı demek istiyorum. Haluk Bilginer gibi bir dev ile oynamak zor bir şey olsa gerek, tabi Celal Kadri’nin tiyatro geçmişi bunda, bu başarısında en büyük etken. Şimdilerde kendisini televizyonlarda göremiyoruz. Umarım en yakın zamanda iyi yapımlarla geri döner.

Öznel bir yorumla dizideki en başarısız ismin Sevinç karakteriyle Türkan Şoray olması ilgi çekici. Türkan Şoray komedi de pek başarılı değil ve onun buğulu ve güzel gözleri için de hiç ama hiç uygun değil sit-comlar. Bazı oyuncular bir tür için yaratılmıştır ne yapalım yani. Bu arada hakkını da fazla yememek lazım Sultan’ın, yine de Haluk Bilginer ve Asuman Dabak gibi fevkalade komedi ikilisine iyi uyum sağladı. Az kalsın en unutulmayacaklardan birini unutuyordum. Menekşe gibi zekice esprilerin kaynağını nasıl oldu bu kadar geç anımsadım. İhsan Yıldırım karakterinin bu kadar başarılı olarak oluşmasının en temel kaynaklarından biridir Asuman Dabak’ın canlandırdığı Menekşe. Bu simbiyotik durum her iki karakter içinde geçerli. Menekşe-İhsan Yıldırım çekişmesi Tatlı Hayat’ın komedi omurgalarından birini ve en önemlisini teşkil ediyordu. Asuman Dabak’ı da bildiğim kadarıyla Nuri dizisinde rol alıyor şu anda.Fakat Tatlı Hayat ile çizdiği karakterle Nuri'deki arasında büyük farklar var. Oyunculuğunu konuşturması için yeterli değil ne yazık ki. Asuman Dabak için daha sıra dışı roller gerekli gibime (yanlış bir kullanım mıdır bu "gibime") geliyor.

Türk televizyon tarihinin en başarılı sit-com dizisi olan Tatlı Hayat 2001’de başladı yayına ve 2003’te nihayete erdi.Show’un tutturduğu en başarılı diziydi o dönemde.Ben 2001 senesinde daha 10 yaşındaydım, oturup kardeşimle beraber izlerdik o zamanlar. Hala ara sıra açıp izlediğimde o dönemdeki kadar olmasa da yine de çok “tatlı” bir haz alıyorum. Tatlı Hayat gerçekten de tatlıydı. Allahtan Youtube varda arada sırada hasret giderebiliyoruz.



4 Haziran 2011 Cumartesi

Apolitika

Gelişen ya da gelişmesini tamamlamış toplumlar, gittikçe apolitikleşiyor. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde ise herkes bir ayrı politik.

Geçenlerde Almanya’dan gelen bir arkadaşımla konuşuyorduk. Türkiye’de malum seçim dönemleri volkanların kızışmaya başladığı dönemlerdir, diken üstü dönemlerdir yani. Almanya’da seçim dönemlerinde bile bu kadar seçim tartışması yaşanmıyormuş halk nazarında öyle söyledi bana. Şaşırdım tabi biraz, ama doğalda karşıladım. Bu bana Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sını hatırlattı, 1940 öncesi Almanya’yı düşündüm. Dikkat ederseniz,  Raif’in(Romanın başkahramanı) kaldığı pansiyonda, orada yaşayan diğer tüm Almanlar yoğun siyasi tartışmalara girerler, gecelerce ülke siyaseti üzerinde kafa patlatırlardı hem de hemen hepsi normal vatandaş olmasına rağmen. Tabi bu dönem ikinci dünya savaşı öncesi buhran dönemidir ve Hitler iktidardadır. Almanya büyük bir mali krizi daha yeni atlatmıştır. Şu anda Almanya Avrupa’nın en güçlü ekonomisi bildiğiniz üzere. Bu da demek oluyor ki, belli bir düzen kurulduktan, cepler dolduktan, pasta büyüdükten sonra sular duruluyor. Bireyler apolitikleşerek “zaten kim gelse ilerleme sürer” mantığıyla siyasetten uzaklaşıyor ister istemez. Gönüller ve cepler rahatsa kafalarda rahat oluyor pek tabi.

Türkiye’de son 70 yıldan bu yana bir türlü apolitikleşemiyor.(Büyük sorunlar bitemiyor demek ki.)  Her kafadan bir ses çıkıyor. Kahvehanelerde yaşlılar, okullarda gençler hepsinin bir fikri var bu ülke üzerinde. Siyasetin herkesin oyuncağı olabileceği düşüncesine yakalanıyoruz. Siyaset kurumunu başköşeye oturtuyor, diğer kurumları altlara öteliyoruz. Sözgelimi bir mühendislik öğrencisi projeler oluşturmak yerine, her eylemde meydanlara koşuyorsa ve bunun asıl işi olduğunu düşünüyorsa, bu ülkede oluşturulmaya çalışılan (Umut ediyorum.) uzmanlaşma idealine zarar veriyor demektir.(Demek istediğim seviyeleri hızlı atlamak.) Gelişmiş ülkeler işte bu noktada da bizden öndeler. Birincil görevle, ikincil görevlerinin ayrımındalar bu toplumlar. Apolitik bir yapıyı desteklemiyorum. Demek istediğim dengeyi başarılı bir şekilde sağlayacak kadar apolitikleşmek.Tam anlamıyla kayıtsızlık değil , terazi iyi kullanma bilinci sadece.

Türkiye’nin gelişmekte olan her ülke de görülen bu hastalığa yakalanması çok doğal. Bulunamayan yol aranır. Yalnız önemli olan bunun bronşite çevrilmemesidir. Kısacası Türkiye ne zaman halk nazarında biraz daha apolitikleşirse gelişiyoruz diyebiliriz gönül rahatlığıyla.

2 Haziran 2011 Perşembe

Hepsi Bu Kadar


Demokrasi bilincinin kimileri tarafından 21.yy başlarında “tam anlamıyla” ile sindirilebilmeye başlaması, o kimileri ve bu ülke için çok mutluluk verici bir ilerleme.

Artık CHP demokrasinin darbelerle veya sandık dışı düzenlemelerle sağlanamayacağının farkına vardı.Elinden kaçırdığı iktidarlarda, artık statükonun gelişimine ve müdahalesine çanak tutmayacak. 

Darbelerin Türkiye Cumhuriyeti’nin ayrılmaz bir parçası olduğu görüşünden sıyrılıyor. Artık sandığa çağırıyor.Darbe yerine halka yüzüne dönmeye başlıyor. Bunda iyi de ediyor.

Bir minnet göstergesi olarak içerdeki paşalara ya da gazetecilere yaranmaya çalışmasa ve artık bunlardan tam anlamıyla sıyrılabilse, ya da daha doğrusu kemikleşmiş seçmenini biraz daha göz ardı edebilse ve de bunu “rol” yapmadan gerçekleştirebilse çok daha iyi sonuçlar doğuracak bu Türkiye demokrasisi için.

Ha bir de unutmadan ülkeye sahip parti imajından da ve o “kibir”den de biran önce sıyrılması lazım bu beylerin. Evet, "bizkurdukçuluk" oynamaktan vazgeçmekten bahsediyorum.

Mehmet Barlas’ın birkaç yazısında da özelikle üzerinde durduğu gibi, “toplum mühendisi” anlayışından da kurtulup, “değişim mühendisi anlayışına geçilmeliler. Çünkü artık 1930’lu yıllarda yaşamıyoruz. Keskin, şemalanmış fikirlere saplanıp kalmaktan da kurtulmalılar “doğal” olarak.

İnkılâpçılık olan o oklardan birine “gerçek anlamda” sarılmalılar, sığınmamalılar.(Kelimenin anlamını idrak etmeye başlamalılar.) Örnekler düzinelerce artırılabilir. Sonuçta demek istediğim şu, yeni kurulan kurallara inanarak oynamalılar. Hepsi bu kadar.


28 Mayıs 2011 Cumartesi

Bir Piçin Yakalanmasının Gönül Rahatlığıyla

Lafı hiç dolndırmayacağım, bir "piç"in yakalanmasının gönül rahatlığıyla bunları yazıyorum.Fakat şunun da bilincindeyim bu ele geçirme operasyonu, istekli değil. Amaç sadece duygusal. Sırbistanı'ın AB yolunda müzakereler için ilk adımı diyebiliriz bu çirkef danışıklı dövüş için.

Richard Gere'in Av Partisi filmini izlemenizi hararetle tavsiye ederim.Her şeyi tüm çıplaklığıyla ortaya koyan, bu kült film, olayların iç yüzünü, aslında yeri bilinen ve bir türlü bulunamayan Sırp katillerin bulunmasının an meselesi olduğunu, ancak birtakım siyasi oyunların içerisinde eriyip gittiğini, gittirildiğini  ortaya koyuyor.

Usame Bin Ladin'in bir insanlık suçlusu olduğunu bas bas bağıran ABD'nin, 'bana dokunmayan yılan bin yaşasın felsefesiyle'  bu katliamın faillerini neden bulamıyor acaba.(Cevap, tırnak işaretine alınmış "felsefi" anlayışta.) 12.000 masum insanın çatılardan sniperlar ile vurulduğu, bombalandığı bu feci, ancak bir piçin yapabileceği bu katliamın, Usame'nın yaptıklarından kat be kat üstün olduğu aşikarken "niçin" sorusunu bu demokrasi ve insan hakları düşkünü ülkenin kafasına çakarım.Sonra çıkıpta caka satmasınlar orada burada!


23 Mayıs 2011 Pazartesi

Bir Seyyahla Başka Kentler, Başka Denizler

Arada bir elini sakalına götürerek sıvazlıyordu. Gözlerini benden kaçırarak hatırlayamadığı bir mekânı ya da orada geçirdiği bir olayı anımsamaya çalışıyor, isteğine ulaştığında ise yüzüne hafif bir tebessüm yayılarak, mevzuyu bu yöne doğru çekiyordu. Hollandayı anlatmaya başladı. Onu tanımayan için onu dinlemek zordur. Konudan konuya atlar ve bir nokta üzerinde odaklandığında uzunca o noktadan pek de ayrılmadan yer yer tekrara düşerek, tatlı tatlı anlatır. Siz onun konu geçişlerini bilerek yaptığını Hollanda üzerine kafanızda çizdiği genel izlenimin farkına varınca anlarsınız. Bir bakmışsınız Hollanda kafanızdaki tuval üzerinde şekillenmeye başlamış, ana hatlarıyla bir yapboz belirgin olarak ortaya çıkmış. Hollanda konusunda ressamlar üzerinde bilhassa ayrı bir özen göstererek duruyordu. Özellikle Rembrandt’ın şu ünlü Ölü’yü Uyandıran İsa resmindeki kendine has izlenimlerinden kendinden geçerek, kısık kısık gülerek, bazen de parmaklarını havada birleştirerek bir noktaya fokus yapmak istiyormuşçasına size doğru yönlendirerek aktarıyordu. Fakat bunları anlatırken hiçbir elitist tavır takınmadan sanki çok basit bir mevzudan bahsediyormuş gibiydi. Ciddileştiği noktalarda zaman zaman tavana doğru bakıyor, daha da dik durmaya çalışılarak gözlerini sizin üzerinizde gezdiriyordu.

Murat Belge bu son seyahat kitabında bana işte böyle anlar yaşattı. Onu karşıma aldım ve kulak verdim. Odamda oturmuş, loş ışık altında gece geç saatlerde sessizce onu dinledim. O anlattı ve ben onun sözünü hiç kesmedim.

Seyahat kitaplarına meraklı biriyim ve bir seyyah olmak küçüklükten beri hayalimdir. Bu konuda birçok kitap okudum son yıllarda, özelikle üzülerek belirtilmek isterim ki son dönem bu konuda yazılmış kitapların çoğu, niteliksiz, “duygusuz”, seyahatin o kendine has tutku kokan çeşnisini vermekten çok uzak. Seyahat sadece yemek içmek, gezip görmek değildir. Seyahat bir yaşam çıkarımı felsefesidir. Bu süreçte edinilen izlenimlerin yorumlanması sanatıdır. Bunlardan yoksun bu tarz niteliksiz “tatil” kitapları çöpten başka bir şey de ifade etmiyor ne yazık ki.

Başka Kentler, Başka Denizler 3, bu tarz bir tatil kitabı kesinlikle değil. Buraya gidin, şuraya gidin, şunu yiyin, şunu görün de demiyor, diğer seyahat kitaplarından çok ayrı bir kavis çiziyor. Bu sebeple –serinin 3.kitabı olan- seyahatnameye Belge’nin aydın kimliği üzerinde eksenlenen, bir seyahat yansımaları kitabı desek daha doğru olacak. Bu açıdan o düzenli “gezilecek yerler”, “yenilecek yerler”, “hediyelik eşya alınacak yerler” tarzı bir “tatil” kitabı beklemeyin, Belge’nin kendine has düzenine hazırlıklı olun. Söz gelimi Cenova’dan bahsederken, bambaşka bir konu üzerinde bulabilirsiniz kendinizi. Bir kiliseden bahsederken duvardaki bir resim, tüm o ara bölümü işgal edebilir. Mesela Danimarka’da bir anısının

üzerinde dururken bir bakmışsınız, Belge size Danimarka tarihi anlatıyor ya da bir restorandaki bir içkinin üzerinde fikirlerini belirtiyor. Kısacası bu kitabı okuyabilmek için her şeyden önce Murat Belge’yi merak etmeniz gerekiyor. Onun çıkarımlarını, gözlemlerini ve bu ülkelere dair yaklaşımlarına özel bir ilgi göstermeniz icap ediyor. Bu bilinçle yaklaştıktan sonra da gerisi geliyor zaten.


Kitap geniş bir coğrafyayı konu alıyor. Belge, Başka Kentler, Başka Denizler’in 3. Cildinde öncelikle Hollanda’da bir gezintiye çıkarıyor bizi. Yaşamındaki Hollanda’yı yer yer anılarını da harmanlayarak, özelikle ressamları üzerinde durarak, arada sırada tarihçi kimliğini de bu işe katarak bizlerle paylaşıyor. Sonra Güney’e İtalya’ya geçiyor. Uzunca bir bölüm İtalyan siyasetinin geçmişi ve geleceği hakkındaki görüşlerini dile getiriyor. Özellikle de İtalya Sosyalizmi üzerinde duruyor. Roma, Venedik, Floransa ve Cenova’ya ayrı bir önem ithaf ederek, kitabındaki en uzun bölümü bu yarımada ülkesine ayırıyor. Sanatını, tarihini, siyasetini, anılarını, içkilerini görece “düzenli” bir hava içerisinde anlatmaya özen gösteriyor.Oradan Almanya’ya uzanıyor.Nasyonal Sosyalizm ve Alman Milliyetçiliği üzerinde bilhassa duruyor.Nürnberg ve Essen şehirleri kapsamında kısa bir bölüm ayırıyor Almanya’ya.Alman topraklarından komşu ülke Danimarka’ya geçiş yapıyor.Bu ülkede ise sömürgecilik ve Danlar üzerinden geniş bir pencere açıyor  yarımadaya. Önemli şehirlerinden bahsetmeden de geçmiyor. Danimarka’yı, Danimarka ve İslam üzerinden çıkarımlarını da katarak noktalıyor. Alplerin ülkesi Avusturya’ya değinmeden de edemiyor yine. Daha önceki ciltlerinde Viyana üzerinde özellikle durduğu için, bu sefer sadece Graz’ı konu alıyor. Daha Doğuya Balkan coğrafyasına da uzanıyor. Yugoslavya ve Komünizm derken soluğu, Boşnak-Sırp-Hırvat savaşında alıyor. Helsinki Yurttaşlarıyla Boşnak soykırımını engellemek için yaptıklarından da bahsediyor. Milliyetçiliğe veryansın ediyor haklı olarak. Ardından Ukrayna’ya rastlıyor. Burada da Ortodoksluk ve kilise mimarileri üzerinde bir mimar titizliğiyle duruyor. Pek tabi Yeni Kıt aya’da selam veriyor. New Orleans ve Boston merkezli, New York ve çevresini yazıya aktarıyor seyyahımız. Caz, siyahîler ve mahallerden yola çıkarak New Orleans’ı bize betimliyor. Komşu ülke Kanada’ya derken, Montreal, Toronto ve Niagara’ya özel bir ihtimam göstererek bu kıtayı “şimdilik” sonlandırıyor. Huzursuz Ortadoğu’ya da yazmadan edemiyor. Lübnan-Suriye-Ürdün ve Irak’a da kısa ama öz bir yaklaşımla mercek altına alıyor. Son olarak hayatındaki deniz yolculuklarını ve denizleri de anlatarak, değersiz şu kâğıdı ihya ediyor.

Başka Kentler Başka Denizler 3 bir modern seyyahın seyahatnamesi. Seyahatin bile artık tekdüzeleştiği bu çağda, Belge bu işe çok farklı bir yorum katıyor, seyyah ruhunun peşine düşüyor.

19 Mayıs 2011 Perşembe

Kutla(ma)mak

Sabah kalktım. Televizyonu açtım. TRT’de her zaman ki gibi bildiğimiz törenler, sanki bu işten çok zevk alınıyormuşçasına alkışlar içinde yapılıyordu. Klasik olarak, Ankara’da Cumhurbaşkanı, Kuvvet Komutanları ve milletvekilleri içlerinden “ne zaman bitecek bu tören” diye geçirerek izlerken, “show”larını gerçekleştiren gençler ise devlet büyüklerinden pekte farklı olmayarak bu işkencenin bitmesi için işlerini çabucak bitirmenin telaşıyla, mutlu bir yüz takınarak töreni gerçekleştiriyorlardı.

 19 Mayıs 1961 (Haberde Elinde Bayrak Tutan Stadyumda Bir Genç)
Türkiye Cumhuriyeti bu törenleri Mussolini İtalya’sından ve Sovyet Rusya’sından ithal etmiş. Oraya gönderdiğimiz o dönemin büyük isimleri bu törenlere hayran kalarak, işe koyulmuşlar ve ortaya 70 yıldır bıkmadan usanmadan bu şekilde yapılan organizasyonlar çıkmış. O dönem açısından, tarihi şartları da göz önünde bulundurursak eleştirmek pek akla yatkın değil. Fakat böyle bir durum bize bu uygulamaların günümüzde de eleştirilemeyeceği anlamını vermez.

19 Mayıs 2011(Elinde Bayrak Tutan Stadyumda Gençler)
Bir an önce bu tarz gerici uygulamalara bir son verilmeli. Bu tarz “sözde eğlenceler” hem o önemli günlerin manasını öldürüyor, hem de genç neslin Türkiye Cumhuriyeti için önem arz eden günleri, önemsememesine yol açıyor. Bu gayet doğal, çünkü artık çocuklar, gençler bıktı. İnsanlar bu tarz kutlamalardan kaçar hala geldi. Hemen her konuda olan tabu tavırlarımız, eğlenmek konusunda da sürüyorsa, vay haline bu Türkiye’nin. (İnkılâpçılığı ve dünyaya uymayı şart koşan Mustafa Kemal, bugün hayatta olsaydı bunlara bir son verirdi herhalde. ) Bu tarz uygulamaları “kronikleştirmek” Türkiye’de çok görülen bir hastalık ne yazık ki. “Eğlenmekte” bile böyleyiz!

Eleştiren kişinin, eleştirdiği konu üzerinde, daha iyisinin nasıl hayata geçirilebileceği konusunda bir fikri olması gerekir. Eleştiriyorsa, daha iyisini biliyor demektir. Peki, neler yapılabilir? Bu bayramın adı Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı değil miydi? Mesela spor noktasına istinaden liseler arası olimpiyat organizasyonu, geniş çapta ve dünyadan da katılımcı kabul edebilen spor turnuvaları hayata geçirilebilir. Gençlik noktasını öne çıkarmak içinse, çok büyük ve güzel bir festival düzenlenebilir örneğin. Türkiye’nin tanınmış isimlerinden muhteşem konserler, bilgisayar oyun turnuvaları, boğazda ücretsiz yapılan turlar, o gün tüm tiyatro ve sinemalar da çok cüzi rakamlarla gençlerin hizmetine sunulabilir. Bu bayram lise gençliğinin sırtına yıkıldı. Üniversitelerin de işin içine dahi edilmesi lazım. Platformlar oluşturulup tartışmalar, münazaralarda yapılabilir bu kapsamda. Atatürk’ü Anma kısmı içinse bir şey yapmanıza gerek yok. Zaten bunları layığınla yaptığınızda onu anmış olursunuz.

Genç neslin bıktırılması ve bu sözde bayramları sadece birer tatil olanağı olarak görmesinin önüne geçmek için adımlar atılmalı. Geçmişe birçok konuda takılıp kalan Türkiye’nin en azından kendi nesli için yapabileceği bir şeyler olmalı. En azından geleceğimizi “bıktırmayalım.” Lütfen!

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Eurovision 2011


Eurovision bu sene şahane bir neticeyle sonuçlandı. Türkiye’nin yarı-finallerde saf dışı bırakılmasının bir nevi cezasını çektiler diyebilirim. Türkiye’nin oy potansiyelinin de önemli bir kısmını alan Azerbaycan 221 puanla birinci oldu. Açıkçası bu sonucu beklemiyordum. Benim favorim Bosna-Hersek’ti ve ben Dino Merlin’i yıllardır takip ederim. Onlarda altıncı oldular. Yine burada da Türkiye bazlı oylarda söz konusuydu. Fakat Dino Merlin’in şarkısı ve hayran kitlesi bu sonucun esas sebebiydi. Balkanlarda çok sevilen bir sanatçıdır kendisi


Dino Merlin
Bülent Özveren’in her zaman yenilediği gibi oylar çoğunlukla ‘yine komşuya gitti.’Bu adam olmadan Eurovision’u düşünemiyorum. Yorumları, bu konu hakkındaki bilgisi, ses tonu kısacası her şeyiyle Eurovision ile bir algılanan bu değerli isim olmadan ben kendi adıma bir daha izler miyim, bilmiyorum bu yarışmayı. Yorumları demişken, yorum yaparken bu kadar yönlendirici başka bir sunucu daha yoktur bu arada. Mesela Ülke kodlarını söylerken, oy verilmemesini istediği ülkeleri hızlı geçiyor, fakat istediklerinin üzerinde ısrarla duruyor. Mesela finalde ilk ülke Finlandiya’yı şöyle tanıttı: “1514(Adres), 01 (Ülkenin Kodu), Finlandiya.”(Başka hiçbir şey söylemedi bu kadar hepsi.) Bir sonraki ülke olan Bosna içinse şöyle dedi:” 1514 yazıp 02’e yollarsanız Bosna-Hersek’i desteklemiş olursunuz.” Ardından tekrar diğerlerini hızlıca geçti.(Beğendiği şarkıları belli ederek tabi. Onlara da özel bir sunum yaparak.) Aynı şeyi Azerbaycan içinde yaptı. Hatta oylamaların bitmesine az bir zaman kala açıkça –her zaman yaptığı gibi-  iki ülkenin de kodlarını yeniden tekrar etti. Ömür adam şu Bülent Özveren. Sonuçlar açıklanırken bazen Türkiye’ye oy vermeyen ülkelere kızar, sitem eder. Bazen de hiç beklenmeyen yerlerden oy geldiğinde şaşkınlığını, mutluluğunu yayında olduğunu unutarak açığa vurur. Uzun ömürler diliyorum ona. Onsuz bir Eurovision hiç olurdu gerçekten.

Türkiye’yi bir daha özellikle jüri yarış dışı bırakamaz artık. Nigar’ın sahneye Türk bayrağıyla gelmesi de bu mesajı biraz daha anlamlı kıldı tabi. Türkiye ne zaman yarış dışı kalsa tahmin ediyorum Azerbaycan’ın oyları artacak. Bu bilinçle önümüzdeki yarışmalarda Türkiye finalde hep olacak artık. Çünkü bunun acı sonuçlarına katlanacaklarını öğrendiler.

Beğendiğim şarkılar var demiştim. Dino Merlin’den sonra Danimarka’yı, Ukrayna’yı ve İngiltere’yi beğendim. Bu arada İngiltere’yi temsil eden Blue grubu tam anlamıyla bir hezimete uğradı.(Üzüldüm. Simon Webbe’yi özellikle takip ederim.) Halk nazarında dış siyaseti ve bakış açılarını anlamlandırmamıza imkân tanıyan nadir yarışmalardan biri olan Eurovision’da İngiltere’nin ilk 5’e hatta 10’a bile girememesi çok ilgi çekiciydi. Acaba Dünya’da Amerika ile beraber bir İngiliz düşmanlığı mı oluşuyor. Ekonomik açıdan iyi sinyaller vermeyen bu ada ülkesi, kısmen de olsa yalnızlığıma mı itiliyor. Belki ama bir şeylerin de olduğu muhakkak.

Şu eski Doğu Bloğu, Demir Perde ülkeleri hala ne kadar çok birbirini tutuyor.20 sene oldu dağılalı fakat hala oylarının büyük kısmını, kendi içlerinde beğenilen ülke odaklı dağıtıyorlar. Azerbaycan’ın bu noktadaki artısını da unutmamak lazım tabi. Gürcistan’dan, Rusya’dan, Moldova’dan ve daha hatırlayamadığım bir yığın bu tarz ülkeden gelen oyları hanesine yazdırdı. Bu nedenle Azerbaycan’ın oy potansiyeli çok geniş, birinciliğindeki diğer bir etkende bu tabi doğal olarak. Parçada güzel olunca ona odaklandılar ve listede yükseltiler.

Eurovision başlı başına dengelerin yarışması. Sadece iyi bir şarkıya sahip olmak yetmiyor. Bunun arka planında birçok sebep var. Mesela Danimarka 12 puanını genelde yaptığı gibi Almanya’ya verdi. Çünkü Almanlar ve Danların tarihte çok yakın münasebetleri oldu. Hitler’in orduları bile buraya kibarca girdiler.(Danimarka’nın bunda teslim olması da etken.) Yunanistan ölse 12 puanı Kıbrıs’tan başka bir yere, Güney Kıbrıs ölse tam puanını Yunanistan’dan başka bir ülkeye vermez.(Salonda, bu olduğunda seyirci yuhaladı bu sefer Duesseldorf’ta.) Bizimden onlardan hiçbir farkımız yok. Tam puan Azerbaycan’a, on puansa her zaman olduğu gibi Bosna-Hersek’e. Bu yüzden kimseye de kızma hakkına sahip değiliz. Bu sene iki ülkenin parçası da iyiydi de fazla göze batmadı.

Seneye bakalım neler olacak. Güney Kıbrıs Rum Kesimi ya da Portekiz bize tam puan verecek mi?(Hiç puan vermiyorlar, belki bir mucize. Bir grup gün gelir, ülkemizin kodunu yanlış anlarlarsa, belki 2 puan gelir, o da belki.)



Faruk'a Sitem Edebilmek


Mahallede oturmuş geçen maçın hakkında konuşuyorduk. Maçı kaybetmemizin nedeni Faruk’tu. Fakat hiçbirimiz gel gör ki bunu dile getiremiyorduk. Suskun, puskun sinirli bir şekilde bakkalın önünde oturmuş ortaklaşa aldığımız dondurmalarımızın bile tadına varamıyorduk. Faruk’un evine gitmesini bekliyorduk çünkü ancak o gittikten sonra sitemlerimizi dile getirebilecektik. Çünkü Faruk bizden yaşça büyüktü ve kuvvetliydi, sesimizi çıkartırsak vay halimize. O da bunun bilincinde olduğundan bize yükleniyor, Ömer’i ve beni rencide ediyordu. Tehdit altında dondurmalarımızı bitirir bitirmez, eve yollandık. Yolda Ömer ve ben Faruk’a diyemediklerimizi birbirimize açtık. “Faruk bugün çok kötü oynamıştı ve beceriksizdi. İnsan kaleciyle karşı karşıya nasıl atamazdı, salak herif.” Ertesi günde suratına bir şeycikler söyleyemedik. Sineye çektik ne yapalım. Dayak mı yiyelim yani.
.
İnsanlar büyüdükçe aslında hiç değişmezler. Sadece alan büyür ve taktikler şekillenir. Daha “tilkice” davranılır ve görece daha “önemli” konular mevzubahis edilir. İşte insan, insanoğlunun bu niteliğinin aslında bilincindedir ve buna kısmen de olsa set koymak için demokrasi denen bir oyun icat edilir.

Fikirlerinizi totaliter rejimlerde açığa koyamazsınız. Demokrasi atılımı gerçekleşiyorsa belki ama o da sınırlı kalır. Medyanın temeli fikirdir ve zihinlerde oluşan fikrin kanalıdır, aracıdır. Fikirlerin bandı ne kadar genişse o denli zengin bir medyadan söz edilebilir o toplumda. Fikirler ne denli engelleniyorsa, medyada o denli kurur. Çünkü kaynağına el sürülmüştür ve ırmağın besleyen kolları keserseniz, ilk önce bir göl kalır elinizde, şekli şemalı belli, kontrolü çok kolay bir göl. Ardından yağmurlarda yağmazsa kuruyup gider, elde avuçta kupkuru bir toprak kalır. İşte demokraside bu ırmağın hayatını sürdürmesini sağlayan en önemli araçlardan biridir. Demokrasiye atılan her darbe, medya da atılmış olur. Şekillendirici bir ırmak mı? Yoksa kokuşmuş bir göl mü? Demokrasi işte bu sorunun kalbinde yer alır her zaman.

Demokrasi güçlünün güçsüze en azından ifade özgürlüğü açısından eşitliğini sağlar. Mahalledeki çocukların seslerini yükseltebilmelerini sağlamak için zemin hazırlar. Güçlü olanların eşitlenmesini, eleştirilebilmesini ve gücün kendi istekleri doğrultusunda biçimlendirilebilmesine imkan tanır. Bu eşitlik sağlandığı ölçüde, düşünen bir canlı olan insan, kendini açığa vurabilir, yeniden oluşturabilir.

Türkiye’de Medya ve Demokrasi

Ülkemizde demokrasinin vanaları hep kısıldı. Medya kendi halinde bir su birikintisi gibi yaşamaya mahkum edildi. Fikirler bastırıldıkça medya kurdukça kurudu. Arada sırada da yok olmaya yüz tutan göle su pompalandı. Fakat vanalar hep kısık kaldı. Sonunda ne oldu, sorular ve sorunlar büyüdü. Fikirlere baltalar vuruldukça yaralar medyayı kan revan içinde bıraktı. Medya böylece artık bir göle dönüştüğünden kolay kullanıldı ve kokuşmaya başladı.

Türkiye fikirlerin önüne setler çektiği, engellediği, tabular koyduğu sürece medya da yaşam olanağı bulamayacak. Bugün geçmişe göre daha özgür bir Türkiye var. Vanalar biraz daha açılmaya çalışılıyor.1982 anayasanın elden geçirilmesine, değiştirilmesine çaba harcanıyor. Köşe yazarları hemen her konuda özgürce yazabiliyor.(Artık arada sırada makaslanmaktan ne kadar kurtulurlarsa.) Televizyonlardaki tartışma, münazara programları aldı başını gitti. Bir tartışma ve fikir ortamı geçmişe “nispeten” var. Fakat yeterli değil, Türkiye’deki medyanın hala tabuları var ve bunlar fikirlerin önüne set çekiyor.

Tam demokratik bir medya için adımlarda atılıyor Türkiye’de. Defne Joy Foster’ın vefatından sonra meydana gelen Defne Devrimi gibi atılımlar, özellikle kadınların medyada temsilinin ve konumunun yeniden sorgulanmasına kapısını araladı. Kadınlar hala geri planda, kadın dergileri haricinde yazılı basındaki editörlerin %90 hala erkek. Köşe yazarlarında ise bir cımbız gerekiyor. Dünya üzerinde erkekten çok kadın varken ve kadınların zihinsel olarak erkeklerden hiçbir farkı yokken neden bu kadar az temsil diye sormamak aptallık olur. Türkiye ilk elden, bu dengesizliği dengelemeye çalışmalıdır. Medya’ya kendi içinde bir reform gerekiyor bu nedenle.

Medya, fikirlerin dağıtımcısıdır demiştim. Türkiye’deki en büyük sorunlardan biride tek taraflı gazetecilik, makul olmayan, ideoloji saplantılı gazetecilik. Mesela Cumhuriyet gazetesinde iktidarın yaptığı eylemleri onaylayan bir haber veya köşe yazı ya da aynı şekilde Vakit gazetesinde muhalefeti alkışlayan bir haber ne sıklıkta çıkar, kabul görür. Türkiye’de basın taraflıdır. Tek düze işler ve makaslamalara çok başvurulur. (Makul gazetecilerde azdır ve bunlar bile zaman zaman böyle uygulamalara maruz kalabilir. Bir gazetede köşe yazarı olarak işe başladığınızda bunları az ya da çok kabullenmişsiniz demektir. Çünkü maaşınızı onlar öder.) Türkiye’de taraflı gazetecilik anlayışı Türkiye var oldukça sürecek. Bu durumda özgür basın için, ekonomik bağımsızlık şart diyebiliriz. Ancak bu külfetten kurtulduğunuzda çok sesliliği sağlayabilirsiniz. Bunu Türkiye’de en iyi başaran grup, Bianet topluluğu, fakat onların sesi bile çok cılız çıkıyor şu an. Bianet’in bu hususta bir rant beklenmeden desteklenmesi ve düzenlemesi lazım. Küçük adımlar sevindiricidir ama her zaman küçük kalıyorsa adım olma niteliğini kaybeder. Bu paragrafı bitirmeden iki makul gazeteciden, köşe yazarından bahsetmek isterim. Bu iki isim elinden geldiğince bu çıtayı tutturmanın peşindeler. Murat Belge ve Mehmet Barlas bu yaklaşımları ile gelecek medyacılara örnek teşkil ediyor ve katı, dogmatik fikirlere saplanıp kalmadan gerçek anlamda “eleştiri” yapabiliyorlar. Bu da demek oluyor ki, her şeyin düğümlendiği yer yine gazetecinin ta kendisi. İyi gazeteciler var olduğu sürece, “makul” zihniyet medyada az ya da çok her zaman temsil edilecek.

Demokrasi ile medyada ifade doğru orantılı olarak artarlar. Siyasi gelişimler bu açıdan öncelikle medyaya yansır, medya ile birlikte şekillenir. Anayasa’nın elden geçirilmesi ve demokrasi için atılan her adım fikirlere özgürlük tanıdığı ölçüde medyayı geliştirecektir. Bu açıdan siyasi istikrarın, demokrasi ile uyum içerisinde, vals yapıyormuşçasına ilerlemesi de medyayı ihya edecektir.